SADECE KURAN – GÖRKEM YÜZGEÇ



İÇİNDEKİLER:

1.  GİRİŞ ---                                        

2.      DÜŞÜNMEK ---

3.      ZORLAŞTIRILAN DİN ---

4.      KURAN ---

5.      KURAN’I PEYGAMBERİMİZİNİN UYDURDUĞU İFTİRASI ---

6.      ALLAH’IN VARLIĞININ VE KURAN’IN GERÇEKLİĞİNİN BİLİM İLE İSPATI ---

7.      ZAMAN ---

8.      KADER ---

9.      CENNET – CEHENNEM ---

10.  ŞİRK ---

11.  UYDURMA HADİSLER ---

12.  SÖZ EDİP YÜKSEL’DE ---

13.  PEYGAMBERİMİZE HADİSLERLE ATILAN İFTİRALAR ---

14.  KURAN’DA KADIN ---

15.  ÇOK EŞLİLİK ---

16.  ÖRTÜNME ---

17.  MEZHEPLER ---

18.  FAİZ ---

19.  EL KESME ---

20.  MEHDİ – MESİH ---

21.  MUCİZE ---

22.  İSLAM’IN ŞARTLARI ---

23.  İYİLİK ---

24.  SALAT ---

25.  KURAN’DAKİ NAMAZ: TAZARRULU DUA ---

26.  KADİR GECESİ VE MİRAÇ OLAYI ---

27.  NAMAZIN ŞARTLARI ---

28.  KIBLE ---

29.  ABDEST ---

30.  TESPİH ÇEKMEK ---

31.  ORUÇ ---

32.  HAC ---

33.  KURBAN ---

34.  LAİKLİK ---

35.  İDEOLOJİ ---


 

GİRİŞ

   Hayatını dine adamamış, yıllarca bir yerde din eğitimi almamış bir insan, dinini bilebilir mi? Din o kadar kolay mı ki herkes bilsin? Ya gidip din eğitimini özel olarak veren lise veya fakültede okuyacaksınız ya da bir hoca, şeyh bulup, eteklerine yapışıp, ona dininizi öğretmesi için yalvaracaksınız. Çünkü din çok zordur ve siz tek başınıza dininizi öğrenemezsiniz. Öğrenmek istiyorsanız başkasına muhtaçsınız. Yıllarınızı vermeniz gerekir. Kolaysa vermeyin. O zaman ALLAH için üçüncü, beşinci sınıf bir insan olursunuz ve ALLAH sizi hiç sevmez. Sizi tanımaz bile. Cennetini de rüyanızda görürsünüz. Öyle ya, bu yola yıllarını veren insanlar dururken, cennet sizin haddinize mi?

    Bu kitabın çıkış noktası budur. Ben yaşı 30 bile olmayan, hayatında hiçbir dini eğitim almayan biri olarak, dini bilebilir miyim? İmam Hatip Lisesi mezunu mu olmak zorundayım? Ben Anadolu Lisesi mezunuyum. Tamam, lisede bir hata yaptık diyelim. Bunu üniversitede telafi edip, İlahiyat Fakültesi’ne mi gitmeliydim? Hatamıza doymayalım, ben Hukuk Fakültesi mezunuyum. Ama tüm bu öğrencilik yıllarımda bir cemaat bünyesinde olsaydım bana dinimi öğretirlerdi. Ben yine hata yaptım ve tüm bu çağlarda hep onları eleştirdim. Artık benim dinimi bilme olasılığım kalmadı değil mi? Acaba bir cemaate yazılıp, birilerine yalvarsam bana dinimi öğretirler mi? Yoksa her gün televizyonda hocaları dinlesem öğrenebilir miyim? Ben ne kadar tembelim ki bunları da yapmıyorum. O zaman son çare gidip, büyük yazarların kitaplarından sipariş verip, onları mı okumalıydım? Yıllar önce yaşamış insanların yazdıklarından medet mi ummalıydım? Ama ben bırakın o ilmi, fıkhi, şer-i kitapları okumayı, yanlarından bile geçmedim.

    Yazıklar olsun bana! ALLAH beni hiç sevmeyecek. Ben cehennemde yanmak istemiyorum. Ama kurtuluşum yok, ben dini bilmiyorum, öğrenme olasılığım da kalmadı.

    Sokrates, o kadar büyük bir filozof, ne kadar da sinir bozucu bir laf söylemişti; “Bildiğim tek bir şey var o da hiçbir şey bilmediğimdir.” Koskoca Sokrates, ne demek istemişti? Mütevazılık yapıyordu her halde. Yoksa sadece, sonsuz bilginin yanında bizim bildiklerimizin bir hiç olduğunu mu söylemek istiyordu? Kısmen evet. Sonsuz bir bilginin yanında bizim bir şeyler bilmemize zaten imkan yok. Onun için din konusunda, bizim bilmemiz gereken yalnızca bize söylenenlerdir. Ama Sokrates’e, yaşadığı çağ ve mekan itibariyle, söylenmiş bir şey de yoktu. Acaba Sokrates bundan dolayı mı böyle bir cümle kurdu?

    Sokrates, aklını ve mantığını kullanarak çok tanrılı bir yapının olamayacağını söylemişti. Ona göre, tanrı tek olmalıydı ve bu tanrı sonsuz iyilik, sevgi ve erdem sahibi olup, insanlara da bunu emretmeliydi. Sokrates, çevresindeki bütün dini uydurmaları reddetti. İnsanlara bunların doğru olamayacağını, bunların bir mantık çerçevesine oturtulamadığını anlattı. Ancak uydurmalara bağnazca bağlı olanların tarih boyunca yaptığı şey, Sokrates’in de başına geldi. Sokrates, dini yanlış(!) anlattığı, tanrılarla dalga geçtiği gerekçesi ile idam edildi. Asırlar sonra ise, Sokrates’in anlattıklarının doğru, diğerlerinin anlattıklarının uydurma olduğu ortaya çıktı. Demek ki Sokrates bir şeyler biliyordu. Başa döndük, Sokrates neden bir şey bilmediğini söylemişti?

     Sokrates insanları karşısına alır ve onlara sorular sorardı. Sorular sorarak bu insanların bildiği yanlış bilgileri çürütürdü. Hayatı boyunca bunu hep yaptı ve insanların yanlışlarını, inandıkları uydurmaları, mantık silsilesiyle çürüttü. Sorduğu sorular karşısında insanlar kendi kendilerine inandıklarının yanlış olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. Sokrates, onların yanlış bildiklerini biliyordu. Onların yanlışlarını, uydurmalarını çürütüyordu. Ama kendisi, yaşadığı çağ ve mekan itibariyle, doğruyu bilmiyordu. Tahmin ediyordu, tek bir tanrı olmalı diyordu ama bunun gerçekten böyle olduğunu bilmiyordu. İşte bu yüzden, siz hepiniz yanlış biliyorsunuz ama ben hiçbir şey bilmiyorum, diyordu. Herkes yanlış bilirken, o hiçbir şey bilmeyerek, herkesten daha çok şey bilmiş oluyordu. Çünkü sıfır eksiden büyüktü.

   Biz Sokrates’ten daha şanslıyız. Çünkü biz artık doğruyu biliyoruz. Elimizde Kuran var. Bize sadece uydurmaları reddetmek kalıyor.

   Şimdi bir şey aklıma geldi. Ben yazının başında size dini bilmediğimi söylemiştim. Yıllarımı vermediğimi, cemaate girmediğimi, bir hocaya, şeyhe dinimi öğretmesi için yalvarmadığımı, din eğitimi veren bir okulda okumadığımı söylemiştim. Fıkhi, ilmi, şer-i kitapların yanından geçmediğimi söylemiştim. Ama şimdi hatırladım. Ben bir şey okudum. Adı Kuran’dı. Bu kitap dinim için yeterli olabilir mi? 6000 küsür tanecik ayetten ben dinimi öğrenebilir miyim? Yoksa yine de, başka kitaplarda okumalı mıyım? Kuran, benim dinimi öğrenmem için bana yetmez mi? ALLAH beni, beşerlere veya beşerlerin yazdıklarına muhtaç mı eder?

       Zannediyorum ki şuan, ağlanacak halimize gülmeye başladık.

    Din konusunda, yazının başında sayılan hiçbir şeye ihtiyacınız yok. Tek yapmanız gereken Kuran’ı okumak. Başka hiçbir kimseye ve hiçbir kaynağa ihtiyacınız yok. Kuran’da yazmayan hiçbir bilgi sizi ilgilendirmez. Din, Kuran’dan ibarettir. Kuran ‘ı bilen, dini bilmiştir. Artık başka arayışlara ihtiyacınız kalmamıştır. Size, başkaları çok şey biliyor, siz az şey biliyormuşsunuz gibi gelebilir. Kesinlikle öyle değil. Eğer tüccarlık veya sahtekarlık amacınız yok ise, yalanları, uydurmaları ya da önemsiz bilgileri öğrenmenizde sizin için bir fayda yoktur. Yanlış bilgilerle beyninizi dolduracağınıza, Sokrates gibi, hiçbir şey bilmeyin daha iyi. Ama yine tekrarlıyorum, siz Sokrates’ten şanslısınız. Sizin elinizde her ayeti, ALLAH’ın sözü olan bir kitap var.

     Tüm bunlardan dolayı, yalnızca Kuran’ı bilen ben, dinimi biliyorum. İçim çok rahat. Hepimizin sorumluluğu Kuran’da yazılanlar kadardır. Bu bilinçle bu kitapta Kuran’ın söylemediği bir sözü söylemedik. Önemli olan veya önemsiz olup önemli addedilen her konuya Kuran ayetlerini göstermek şartıyla, kısaca değinmeye çalıştık.

 

 

 

 

   Hakkı batıldan ayırma yolunda yazdığım bu kitabı, hiçbir maddi çıkar kabul etmeden, yalnız ve ancak ALLAH’ın hoşnutluğunu kazanabilmek için yazdım.

    Hakkı batıldan ayırmaya çalıştığım bu yolda, tüm dikkatime rağmen yine de batıla sapmışsam, ALLAH’ın sonsuz rahmetine sığınırım.

 

 

 

 

 

 

   Bu kitabı önce aileme ki özellikle gerçek dini arama amacında önümüzden giderek bize yol açan babama; sonra da, hayatı boyunca insanlara hiçbir maddi çıkarı olmadan yalnızca Kuran’ı anlatan ve yazılarıyla bizim de ufkumuzu genişleten Hakkı Yılmaz’a ithaf ediyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Düşünür; yeniden düşünen ve şimdiye kadar üzerinde düşünülmüş şeylerin asla yeterince düşünülmemiş olduğu kanısına varan kimsedir.” PAUL VALERY

 

 

 

 

 

DÜŞÜNMEK

ENAM 59. “Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O'nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.”

  ALLAH’ın kudreti, büyüklüğü, ilmi ortadadır. Acaba böyle sonsuz bir güce sahip olan ALLAH’ın karşısında insanın önemi nedir? İnsanı değerli kılan nedir? Yoksa insan iyilik ve sevgi dolu bir varlık olduğu için mi böyle muazzam bir varlıkça değerlidir?

  Baktığımızda, insanoğlu çok büyük kötülüklere bulaşmış, büyük lanetlere uğramış fakat yine de iflah olmamış bir varlıktır. Nankördür. Yanlışlar içinde yüzmektedir. Günahkardır. Cehennemliktir.

ADİYAT 6. “Şüphesiz insan, Rabbine karşı pek nankördür.”

 

SECDE 13,14. “Biz dilesek, elbette herkese hidayetini verirdik. Fakat, "Cehennemi her kesimden dolduracağım" diye benden kesin söz çıkmıştır. (O gün onlara şöyle diyeceğiz:) Bu güne kavuşmayı unutmanızın cezasını şimdi tadın bakalım! Doğrusu biz de sizi unuttuk; yaptıklarınızdan ötürü ebedî azabı tadın!”

 

MÜMİNUN 44. “Sonra biz peyderpey peygamberlerimizi gönderdik. Herhangi bir ümmete peygamberlerinin geldiği her defasında, onlar bu peygamberi yalanladılar; biz de onları birbiri ardından yok ettik ve onları ibret hikâyelerine dönüştürdük. Artık iman etmeyen kavmin canı cehenneme!”

      Rabbimiz de, insanın bu özelliğini pek tabii ki bilmekte ve Kuran’ın birçok ayetinde insanlara kızmakta ve hatta lanet etmektedir. Benim dikkati çekmek istediğim husus şudur; ALLAH insanı yarattığında, zamandan münezzeh olmasının verdiği güç ile insanın böyle yanlışlar içerisinde olacağını bilmekteydi. Böyle yanlışlıklara, kötülüklere bulaşacak bir varlığa neden bu kadar değer vermiş ve hatta bırakın değer vermeyi neden meleklerinin bu varlığa secde etmesini emretmiş?

SAD 71,72. “Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!”

 

  İnsanın ne özelliği var ki, ALLAH meleklere bize secde etmesini emrediyor? Bu kadar kötülüğe bulaşmış bir varlığa secde edilmesinde, düşünülmesi ve sorgulanması gereken bir nokta yok mudur? Bunun sebebi sadece insanın içinde bulunduğu imtihan olamaz. İnsan da olup, meleklerde dahi olmayan çok önemli bir özellik aramalıyız.

  Biz insanlar her şeyi merak ederiz. Her şeyi düşünürüz. Peki nasıl ve neden düşünebildiğimizi hiç düşündük mü? Bu kadar aciz bir varlığın, düşünmek gibi çok büyük bir güce sahip olması ilginç değil midir? Yoksa akıl ve düşünce, ilahi bir gücün insanlara lütfetmesi midir? Kendinden üflemesi midir?

  ALLAH’ın insana bu kadar değer vermesinin ve meleklerine bile insana secde etmeyi emretmesinin sebebi ancak, insana verilen akıl ve özgürce düşünebilme kabiliyeti olabilir. Çünkü meleklerde özgür düşünce yoktur. Onlar kayıtsız ve şartsız ALLAH’a itaat etmektedirler. Onlar sorgulayamazlar ve emrolunanı bir robot gibi yerine getirirler. Ancak insan düşünür, sorgular, sebebini veya amacını araştırır. İnsanı değerli kılan özelliği budur. Bu, ALLAH’ın insanlara büyük bir nimetidir. Özgür düşünce dışında, meleklerin insana secde etmesini gerekli kılacak, insana ait başka bir özellik olduğuna inanmıyorum. İnsanı insan yapan budur. İmtihan boyutu ise, bu özgürce düşünebilme özelliğinin sonunda gerçekleşir. Düşünmemesi veya yanlış düşünmesi sonucunda yaptığı hareketler bir imtihan olarak değerlendirilir.

     “Düşünüyorum öyleyse varım.” demiş Descartes. Varlık ile düşünceyi özlü bir şekilde ilişkilendirmiş. İnsanı insan yapan düşünebilmesidir. İnsanın gerisi ise pis bir balçıktır. Bizim düşünebilme kabiliyetimiz, onun bize verdiği bir nimettir, hatta kendi ruhundan üflemesidir. Bizim ufacık düşünce boyutumuz, sonsuz düşünce boyutunun yine sonsuz küçüklükte bir parçasıdır. Ama ne kadar küçükte olsa onun bir parçasıdır ve ondandır.

  Bizim varlığımızı ispat eden düşünce, düşünceyi var eden ALLAH’ın varlığını evleviyetle ispat eder. Bir et parçasının vesile olduğu düşünebilme kabiliyetinin varlığının sebebini onsuz bulamayız. Bana göre, ALLAH’ın varlığının delili; dağlarda, bitkilerde, gezegenlerde hatta yağmurda olmanın yanı sıra, öncelikle düşünebilmededir.

  Düşünmek, sorgulamak bu kadar önemliyken, hala insanoğlu hiç düşünmeyecek, hiç sorgulamayacak mı? Kuran’da baştan sona ALLAH, insanın düşünmemesine, aklını kullanmamasına lanet ederken bir Müslüman düşünmemeye, sorgulamamaya nasıl devam edebilir?

“Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değmez.” SOKRATES

     Sorgulamayan insanın, “İnsan” sıfatını hak etmediğine inanıyorum. Okullarda çocuklara bile, insanı hayvandan ayıran şeyin düşünce kabiliyeti, aklı olduğunu öğretiyoruz. Buna rağmen aklını kullanmayıp, kişinin kendisini hayvanlaştırması gerçekten hayret vericidir. Bir şeyi, mantık süzgecinden geçirmeyip, olduğu gibi kabul edenin hayvandan farkı kalır mı? Sorgulamayacak isek, ALLAH düşünebilmeyi niye bize bahşetmiş? Pekala, kendisine kayıtsız ve şartsız itaat edecek robotlar yaratabilirdi. 

ARAF 179. “…Onların kalpleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar.”

     Geleneklerin dinselleştiği, yalanların tabulaştığı, düşünmenin yasaklandığı bir dünyadan; doğruya, gerçeğe, aydınlığa ulaşmak için ve özgür düşüncenin egemen olduğu düşünen bir toplum için,

SORGULAYIN! SORGULAYIN! SORGULAYIN!

 


 

ZORLAŞTIRILAN DİN

  Sorgulamaya başlayan insanın, eğitim seviyesi, kültürü veya dünya görüşü arttıkça mutsuzluğu da artar. Çünkü her konuda kendisine yanlış gelen şeyler görmeye başlar. Bunun sonunda da; insan ilişkilerinde gördüğü yanlışlar yüzünden insandan soğur, politikada gördüğü yanlışlar yüzünden ülkesinden soğur ve ne yazık ki dinde gördüğü yanlışlar yüzünden dininden soğur.

  Peki dinde yanlış olabilir mi? ALLAH ’ın yanlış yapması söz konusu mudur?

  Kuru kuruya kabul eden, düşünmeyen, sorgulamayan insanlar için sorun yoktur. Onlar mutludurlar. Ancak bazı insanlar dinde birçok akla ve mantığa aykırı şeyler görür ve bunları kafasında oturtamayıp, maalesef dininden soğur ve uzaklaşır. Bazıları ise, gizliden gizliye iç dünyasında tartışır, fakat çözümü kılıflar uydurmakta bulur. Bu sayede, kendince bu yanlışları kılıflar ve bahaneler sayesinde reddetmeyip günaha girmeyerek hem kendini rahatlatmış hem de Rabbini aklamış olur. Son olarak bazıları ise, sorgulamaya başlar. Reddetmekten korkmaz. Çünkü bilir ki, reddetmek günah işlemek değil, Rabbine ve Peygamberine atılan iftiraları, uydurulan yalanları temizlemektir.

ENFAL 22. “Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.”

 

  ALLAH, dinini herkese indirmiştir. Bu sebeple herkese indirdiği din, herkesin anlayabileceği düzeyde olmalıdır. ALLAH dinini, sadece cemaat veya tarikat liderine, ilahiyat profesörüne indirmemiştir. Dağda koyunlarını otlatan çoban Ali’ye de, tarlada pamuk toplayan Ayşe’ye de indirmiştir. İndirdiği dini, Ali de, Ayşe de tek başlarına anlayabilmelidirler. Aksi takdirde ALLAH, kendi kullarını; hacıya, hocaya, şeyhe muhtaç etmiş olur. Bu yüzden dinin basit ve kolay olması şarttır. Ancak baktığımızda halis dinimiz; yalanlar, uydurmalar, iftiralar yüzünden günümüzde karmakarışık olmuştur.

KAMER 22. “Andolsun biz Kur'an'ı düşünüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?”

  Bilimler ne kadar karmaşıktır. Fizik, kimya, biyoloji, tıp, astronomi, matematik ve daha nice bilim dalı halen sırlarla doludur. Bu bilimlerde bilinenler ise, karmakarışık ve normal bir insanın anlayacağı düzeyde değildir. Bu bilimler ile ilgili bir şey öğrenmek isteyen, muhakkak bu bilimlerde uzman kimselere danışmak zorundadır. Yani bilim dallarında, o bilimin öğretilmesi uzman kişilere düşer. Ayrıca, bu uzmanlarında uzmanları olur ki, onlarda bu bilimin duayenleri olur ve tüm dünyanın saygısına mazhar olur. Örneğin; kuantum fiziğinin karmaşıklığı ve zorluğu ile Einstein’ın popülerliği gibi.

  Önce, Kuran’da hiç bahsedilmemesine rağmen, tasavvuf, şeriat ilmi veya fıkıh diye bir şey icat edildi. Din bir ilim olmalıydı ki, herkes için indirilen din, sadece bir zümrenin kontrolüne girmeliydi. Sonra baktılar ki, ALLAH’ın herkes için indirdiği kolay, yalın öğüt kitabının bu kadar basit olması zararlarına olacaktı. Bu ilimin tek kaynağı bu kitap olsaydı, din herkesin anlayacağı çok basit bir ilim olurdu. Bu kitabın yanına başka kaynaklar da koyularak, bu bilimin uzmanlarına sorumluluk yüklenmeliydi. Böylece Kuran’ın yanına birçok kitap kondu. Ayrıca, birçok hikaye, masal da uyduruldu ve icat edilen yeni bilim, tam da diğerleri gibi karmakarışık, zor ve bir uzmana müracaatı şart kılan bir ilim oldu. Artık çoban Ali, çiftçi Ayşe dinini kendi başına öğrenemedi. Artık dinini hacı, hocalardan öğrenmesi gerekti. Böylece hocalar, şeyhler saygı gördüler. Dini kendi tekellerine aldılar ve bunu mesleğe dönüştürüp, dinden para kazandılar. Birileri yalanları reddetti mi, dinin basit ve kolay bir şey olduğunu söyledi mi de, onu dinsiz ilan ettiler. Aksi takdirde, ocaklarına incir ağacı dikilecek, ekmeklerinden olacaktılar.

   Din halistir ve basittir. Dini öğrenmek ve uygulamak kolaydır. Din ile ilgili bilmeniz gereken her şey ALLAH’ın kitabında yazmaktadır. Kuran eksiksizdir. Tamamlanmaya muhtaç değildir. Beşerlerin kitaplarını değerli kılmak için, ALLAH’ın kitabına böyle özellikler yüklemek fevkalade yanlıştır. ALLAH’ı küçümsemek ve iftira atmaktır. Kuran tek kaynaktır. Herkes tek başına Kuran’ı okuyarak anlayabilir ve dinini öğrenebilir. Ahirette de sadece bu kitaptan sorumludur.

  Kuran’ı okuyan, dinde olduğunu zannettiği akla ve mantığa aykırı durumların tamamına yakınının Kuran’da yer almadığını görecektir. Geri kalan birkaç küçük örneğin ise, aslında anlatıldığı gibi olmadığını öğrenecektir. Yani, akla ve mantığa aykırı hiçbir şey Kuran’da yoktur. Ama diğer kaynaklarda sayısızca vardır.

  Sonsuz yaratıcı güç, ne yanlış yapar, ne de unutur. Her şeyin en doğrusunu bilir. Dolayısıyla ilkemiz hiç değişmemek üzere şudur; akla ve mantığa aykırı bir şey dinde olamaz. Bundan sonra birileri çıkar da, aklımıza ve mantığımıza uymayan bir şey söylediğinde, bunun ya uydurulan bir şey ya da üzerinde ehemmiyetle durulmaması gereken bir şey olduğunu düşüneceğiz. Çünkü mantığımız artık çok basit:

 

Akla ve mantığa aykırı bir şey dinde olamaz.

 

X, akla ve mantığa aykırıdır.

----------------------------------------

O zaman, X dinde yoktur.

 

   Bunun sağlamasını da, X’in Kuran’da olup olmadığını araştırarak yaparız ki, emin olun Kuran’da olmadığını görürsünüz.

Örnekler: şeriat, fıkıh, tasavvuf, hadis, sünnet, alemler, mertebeler, recm cezası, kabir azabı, uydurulan haramlar-helaller, resim ve heykel gibi yasaklar, erkeklerin sakal bırakmasının zorunluluğu, sağ ayak-sağ elin mübarekliği ve sol ayak-sol elin şeytanlığı, sarık, cübbe, kara çarşaf, başörtüsü, haremlik-selamlık, kadını küçülten-köleleştiren herhangi bir şey, yeşil veya siyah giyinmek, imam nikahı, köpek düşmanlığı, Kuran’ı üfürük ya da ağıt kitabı yapmak, tespih çekmek, mantıksız şekil kuralları, dini hacılardan- hocalardan öğrenme, mezhepçilik ve daha neler neler KURAN’DA YOKTUR.

  Peki Kuran’da ne vardır?

  Elinize bir kamera, bir mikrofon alın ve sokağa çıkın. İnsanlara “Din nedir” diye sorun. Yüzde 99’u Müslüman olan bu ülkede, eminim ki bu basit soruya kimse doğru düzgün cevap veremeyecek ve uzun uzun suratınıza bakacaktır. Ama suç onlarda değil, dini zorlaştıranlar da. Düşünsenize, 1400 yılda her gelen hacı hoca dine bir cümle ilave etse, o din ne hale gelir? Düşünmenize gerek yok, şu andaki hale gelir.

  Din nedir diye bize sorarsanız, bizim vereceğimiz cevap 30 saniyeyi bulmaz. Yazmak ise birkaç satır. Din ne midir? Din; iyiliktir, infak etmektir, sevgidir, merhamettir, dürüstlüktür, doğruluktur, adalettir, zulme başkaldırmaktır. Din, ALLAH’a inanıp, salih ameller işlemektir. Din budur. Kolaydır. Aynen bir nokta gibi basittir. Ama cahiller, bu halis dini zorlaştırmıştır.

“İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.” İMAM ALİ

   6000’den fazla ayet içeren Kuran’da, yukarıda saydığımız kavramlardan başka bir şey bulamazsınız. İşin özü, iyi insanlar olabilmektedir. Gerisi teferruattır.

 

 


 

KURAN

Günümüz İslam dini, yozlaşmalarla, yalanlarla, uydurmalarla büyük oranda Kuran’dan uzaklaşmış, büyük ölçüde Kuran’ı terk etmiş bir dindir. Kuran’ı okuyan görecektir ki, Kuran ile günümüz İslam’ı çok farklıdır. Günümüz İslam’ı tam anlamıyla Kuransız İslam’dır. Bizim gerçek İslam’ı öğrenmemizin tek yolu ise Kuran’a sarılmaktır.

MUHAMMED 24. “Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?”

 

Her yazının bir ana fikri olduğu gibi, her kitabın da bir özü, bir ruhu vardır. Bir kitabın asıl anlatmak istedikleri, o kitapta sıkça geçen konulardır. Kuran’da da bu mantık söz konusudur. Kuran’ın neredeyse tamamı; iyilik, dürüstlük, yardımlaşmak, paylaşmak, zekat, sadaka, bağış, yoksulu-düşmüşü korumak, sevgi, merhamet, zulme başkaldırmak gibi konularla ilgilidir. İşte Kuran’ın özü de, ruhu da bu konulardır. Kuran’ın asıl amacı, insanlara bu konularda öğütler vermektir. Kuran’ın kılla, tüyle işi yoktur, olamaz.

     Ne yazık ki, Peygamberimizin vefatından sonra Kuran adım adım terk edildi. Çünkü Kuran’ın özü, ruhu birilerinin işine gelmedi. Kuran onların çıkarlarına aykırıydı. Bu sebeple insanlara Kuran’ı okutmadılar, öğretmediler. Ivır zıvırla milletin beynini uyuşturdular, gerçekleri görmesini engellediler. Kendileri malları götürüp, bu mallara taparcasına bağlanarak Kuran’ın özünü oluşturan konuları çöpe atarken, halkı da saçma sapan kurallarla, görüşlerle uyuttular. Yüzlerce örnekten sadece biri:

ALİ İMRAN 92. “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe "iyi" ye eremezsiniz. Her ne harcarsanız, Allah onu hakkıyla bilir.”

     Bu ayette ne söylendiğini görmek çok mu zor? Bunu okuyan her hangi bir kişi bu ayeti anlayamaz mı? ALLAH’ın ayeti o kadar açık olup takvaya ermenin iyilik yapmakla mümkün olduğunu söylerken, bu durum birilerinin işine gelmediği için, takvaya ermeyi tespih çekmek ile mümkünmüş gibi gösterdiler. Uydurmalarla, yalanlarla, iftiralarla ALLAH’ın ayetlerini dünya malı için bir kenara attılar.

TEVBE 9. “Allah'ın âyetlerine karşılık az bir değeri (dünya malını ve nefsânî istekleri) satın aldılar da (insanları) O'nun yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yapmakta oldukları şeyler ne kötüdür!”

 

     Kendileri Kuran’ı terk edip, çevrelerine de terk ettirmeleri yetmiyormuş gibi, Kuran’ı da amacından çıkardılar. Kuran’ı bir ağıt ve üfürük kitabı gibi göstermeye başladılar. Müritleri hastalandığında, şunu şu kadar oku geçer dediler ama kendilerinin tırnağı kırılsa en lüks hastanelerden çıkmayıp, doktor doktor gezdiler. Kuran’ı ölülere okunan bir kitap yaptılar. Yasin Suresini tam anlamıyla bir ölü duasına çevirdiler. Halbuki ölülere okudukları Yasin Suresi bakın ne diyor:

YASİN 69,70. “Biz ona (Peygamber'e) şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allah'tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır. Diri olanları uyarsın ve kâfirler cezayı hak etsinler diye.”

  Ölülerine Yasin okuyanlar, hayatlarında hiç Yasin’in Türkçesini okudular mı acaba? ALLAH diyor ki, bu Kuran, dirileri uyarmak için apaçık bir öğüttür. Hem de bunu Yasin’de diyor. Yok olur mu, ne dirisi ne öğüdü, ölüye okumak dururken…

 

  İnsanları suçlamıyorum, çünkü birileri onlara Kuran’ı da okutmadılar. Bir tutturdular illa da Arapçası okunacak diye. Öyle ya Arapça ALLAH’ın, diğer diller şeytanın icadı. Peki Kuran ne diyor:

 

YUSUF 2. “Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik.”

 

ZUHRUF 3. “Biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur'an kıldık.”

 

DUHAN 58. “Biz onu (Kur'an'ı), öğüt alalar diye senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık.

 

  ALLAH, Kuran’ı anlayalım, düşünelim ve öğüt alalım diye elçisinin diliyle indirmiştir. Diğer elçilerine de kendi dillerinde indirmiştir.

 

İBRAHİM 4. “(Allah'ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik.”

 

  O zaman neden sadece Arapça kutsal? “Kardeşim ahirette Arapça konuşulacağına, ALLAH’ın insanlarla Arapça konuşacağına dair hadisler var.” diyenleri duyar gibiyim. ALLAH, kulları ile iletişime geçmek için insanın yarattığı bir dile muhtaç ise, vah o tanrının haline!

 

FUSSİLET 44. “Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur'an kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu?”

 

  Arab’a olmaz tabii ki de, Türk’e olur. Arab’a anlamaları için, Türk’e anlamamaları için Arapça. 

 

MERYEM 97. “(Resûlüm!) Biz Kur'an'ı, sadece, onunla Allah'tan sakınanları müjdeleyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye senin dilinle (indirilip okutarak) kolaylaştırdık.”

 

  Emperyalist amaçlar için araç olan şeylerden biri de dildir. Aynen Amerika’nın her yere İngilizcesini empoze etmesi ve dilini tekelleştirmesi gibi, zamanında Emevi ve Abbasi Devletleri de aynı yola başvurmuştur. Kendi dillerini bütün dünyaya yaymak için, Kuran’ı da bu emperyal amaçlarına alet etmişlerdir.

  Dil, dünyevi bir kavramdır. Dünyevi bir kavram kutsal olamaz. Bunun sonucu şirktir. Çünkü ALLAH’tan başka kutsal yoktur. ALLAH, Kuran’ı anlamamız, düşünmemiz ve öğüt almamız için elçisinin dilinde yani dünyevi bir dilde indirmiştir. Biz de aynı amaçlar için yani anlamak, düşünmek, öğüt almak için kendi dünyevi dillerimize çevirmek zorundayız.

  Kuran ne ağıt kitabıdır, ne üfürük kitabıdır, ne de durduğu yerden nur saçan bir sihir kitabıdır. Kuran alemler için bir öğüttür.

TAHA 2. “Biz, Kur'an'ı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.”

 

ENBİYA 10. “Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hâla akıllanmaz mısınız?”

 

SAD 29. “(Resûlüm!) Sana bu mübarek Kitab'ı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.”

 

  Kuran, alemler için bir öğüttür dedik ama bu kitaptaki öğütleri anlamak herkesin haddine değil (!) Kuran herkese mi indirildi sanki? Şimdi siz şu aşağıdaki ayeti nasıl anlayabilirsiniz ki?

 

SAD 87. “Bu Kur'an, ancak âlemler için bir öğüttür.”

 

  Anlamadınız değil mi? Durun ben bu işin uzmanı olarak (?) size anlatıyım. Bu ayet öyle direk okunmaz. Bu surenin indiriliş sırası 38‘dir. Ayetin bu suredeki yeri 87’dir. Çarpın 3306. Orijinalinde bu ayet 6 kelimedir. Çıkarın 6’yı. Sonuç olarak 3300 yılında gök yarılacak ve birisi uçan atla gelip alemlere bir öğüt verecek. Gördünüz mü? İşte ben olmasam kim bilir siz bu ayetten neler anlayacaktınız.

 

  Birilerine göre, Kuran’dan öğüt alınmaz. Kuran ya duvara asılır, ya tedavi için kullanılır, ya ölüye okunur ya da anlamını hiç bilmeden Arapça söylenir. Öğüt almak isteyen varsa, öğüt Kuran’dan değil, bu işin uzmanından alınır. Bunun sebebi de, biz basit Müslümanlar Kuran’ı anlayamayız, onun için bu işin uzmanına gidip, ondan bize öğüt vermesi için yalvarmalıyız. Ne yani, koskoca Kuran’ı hacı, hoca, şeyh dururken, biz basit Müslümanlar mı anlayacak? Kuran o kadar kolay bir kitap mı?

 

KAMER 22. “Andolsun biz Kur'an'ı düşünüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?”

 

BAKARA 99. “Andolsun ki sana apaçık âyetler indirdik. (Ey Muhammed!) Onları ancak fasıklar inkâr eder.”

 

   ALLAH birçok ayetinde kullarının öğüt alması için Kuran’ı kolaylaştırdığını söylemektedir. Yine de Kuran zordur, siz anlayamazsınız diyen varsa bu, ALLAH’ın ayetlerini yalanlamak olur. Kuran özüne sadık kalınarak, yalın Türkçe ile düzgünce meal edildiği sürece, herkes Kuran’ı rahatlıkla anlayabilir, Kuran üzerine düşünüp, Kuran’dan öğüt alabilir.

 

  Tüm bu engellemelere rağmen hala Kuran’ın varlığı, birilerinin çıkarlarına aykırı olmaya devam etmiş ve onlar da, bütün bu girişimlerinin fayda etmeyeceğinin farkında olmalarının sonucunda, Kuran’ı terk etmenin en etkili yolunu bulmuşlardır; “Kuran tek kaynak değildir” iddiası. Bence bu, ALLAH’a en büyük küfürdür. ALLAH’ın kitabına eksik, tamamlanmaya muhtaç demektir. ALLAH’a yalancı ve unutkan demektir.

 

  Kuran’dan başka kaynak arayanların ilk iddiası, Kuran’ın ayrıntılı olmadığı ve tamamlanmaya muhtaç olduğu görüşüdür.

 

ENAM 126. “Bu (din), Rabbinin dosdoğru yoludur. Biz, öğüt alacak bir kavim için âyetleri ayrıntılı olarak açıkladık.”

 

ZÜMER 27. “Andolsun ki biz, öğüt alsınlar diye, bu Kur'an'da insanlara her türlü misali verdik.

 

KEHF 54. “Hakikaten biz bu Kur'an'da insanlar için her türlü misali sayıp dökmüşüzdür. Fakat tartışmaya en çok düşkün varlık insandır.”

 

  ALLAH, Kuran’da her şeyi ayrıntılı açıkladığını, her türlü misali verdiğini söylüyor. Ancak Kuran’ın varlığı çıkarlarına ters olanlar ise, Kuran’ın tek kaynak olamayacağı, ayrıntılı olmadığı, tamamlanmaya muhtaç olduğunu söylüyor. Ya sizler yalan söylüyorsunuz, ya da bu ayetlerde ALLAH…

 

NİSA 50. “Bak, nasıl da Allah üzerine yalan uyduruyorlar; apaçık bir günah olarak bu (onlara) yeter!”

 

  Yalanlarını öyle güzel sunuyorlar ki, kimse söylediklerinin uydurma olabileceğini aklından geçirmiyor. Uydurduklarına din deyip ya da Peygamberimize aitmiş gibi gösterip, bu ALLAH’ın emridir diyerek, bile bile ALLAH’a iftira ediyorlar.

 

ALİ İMRAN 78. “Ehl-i kitaptan bir grup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları Kitap'tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde: Bu Allah katındandır, derler. Onlar bile bile Allah'a iftira ediyorlar.”

 

  Kuran ayrıntılı değilmiş, eksikmiş, tamamlanmaya muhtaçmış… Ey haddini bilmez insan! Kahinata bak! Tüm bu kahinatı kusursuz yaratan ALLAH, Kuran’ın 10 sayfa daha kalın olmasından mı çekindi?

 

  Peygamberimizin Kuran’ın söylemediği bir şeyi söylemesi mümkün mü? Hadisler ancak olanı yorumlayabilir, olmayanı söyleyemez. Çünkü bunun çok ağır sonuçları olur:

 

1-      Eğer Kuran’da yazmayan bir bilgi hadiste varsa bu, Kuran eksiktir demektir. Nasıl mı? Peygamberimizin dini bilmesinin tek bir yolu vardır o da, vahiy almaktır. Peygamberimiz vahiy almadan bir bilgiyi öğrenemez, söyleyemez. Kuran’da yazmayan, yalnızca hadiste yazan bir bilginin gerçekten Peygamberimize ait olduğunu iddia ediyorsanız, Peygamberimizin bu bilgiyi bilebilmesinin tek yolunun vahiy almak olmasından dolayı, bu bilgi, tüm vahiylerin toplandığı Kuran’da yazmadığından “Kuran eksiktir” demek olacaktır.

 

2-      Kuran’ın dışında bir kaynaktan önemli bir bilgi ediniyorsanız, bu önemli konuyu ALLAH, Kuran’da anlatmayı unutmuş demektir. Kuran’da bir miras konusunu dahi satır satır anlatan ALLAH, sizin din dediğiniz çok önemli uydurmalarınızdan Kuran’da hiç bahsetmiyorsa, bunun tek açıklaması vardır; ALLAH unutmuştur.

 

  Bunun lamı cimi yok. Kuran tek kaynak değildir demek, ALLAH’ın kitabına eksik, ayrıntısız, tamamlanmaya muhtaç; ALLAH’a da yalancı ve unutkan demektir. Kuran birilerine yetmiyorsa bu, aksi işlerine gelmemesinden ve çıkarlarına ters düşeceğindendir.

 

  Kuran size yetmedi mi de uydurma kaynakların peşine düştünüz !!!

 

  Dinimizi nereden öğreneceğiz diye korkmayın! Kuşkulanmanıza gerek yok. Şüphesiz ki ALLAH’ın kulları için gönderdiği kitap yeterlidir ve yine şüphesiz ki ALLAH kullarını, başka kullarının kitaplarına muhtaç etmez.

 

BAKARA 147. “Gerçek olan, Rabbinden gelendir. O halde kuşkulananlardan olma!”

 

CASİYE 6. “İşte sana gerçek olarak okuduğumuz bunlar Allah'ın âyetleridir. Artık Allah'tan ve O'nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?”

 

ENAM 153. “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti.”

 

  Kuran’ın söylemediği hiçbir şey önemli değildir. Dolayısıyla üzerinde ehemmiyetle durmaya gerek yoktur. ALLAH, Kuran’da bahsetmediği (ve dolayısıyla bizim bilemeyeceğimiz) emirlerinden vazgeçmiş, onları affetmiştir.

 

MAİDE 101. “Ey iman edenler! Açıklanırsa hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın. Eğer Kur'an indirilirken onları sorarsanız size açıklanır. (Açıklanmadığına göre) Allah onlardan geçmiştir. Allah çok bağışlayıcıdır, aceleci değildir.”

 

  Kuransız İslam’a inanıp ileride hüsrana uğrayacağımıza, yol yakınken bütün uydurmaları, yalanları, iftiraları reddedip Kuran’a sarılmalıyız. Kuran’ı anlamalı, Kuran üzerine fazla fazla düşünmeli, araştırmalıyız.

  Biz bu kitapta Kuran’ın söylemediği hiçbir şeyi yazmamaya özen gösterdik. Bolca Kuran ayetleri belirtmeye çalıştık. Buna rağmen bu kitabı birileri küfür olarak değerlendirebilir. Biz sadece uydurmalara, yalanlara, iftiralara küfrettik. Yine de insanlar bize inanmayıp, bize hakaret edebilir. Bizi kafirlikle bile suçlayabilir. Nasıl onların söyledikleri bizim umurumuzda değilse, bizim söylediklerimiz de onların umurunda olmasın. Onların işi bizi ilgilendirmez, bizim işimiz de onları ilgilendirmesin.

YUNUS 41. “(Resûlüm! ) onlar seni yalanlarlarsa de ki: Benim işim bana, sizin işiniz de size aittir. Siz benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım.”

 

  Onların yaptığı uydurma kaynakları din diye anlatmak, bizim yaptığımız ise yalnızca Kuran’ı anlatmaktır. Ne yazık ki dünyanın sonu geldiğinde onların anlattıkları çok daha fazla taraftar bulacaktır. Çünkü şurası kesindir ki, dünyanın sonu geldiğinde, insanlığın tamamına yakını ya ateist görüşlerin ya da dindeki uydurmaların peşinden gitmelerinden dolayı Kuran’ı terk edecektir. Çünkü ALLAH gelecekten haber vermiştir ve mahşerde Peygamberimiz şu cümleyi kuracaktır:

 

FURKAN 30. “Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur'an'ı büsbütün terk ettiler.”

 

 


 

KURAN’I PEYGAMBERİMİZİN UYDURDUĞU İFTİRASI

  İstediğiniz dine, görüşe inanabilirsiniz. Ancak başkalarının inançlarına saygılı olmak zorundasınız. Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Budist hatta Ateist olabilirsiniz. Bu sizin bileceğiniz iştir. Ancak, milyonlarca insanın kabul ettiği inançlara saygılı olmak zorundasınız. Ateist olabilirsiniz, ALLAH’a inanmayabilirsiniz. Ancak başkalarının size hakaret etme hakkı olmadığı gibi, sizinde başkalarına hakaret etme hakkınız yoktur. Hele de, milyonlarca insanın kalbinde büyük yer kaplayan Peygambere ve Kuran’a asla hakaret edemezsiniz.

  Son yıllarda, Muhammed Peygamberin şizofren, Kuran’ın da onun uydurduğu bir kitap olduğunu söylemektedirler. Bu deli saçması iftiraya haklı olarak kimse adam akıllı cevap vermemiştir. Bunu söyleyen zaten Ateisttir ve Ateist’i biz mi imana getireceğiz, demişlerdir. Haklıdırlar. Ama ne yazık ki, bu çirkin iddialar, iftiralar, insanlarımızın kafasını karıştırmaktadır. Onların kafası karışırken, Ateistlere “Katli vaciptir” şeklinde yaklaşımdansa, kafası karışanlara, aklına şüphe girenlere, adam akıllı cevap vermek zorundayız. Bu cevap, bizim boynumuzun borcudur.

  Bu bölümde, öncelikle Muhammed Peygamberin şizofren olamayacağını, sonra da kötü niyetlice Kuran’ı kendisinin uydurmuş olamayacağını anlatacağız.

  Öncelikle madde madde şizofreni iddiasını çürütelim:

1-  Şizofreni hastalığı, genellikle gençlik çağında, özellikle 20-25 yaş arasında ortaya çıkar. Şizofreninin bir gençlik hastalığı olduğu, bilimsel olarak genel kabul gören bir bilgidir. Çoğunlukla da bu yaşlar arasındaki “Psikolojik stres” ile başlar. Peygamberimiz ise, 40 yaşında ilk vahyini almıştır. 40 yaşına kadar bu hastalık ortaya çıkmadıysa, 40 yaşından sonra çıkması çok çok düşük bir ihtimaldir.

 

2-  Şizofrenin akut döneminde, yani ilk belirtilerinin göründüğü dönemde, hastaya önemli tedavilere başlamak, hatta hastaneye yatırmak gerekir. Aksi takdirde, hastalığın boyutu çok fazla ilerleyecektir. 600’lü yıllarda bırakın tedaviyi, böyle bir hastalık bilinmiyordu bile. Tedavisiz bu hastalık, çok kötü aşamalara ulaşacakken, binlerce insanın, böyle bir hastanın etrafında kenetlenmesi düşünülemez.

 

3-  Şizofreni hastaları, her zaman arkadaşlıktan uzak ve arkadaşı az kişilerdir. Peygamberimiz ise, başarılı bir tüccardır. Mutlu bir evlilik yapmıştır. Binlerce insanın arkadaşlığını kazanmıştır.

 

4-  Şizofreni hastaları, kendine güvenmeyen kişilerdir. Küçük bir sorumlulukta bile, strese giren, başarısız olma korkusu yaşayan insanlardır. Peygamberimiz ise, dönemin tanrılarını, siyasi ve ekonomik diktatörlerini yıkmış bir insandır.

 

5-  Şizofreni hastaları, negatif anlamda, diğer insanlardan farklı olduklarını hissettirirler. Bir şeyler uydururlar ve bu uydurdukları şeylere kendileri inanırlar. Ancak bu söyledikleri, karşısındaki insanın kolaylıkla uydurma olduğunu anlayabileceği düzeydedir. Örneğin, gençliğinde yapmadıkları şeyleri, yapmış gibi söylerler ve kendileri de buna inanırlar.

 

İşte bu konuda Peygamberimize iftira atılmaktadır ve kendi uydurduğu şeylere kendisinin inandığı iddia edilmektedir. Eğer Peygamberimiz mantıksız, aklın kabul etmeyeceği şeyler ortaya atmış olsaydı, öncelikle çevresindeki Hatice, Ali gibi insanların buna inanmaması ve onların reddetmesi gerekirdi. Çünkü Muhammed şizofreni olsaydı, ticaretle uğraşan geçmişini unutup, ben siyaset ile uğraştım gibi şeyler söylemesi gerekirdi. Veya benim şu kadar çocuğum vardı ya da sen bana şu zaman şunu demiştin gibi şeyler uydurması gerekirdi. Yani sonuç olarak bu hastalıkta, herkesin kolaylıkla çürütebileceği düşünceler, iddialar ortaya atılır. Dolayısıyla, böyle bir insanın, en yakınlarını bile ikna etmesi mümkün değildir.

 

6-  Şizofrenide hastanın ilgisi kolayca dağılır. Bir konudan bahsederken, onu sağlıklı bir insanmış izlenimiyle dinleyip hayret ederken, ilgisi bir anda dağılır ve öyle saçma şeyler söyler ki, o an hasta olduğuna kanaat getirirsiniz. Bundan sonra, ona inanmak için, sizin de hasta olmanız gerekir. Dolayısıyla, Ali, Hatice, Ebu Bekir, Ömer ve daha nicelerinin de hasta olduğunu düşünmek gerekir.

 

7-  Şizofreni hastalarında konuşma bozuklukları görünür. Cümleleri karışık, anlaşılmaz, kopuk kopuktur. Bu insanları, kimse sonuna kadar dinlemeye sabredemez. Peygamberimiz ise, konuşmalarını insanlara dinlettirebilen ve sonunda kendisine hayran bırakan bir hatiptir.

 

8-  Şizofreniler, halüsinasyon veya illüzyon görürler. Peygamberimiz her halde böyle olaylar yaşasa, günümüze mucize olarak gelmesi gerekirdi. Örneğin insanlar, “ALLAH’ın resulü dağların üstünde kartal orduları gördü ama biz göremedik, ne büyük insan” gibi şeyler anlatmalıydı. Peygamberimizin ise, Kuran’dan başka her hangi bir mucizesi yoktur. Vahiy olayının halüsinasyon olduğunu iddia edenler var. Ne şizofreni de, ne başka bir hastalıkta, tek bir konuda belirti gözüküp, başka bir konuda gözükmeme olasılığı yoktur. Hem başka şekillerde de halüsinasyon veya illüzyon görmeli hem de hastalığın diğer belirti ve bulgularına da sahip olmalıdır. Örneğin bu halüsinasyonlardan en sık görüleni, karşınızdaki insanın sizin hakkınızda, davranışlarınız hakkında konuştuğunu zannetmenizdir. Böyle durumlar Peygamberimizde var olmuş mudur?

 

9-  Kuran, necm necm, yani kısım kısım inmiştir. Necm, bir kerede inen ayet grubu demektir. Ayetler anlamına ve teknik özelliklerine göre ayrılıp necm necm gruplandığında tahminimizce en fazla 700 kere vahiy gelmiştir diyebiliriz. Yanılalım 800 diyelim. Peygamberimiz, 23 yıl görev yapmıştır. Hesaplarsak, 8395 gün görev yapmış olur. Bu sayıyı 800’e bölersek, yaklaşık olarak ortalama 10 günde bir vahiy geldiğini görürüz. Peki söyledikleri gibi, Peygamberimizin vahiy olayı, bir şizofrenin halüsinasyonu olsa, bu hasta 10 gün halüsinasyon görmez mi? Şizofrenide böyle bir şey mümkün değildir. Hasta tedavi görse bile, tek bir halüsinasyon konusunda, bu kadar uzun süre rahatsızlık yaşamaması imkansızdır. Gerçekte ise Peygamberimiz, bazen ardı ardına vahiy almış, bazen aylarca vahiy almamıştır. Dolayısıyla bu hastalık, hiçbir tedavi olmadan, nasıl aylarca ortaya çıkmaz? Bu durum şizofreniyle uyuşmaz. Hatta bu aylarca vahiy almadığı zamanlarda da, gün gelmiş savaşlar olmuş, gün gelmiş büyük zulümler görmüş ve yine gün gelmiş önemli kararlar alması gerekmiştir. Bir şizofreninin, böyle stresli durumlarda halüsinasyon görmemesi olası değildir.

 

10-  Şizofrenilerde, affektif bozukluk, bir diğer ifadeyle manik depresif hal görülür. Yani, kişinin duyguları fazlasıyla değişkendir. Kişi bir anda kah kah gülerken, bir anda hüngür hüngür ağlayabilir. Az önce sakinken, az sonra kafasına takılan bir konu ile ilgili aniden strese girebilir. Bu yüzden, kişiyle aynı ortamda kalmak, bir süre sonra eziyet haline dönüşebilir, ne yapacağınızı şaşırabilirsiniz. Kuran’daki Ahzap 53’te gördüğümüz kadarıyla, tam tersi insanlar, Peygamberimizin evinden çıkmak istemez, onla sohbet etmek isterlermiş. Artık kendisi rahatsız olmaya başlamış, utancından gidin diyememiş ve bu ayet inmiştir.

 

11-  Hastalığın ilerleyen dönemlerinde, kişide erken bunama görülür. Yani kişide unutkanlık başlar. Muhammed şizofren olsaydı, bir dediğini bir daha hatırlamaması ve Kuran’da sayısız çelişki olması gerekirdi. Ancak okuyanlar ve araştıranlar görecektir ki, Kuran’da asla çelişki söz konusu değildir.

 

12-  Şizofreniler, uğraştığı işten kayıtsızdırlar. Sıkılır, bunalır ve uzaklaşırlar. Bu gibi belirtiler ise, en zor mücadeleyi en başarılı şekilde sonlandıran Peygamberimiz için mümkün değildir.

 

13-  Şizofreni, en başta psikolojik bir rahatsızlıktır. Bir olaya karşı, sağlıklı bir insanın tepkisi ile psikolojisi bozuk bir insanın tepkisi bir olmaz. Acı bir olayın sağlıklı bir insana etkisi ile psikolojisi bozuk bir insana etkisi de bir olmaz. Ancak konumuza baktığımızda ise, Peygamberimiz uğruna insanların öldüğünü görmekteyiz. İlk akla gelen örnek, amcası söyledikleri uğruna ölmüş ve bir tane kadın görünümlü yaratık, amcasının ciğerini çiğ çiğ yemiştir. Peygamberimiz savaşlar görmüş, eziyetler, zulümler çekmiştir. Doğduğu, büyüdüğü topraklardan gitmek zorunda kalmıştır. Bunların dışında özel yaşamında da, yedi tane evladının altısı kendisinden önce ölmüş, kendi elleriyle evlatlarını gömmüştür. ALLAH aşkına, zaten psikolojik rahatsızlığı olsa, üzerine bunları yaşamaya ne gücü, ne sağlığı olur. Bütün bunlar karşısında tabiri caizse, “Delirir”, sokakta yaşayan bir garip olur. Dolayısıyla, bir insana iftira atarken, söylediğiniz şeyin, en azından o insanın yaşamıyla uyuyor mu diye bakmanız gerekir. Peygamberimizin yaşamı, başarıları, bir psikolojisi bozuk insanın yaşayabileceği, başarabileceği cinsten mi?

  Şizofreni ile ilgili çok daha geniş araştırma yapabilirsiniz. Göreceksiniz ki, Peygamberimize şizofren diyip, Kuran’ı da onun uydurduğuna dair, aklınıza yatan hiçbir şey bulamayacaksınız. Çünkü tekrar tekrar söylersem, bir şizofreni ne onun yaptıklarını yapabilir, ne yaşadıklarını kaldırabilir, ne binlerce insanı kendisine inandırabilir, ne çevresindeki bir insan söyledikleri uğruna canını verebilir… Şizofreni ile ilgili son söyleyeceğim şey de, bana göre en etkili cevaptır. O da; Muhammed’in söyledikleriyle, yani Kuran ile diğer kutsal kitapların benzerlikleridir.

14-  Bütün kutsal kitaplarda aynı hikayeleri, aynı kıssaları, aynı emirleri görürüz. Örneğin, Adem ve Havva kıssası, şeytan kıssası, Nuh ve diğer peygamberlerle ilgili bilgiler, Musa ile ilgili hikayeler… Daha nice ve niceleri dört kutsal kitapta da vardır, aynıdır. Dolayısıyla, bir şizofrenin kendi uydurduğu bir kitap, kendisinden yüzyıllar önce yazılmış kitaplar ile nasıl aynı olabilir? Uydurdukları şeyler, isimler, hikayeler tesadüf sonucu mu aynı?

 

  Bu soruya hemen, “O kitapları okumuştur?” diye cevap verirler. O zaman konu değişir. Şizofren olduğu iddiasını yıkmış ama bu sefer de karşımıza onun kötü niyetlice bunları yazdığı iddiası çıkmış olur. Bunu da çürütmelim.

  O kimselerden biraz düşünen, bizim bu yukarıda saydıklarımızı görecek ve kendince daha mantıklı bir iftira atacaktır. O da, “Muhammed çok zeki bir insandı ve Kuran’ı kendi uydurdu, kendi çıkarına şeyler yazdı” iftirasıdır.

   Şimdi, madde madde Muhammed’in kötü niyetli bir insan olup, olamayacağını tartışalım ve bu iddiayı çürütelim:

1-  Öncelikle, yukarıda da bahsettiğimiz kutsal kitaplarda aynı konu, kişi ve hikayelerin geçmesinden başlayalım. Aynı mantıkla, kötü niyetli Musa bir tane kitap uydurdu. Uydurduğu Tevrat’ı kendi çıkarına kullandı ve dönemin tanrısını, en güçlü ismini yani firavunu yendi. Ne kadar büyük bir kötü niyet(!). Sonra Davud diye kötü niyetli bir adam çıktı. Tevrat’ı öğrendi ve ona benzer Zebur’u uydurdu. Uydurduğu Zebur’u da kendi çıkarına kullandı. Peki, Davut’un Zebur’a ihtiyacı mı vardı? Davut zaten kraldı! Koca kralın ne çıkarı olabilir, zaten ne istese önünde. Sonra İsa diye kötü niyetli bir adam çıktı. Tevrat ve Zebur’u öğrendi ve ona benzer İncil’i uydurdu. Uydurduğu İncil’i kendi çıkarına kullandı ve ne çıkarmış ki, bu uğurda çarmıha gerildi ve can verdi. Çıkar bunun neresinde, kötü niyet neresinde? Sonra Muhammed diye kötü niyetli bir adam çıktı. Tevrat’ı, Zebur’u ve İncil’i öğrendi ve ona çok benzer Kuran’ı uydurdu. Uydurduğu Kuran’ı kendi çıkarına kullandı ve sayısız zulüm gördü. Gün geldi çocuklar taşladı, gün geldi hayvan pisliği atıldı, gün geldi doğduğu topraklardan gitmek zorunda kaldı, gün geldi sevdikleri uğrunda öldü ve daha neler neler… Ne kadar zeki bir insanmış da, kötü niyetiyle bu kadar güzel(!) şeyler yaşamış.

 

2-  Şunu gözden kaçırmayalım, Peygamberimiz zaten zengin bir insandı. Ticarette çok başarı elde etti. 25 yaşında çağın en zengin kadınlarından Hatice ile evlendi. İlk vahyin geldiği 40 yaşına kadar, zaten o bölgenin en zenginlerinden ve en sayılan insanlarındandı. Tam tersi Muhammed, peygamber olduktan sonra fakirleşmiştir. Ama mantıken, kötü niyetli bir uydurmacı olsaydı, peygamberlikten önce fakir, peygamberlikten sonra zengin olması gerekirdi. Dedikleri gibi çok zekiymiş ki, Kuran’ı uydurmadan önce ne kadar zenginken, Kuran’ı uydurduktan sonra o kadar fakir olmuş. Gerçekten çok ilginç!

 

3-  Ebu Leheb’i tanıyor musunuz? Mekke’nin en varlıklı, en saygın, en sözü geçen birkaç insanından birisidir. Bu kadar güçlü olan bir ismin yeğeni kimdir biliyor musunuz? Şaşırmayın, Muhammed Peygamber’dir. Evet, Ebu Leheb, Peygamberimizin öz amcasıdır. Peki bu adamın önemi nedir? Bu adam, Peygamberimizin dediklerini kabul etmeyen, söylediklerinden dolayı onu düşman bilen bir adamdır. Peygamberimize en büyük zulümleri yapan, hatta Bedir Savaşı’nı tertipleyen birkaç kişiden biridir. Peygamberimize, defalarca söylediklerinden vazgeçmesini ve hakimiyetine girmesini istemiş, karşılığında da mal, mülk, para ve kadınlar teklif etmiştir. Peygamberimiz ise bu teklife, yanındaki birkaç gariban ile ona yani dönemin en varlıklı ama en sömürücü insanlarından öz amcasına baş kaldırarak cevap vermiştir. Sonunda da Ebu Leheb, Bedir Savaşı’ndan sonra bulaşıcı hastalığa yakalanmış ve cesedi kokar vaziyette, hastalığı bulaşmasın diye, oğulları tarafından bir kuyuya atılmıştır. Şimdi gelelim konuyla bağlantımıza. Kötü niyetli bir insan, şehrin en güçlü birkaç isminden biri olan öz amcasının yanında (ki zaten ilk başlarda kendiside zengindi) keyfine bakıp, zenginlik içinde sefa sürmez miydi? Kendi zenginliğini de bir kenara bırakıp, yanındaki birkaç gariban ile bütün bu diktatörlere baş kaldırır mıydı? Burada çıkar unsuru nerede?

 

4-  Haşim oğulları kimdir? Haşim oğulları, Kureyş’in en güçlü üç dört aşiretinden biridir. Peygamberimiz de Haşim oğludur. İslamiyet’ten önce Peygamberimiz de, bu sülale ve bu kabilenin önde gelen bir ismiydi. Resullullah’ın amcası, İmam Ali’nin babası Ebu Talip, bırakın sülalenin liderliğini, Kureyş’in lideriydi. Peygamberimiz İslam’ı tebliğ etmeye başladıktan sonra, bu büyük aşiret tüm gücünü kaybetti. Ebu Leheb ve ailesi dışındaki diğer aşiret mensupları, ticaretten dışlanmaları sebebiyle fakirleşti. 622 yılında hicret ile Peygamberimiz ve yanındaki bazı sülale mensupları, bırakın fakirleşmeyi, her şeylerini Mekke’de bırakıp, Medine’ye göç ettiler. Bir zamanların güçlü isimleri, tüm mallarını mülklerini kaybettiler. Hatta bu sülalenin genç yiğitlerinden Ali, Peygamberimizden bir iki gün sonra, bir devesi bile kalmadan, Medine’ye yürüyerek gitti ve Medine’ye vardığında ayakları kan içindeydi. Bir yıl sonra 623’te de Haşim oğulları, Ebu Talip’in ölümüyle Kureyş’in liderliğini kaybetti ve liderlik Ebu Cehil ve aşiretine geçti. Yani Haşim oğulları, ekonomik gücünden sonra siyasi gücünü de kaybetti. Tüm bunları yaşayan ve sülalesine yaşatan Muhammed, ne kadar çıkarcı(!) bir insanmış değil mi? Kuran’ı uydurması(!) sayesinde ne de güzel faydalar sağlamış değil mi?

 

5-  Sonuç olarak, yaşantısında kendi çıkarına olan bir durum yok. Her şey zararına olmuş. Dolayısıyla, Kuran’ı nasıl uydurmuşta tüm bunları yaşamış? Kuran’da Peygamberimizin çıkarına olan bir şey var mı? Kuran’da, Muhammed’e para verin mi diyor yoksa fakir fukaraya mı verin diyor? Resulullah’ın çıkarına olan ne var Kuran’da? Ama savaşta ganimetlerin beşte birini Muhammed alıyordu diyeceksiniz. Hayır kardeşim. Ganimetlerin beşte birini cebine indirmiyordu. Ganimetlerin beşte birinin harcama yetkisi, devlet adına kendisindeydi. Esirleri azad ediyor, ganimetleri de ya devlet adına ya da ihtiyaç sahipleri adına kullanıyordu. Geri kalan beşte dördü zaten savaşa katılanlara dağıtılıyordu. O zaman tekrar soruyorum, çıkarına olan ne var Kuran’da? Çok eşlilik mi diyeceksiniz. Bu kitapta cevabını alacaksınız. Evlatlığı Zeyd’in boşandığı karısıyla evlenmesini (sahip çıkmasını) mi söyleyeceksiniz? Bu kitapta cevabını alacaksınız. Kuran’da, Peygamberimizin kendi çıkarı için bir şey bulursanız (ki yok) söyleyin, onun da cevabını veririz. Ama bu akılsız iddiaları savunanlar, sizce çıkarı için Kuran’ı uyduran bu insan, bu kitaba aşağıdaki ayetleri mi koyar?

TUR 40. “Yoksa sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da, bu yüzden onlar ağır bir borç altında eziliyorlar mı?”

YUSUF 104. “Halbuki sen bunun için (peygamberlik görevini îfa için) onlardan bir ücret istemiyorsun. Kur'an, âlemler için ancak bir öğüttür.”

ALİ İMRAN 79, 80. “Hiçbir insanın, Allah'ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: Allah'ı bırakıp bana kul olun! demesi mümkün değildir. Bilakis (şöyle demesi gerekir): Okutmakta ve öğretmekte olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olunuz. Ve size: Melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin, diye de emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra hiç size kâfirliği emreder mi?”

     Peygamberimiz, tüm bu zorlu görevinin karşılığında, kişisel olarak arkadaşlarından hiçbir şey istememiştir. O sadece, insanların ALLAH’a giden yolu istemelerini, ALLAH’a yakınlık için sevgi oluşturmalarını istemiştir.

ŞURA 23. “İşte Allah'ın, iman eden ve iyi işler yapan kullarına müjdelediği nimet budur. Deki: “Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum.” Kim bir iyilik işlerse onun sevabını fazlasıyla veririz. Şüphesiz Allah bağışlayan, şükrün karşılığını verendir.”

  Özetle, Peygamberimizin kötü niyetli bir insan olup, Kuran’ı kendisinin uydurduğuna dair bir tane somut gösterge olmayıp, aksini kanıtlayacak onlarca durum mevcuttur.

  Umarım bu iftiralara karşı yeterli cevabı verebilmişimdir. Bu iftiraları atanların düşüncelerinde hiçbir değişiklik olmayacağını adım gibi biliyorum. Ben de zaten bunun için yazmadım. Bu iftiralar, her kesimden insanın kafasını karıştırmakta ve şüphe, insanların beyinlerinden çıkmamaktadır. Dini tekeline indirenler ise, adam akıllı cevap vermekten aciz, bu iftiralara küfürler yağdırmaktan başka bir şey söylememektedir. Dolayısıyla, insanlar kafa karışıklığı ve şüphelerinin etkisinde kalmaya devam etmektedir. Ben, yaşı 30 bile olmayan bir genç olarak, umarım yeterli olmuşumdur. Umarım şüpheleri temizlemişimdir. Ve yine umarım, dini tekeline indirenler, televizyonlarda ıvır zıvırdan bahsedeceğine, halkın ihtiyacı olan şeyleri, benden daha detaylı ve daha bilimsel olarak anlatırlar.

Not: ALLAH’ın varlığının ve Kuran’ın gerçekliğinin bilim ile ispatı ayrı bir bölümde anlatılacaktır.

 


 

ALLAH’IN VARLIĞININ VE KURAN’IN GERÇEKLİĞİNİN BİLİM İLE İSPATI

(Bu bölümü yazarken Caner Taslaman’ın ve Kuran Araştırmaları Grubu’nun kitaplarından yararlandık. Zannedilmesin ki bu konu ile ilgili yazılanlar bundan ibarettir. Biz sadece küçük bir kısmını kitabımızda gösterdik.)

  ALLAH’ın varlığının ispatlanabilmesi için iki kavram üzerinde fazlaca düşünmek gerekir. Bunlar, “Tasarım” ve “Tesadüf” kavramlarıdır. Evreni gözlemlediğinizde ve hatta bırakın evreni kendi biyolojinizi bile incelediğinizde, bütün bunların kendiliğinden tesadüfen oluştuğunu düşünmek, akıl alacak bir mantık olmayacaktır. Bütün bu karmaşık yapının varlığı, ancak çok güçlü bir varlığın tasarımına bağlıdır.

  2500 yıl önce yaşamış Sokrates de bu mantığa işaret etmişti.

“Kainatta tesadüfe, tesadüf edilmez.” SOKRATES

  ALLAH, Kuran’da akliselim sahibi insanların bu karmaşık yapı hakkında derin derin düşünmelerinden ve ardından onun noksansız, yüce oluşunu anlamalarından bahsetmektedir.

ALİ İMRAN 191. “Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen noksanlıklardan münezzehsin. Bizi cehennem azabından koru!”

Günümüzde, bilimin geldiği son nokta ile göklerin ve yerin yaratılışı hakkında inanılmaz bilgilere sahip olmaktayız. Öyle matematiksel değerler bulunmaktadır ki, bu değerler bütün bu yaratılışın tesadüfen olamayacağının ispatı niteliğindedir. Bilimsel araştırmalar, yaratılışın sonsuz bir güç tarafından tasarlandığını işaret etmektedir.

“Diğer tüm kanıtları bir yana bırakırsak, başparmak bile benim Tanrı'nın varlığına inanmam için yeterlidir.” NEWTON

  Ateistlerin genel kabul ettiği görüş, evrenin yaratılışının olmadığı, evrenin sonsuzdan beri var olduğu görüşüdür. Bugün bu iddia çeşitli bilgilerle çürütülmüştür. Biz en basit ve en anlaşılır bilgiyi örnek gösterelim. O da, yıldızların bir ömrünün olduğunun öğrenilmesidir. Araştırmalara göre, evrende bir gün bütün yıldızlar ölecektir. Çünkü yıldızlar, hidrojeni helyuma çevirerek var olabilirler ve yıldızların hidrojeni her saniye azalmaktadır. Eğer evrenin başlangıcı sonsuza dayansaydı, yıldızlar çoktan yakıtlarını tüketecek ve güneş dahil bütün yıldızlar sönmüş olacaktı. Şuan hayattaysak ve yıldızların varlığına şahit olabiliyorsak bu, evrenin yaratılışının bir başlangıcı olduğunun ve bu başlangıçtan günümüze kadar geçen süreçte yıldızların henüz yok olmadığını göstermektedir. Evren sonsuzdan beri var olsaydı, çoktan Güneş ölecek ve şuan yaşam diye bir şey olmayacaktı.

   Son araştırmalara göre, evrenin başlangıcının olduğu kanıtlanmıştır. Peki evren kendi kendine tesadüfen mi oluşmuştur? Tahminen 15 milyar yıl önce, yoklukta bir noktanın tahmin edilemez yüksek bir sıcaklıkta patlamasıyla evren oluşmuştur. Bilim adamları bu patlamaya “Big Bang” demiştir. Big Bang yıldızların içinde üretilemeyen ve yıldızların oluşmasını sağlayan hidrojenin nereden geldiğini de açıklıyordu. Çünkü hidrojeni meydana getirmek için gereken aşırı derecede yüksek bir sıcaklık, evrende sadece Big Bang sırasında var olmuştu.  

  Bilim adamları, Big Bang’in gerçekleşmesinden 10-43 saniye sonraki ana Planck zamanı demiştir. (Yani, 0.0000000000000000000000000000000000000000001 saniye sonrası) Tam bu zaman diliminde sıcaklık 1032 Kelvin gibi hayal edilemez bir değerdi. İşte bu ortam ve öncesinde artık bütün fizik kanunları yok oluyor. Bilimle açıklanabilecek bir ortam kalmıyor. Sonsuz değerde bir yoğunluk ve tam manasıyla yokluk!

  Son yıllarda bilim adamları evren ile ilgili yeni bir bilgiye vakıf oldular. Evren her saniye genişlemektedir. Bilimsel araştırmalar evrenin bir başlangıcı olduğunu ve bu başlangıçtan itibaren sürekli genişlediğini ortaya çıkarıyordu. Gök cisimleri her saniye bizden ve birbirlerinden uzaklaşmaktadır. Bilim adamları buna “Evrenin genişlemesi teorisi” ismini verdiler.

  Evren her saniye genişlemektedir ve yaşamın var olabilmesi için, bu genişleme hızının değerinin fevkalade önemi vardır. Evrenin genişleme hızındaki kritik ayar Paul Davies’e göre 1060 ‘da 1 ihtimaldir. Yani, evrenin genişleme hızı 1060 ‘da 1’lik bir şaşma gösterseydi, bugün bizler olamayacaktık. Bu da diğerleri gibi her halde tesadüfün bir sonucudur.(!)

  Her şeyin ALLAH’ın bir tasarımı sonucu yaratıldığına dair, Caner Taslaman’ın Big Bang ve Tanrı adlı kitabının “Tasarıma 40 Örnek” bölümünden seçtiğimiz 20 örneği sizlerle paylaşmak istiyorum:

  “Evrendeki tasarıma dair birçok veri o kadar yenidir ki geniş kitlelerin bunlardan haberi yoktur. Bu verilerin adedi ise inanılmaz boyuttadır. Bu verilerin sadece 40 tanesini örnek olarak vereceğim. Hiç şüphesiz biyoloji bu konuda en çok örneğin verilebileceği alandır. Ancak bu örnekleri ve bu konunun biyoloji ile ilgili boyutunu bundan sonraki çalışmama bırakarak, listede biyoloji ile ilgili örnek vermiyorum. Listede vereceğim örnekler Dünya’mızdaki canlılığın oluşabilmesi için olmazsa olmaz şartlardır.

1) Evreni meydana getiren patlama biraz daha şiddetli olsaydı, evrendeki tüm madde dağılırdı; eğer patlama biraz daha yavaş olsaydı, bütün madde hemen kapanacaktı. Her iki durumda da ne galaksiler, ne yıldızlar, ne dünyamız, ne de canlılar oluşurdu. Patlamanın galaksileri, yıldızları, Dünya’mızı ve canlıları oluşturacak şekilde olmasının olasılığı havaya atılan bir kurşun kalemin sivri ucu üstünde durması kadar bile değildir. (Stephan Hawking’e göre bu olasılık 1017’de 1 ihtimaldir.)

2) Big Bang’in patlama anında eğer daha fazla madde olsaydı evren hemen kapanacaktı. Eğer patlama anında madde daha az olsaydı patlama galaksileri oluşturmadan maddeyi dağıtabilirdi. Görülüyor ki Big Bang, hem şiddeti, hem madde oranı, hem de bunların birbirine göre düzenlenmesiyle bilinçli bir tasarımın ürünüdür.

3) Big Bang’in başlangıcının çok yüksek sıcaklıkta olması sayesinde atom-altı dünyadaki oluşumlar gerçekleşmiştir. Böylece de galaksilerden canlılara kadar olan süreç mümkün olmuştur.

4) Evrenin başlangıçtaki homojen yapısı da galaksilerin oluşmasının bir şartıdır. Başlangıç homojenliğindeki ufak bir azalma galaksilerin oluşmasına izin vermeyecek ve tüm maddenin karadeliklere dönüşmesi sonucunu doğuracaktı. O zaman da biz var olamayacaktık. ( Roger Penrose ‘a göre bu olasılık 10 üzeri 10 üzeri 30’da 1 ihtimaldir.)

5) Evrende entropi sürekli artmaktadır. Bu ise evrendeki başlangıç anında çok düşük entropili bir başlangıcın olması gerektiği anlamını taşır. Bu olasılığın gerçekleşmesi imkansızdır. Roger Penrose düşük entropili bu başlangıcın gerçekleşme ihtimalini 10 üzere 10 üzeri 123’ te 1 olarak hesaplamıştır.

6) Evrende canlılığın oluşabilmesi için proton, nötron ve elektronların kütleleri  mevcut şekilde olmalıdır. Eğer protonun kütlesinin elektronun kütlesine oranı 1836’da 1 oranında olmasaydı, canlılığı mümkün kılan uzun moleküller oluşamazdı.

7) Güçlü nükleer kuvvet çekirdekteki proton ve nötronları bir arada tutar. Bu kuvvet biraz daha zayıf olsaydı, hidrojen dışında hiçbir atom, dolayısıyla canlılık oluşamazdı.

8) Zayıf nükleer kuvvet biraz daha güçlü olsaydı, Big Bang’te çok fazla hidrojen helyuma dönüşürdü. Eğer bu kuvvet biraz daha zayıf olsaydı, yıldızlardaki ağır elementlerin oluşumu olumsuz etkilenecekti ve canlılık oluşamayacaktı.

9) Zayıf nükleer kuvvet, güçlü nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvet ve yerçekimi kuvveti belli kritik değerler gözetilerek yaratılmaları gerektiği gibi, birbirlerine göre uygun oranlarda da yaratılmaları gerekmektedir. Bu hem galaksilerin ve yıldızların, hem de tüm canlıların var olabilmesi için gerekli çok hassas bir dengedir.

   Bu hassas dengeye şöyle bir örnek verilebilir: Çekim kuvvetinin elektromanyetik kuvvete oranı sırf 1040 ‘da 1 oranında bile değişseydi, yıldızların oluşumundaki olumsuzluklar canlılığın oluşumuna izin vermeyecek seviyede olurdu.

10) Canlılığın oluşabilmesi için yıldızlar arası mesafe belli bir büyüklükte olmalıdır. Eğer yıldızlar birbirlerine daha yakın olsaydı çekim gücünün fazlalığı gezegenlerin yörüngelerini bozacaktı. Eğer yıldızlar birbirlerine daha uzak olsaydı süpernovalar tarafından evrene saçılan ağır atomlar çok geniş bir alana yayılacaktı ve yaşam için gerekli atomlar yeterli düzeyde olamayacaktı.

11) Jüpiter gezegeninin büyüklüğü ve mesafesi de Dünya’mızdaki canlılığı mümkün kılan koşullardan biridir. Eğer Jüpiter şu andaki yerinde ve büyüklüğünde olmasaydı, Dünya’mız meteor yağmurlarına karşı bu kadar güvenli olmazdı. Ayrıca mevcut yörüngemiz de değişirdi. Bu iki durum da canlılık için ayarlanmış çok özel koşulları bozardı.

12) Dünya’mız, Güneş’e daha uzak olsaydı, yaşama olanak tanımayan bir soğuk ve buzullarla karşı karşıya kalırdık. Eğer Güneş’e daha yakın olsaydık yeryüzündeki su buharlaşır ve yaşam mümkün olmazdı.

13) Yeryüzünden yansıtılan ışık ile yeryüzüne çarpan ışık da belli bir oranda olmalıdır. Eğer bu oran daha büyük olsaydı yeryüzü buzullarla kaplanırdı. Eğer bu oran daha küçük olsaydı sera etkisiyle aşırı ısınan yeryüzü yaşama elverişli olmazdı.

14) Yaşam için yer kabuğunun kalınlığı da önemlidir. Yer kabuğu daha kalın olsaydı, atmosferden yer kabuğuna oksijen transferiyle oksijen dengesi bozulurdu. Yer kabuğu daha ince olsaydı yer kabuğunun her yerinden sürekli volkanlar fışkırırdı. Bu ise hem iklimi değiştirir, hem de canlılığı yok ederdi.

15) Atmosferdeki oksijen miktarı da yaşam için kritik bir değerde yaratılmıştır. Bu değer eğer yüksek olsaydı, yeryüzünde sürekli yangınlar çıkardı. Bu değer eğer alçak olsaydı solunum yapmak imkansız olurdu.

16) Atmosferdeki karbondioksit oranı da yaşamı mümkün kılacak bir değerde yaratılmıştır. Karbondioksit daha fazla olsaydı sera etkisi oluşacaktı. Eğer daha az olsaydı bitkilerin fotosentez yapması mümkün olmayacaktı.

17) Dünya’mızdaki ozon miktarı da çok kritik bir değerde yaratılmıştır. Eğer bu değer daha yüksek olsaydı yüzey sıcaklığı çok düşerdi. Eğer bu değer daha düşük olsaydı hem yüzey sıcaklığı çok yükselirdi, hem de yaşamı yok edecek şekilde ultraviyole artardı.

18) Yaşam için atmosfer basıncının da belli bir değerde olması gerekmektedir. Eğer atmosfer basıncı daha düşük olsaydı, buharlaşan su miktarı artacak ve bu sera etkisi oluşturacaktı, atmosferdeki su buharı azalacak ve dünya çölleşecekti.

19) Atmosferdeki havanın solunabilmesi için havanın belli bir basınçta, akışkanlıkta ve yoğunlukta olması lazımdır. Atmosferin yoğunluğunda ve akışkanlığındaki ufak bir değişiklik nefes almamızın imkansız olmasına sebep olabilirdi.

20) Yaşam için bütün şartları yerine getiren Dünya’mızın, yaratılma zamanı da yaşama tam uygun olarak seçilmiştir. Dünya eğer daha önce yaratılsaydı canlılık için gerekli ağır atomlar (karbon, oksijen gibi) yeterli miktarda bulunmayacaktı. Eğer Dünya’mızın yaratılışı daha sonraya kalsaydı, Güneş sistemimizi oluşturacak yoğunlukta ham madde kalmamış olacaktı.”

  ALLAH’ın varlığını inkar eden kişiler, bütün bunların ve daha nicelerinin tesadüfen oluştuğunu söylemek zorundadırlar. Bütün bu yaratılışın oluşumu için, sonsuz bir gücün tasarımından başka bir seçenek yoktur.

  Buraya kadar Kuran olmadan ALLAH’ın varlığını ispatlamaya çalıştık. Şimdi konumuza Kuran’ı da ilave edeceğiz. Bu durum ayrıca, Kuran’ın Peygamberimizin uydurduğu bir kitap olamayacağını da ispatlayacaktır. Biz Kuran’daki bu mucizelerin çok küçük bir kısmını gösterdik. Merak edenler bu konuda yazılmış kitaplardan daha ayrıntılı bilgi edinebilirler.

1-      ZARİYAT 47. “Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve biz (onu) elbette genişleticiyiz.”

    Bu ayette evrenin genişlemesi teorisinden bahsedilmektedir. 1900’lü yıllardan önce evrenin genişlediğini bir tek insan bile iddia etmemişti. Bu tarihten önce evrenle ilgili iki görüş vardı. Birincisi, evrenin sonsuz olduğu görüşü, ikincisi evrenin sınırlı ve durağan olduğu görüşüdür. Son yıllarda evrenin iki şekilde de olmadığı anlaşılmıştır. Evren sınırlıdır ama durağan olmayıp, genişlemesi sebebiyle dinamiktir. 1900’lü yıllara kadar bilinmeyen bu durumun Kuran’da geçmesi ilginç değil mi?

2-      ENBİYA 30. “İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?”

   Big Bang sırasında göklerle, yerler bir nokta içinde bitişik iken, patlama sonucunda hem evren (gök) hem de gök cisimleri (yer) oluşturulmuştur. Bu patlama sonucu bütün bunların muntazam bir şekilde oluşması ALLAH’ın varlığının, bu durumun ayette bahsedilmesi Kuran’ın gerçekliğinin bir ispatıdır.

3-      BAKARA 117. “O, Göklerin ve yerin yoktan var edicisidir. Ve O, bir işin olmasına karar verdiği zaman, artık ona yalnızca "Ol!" der, o da hemen oluverir.”

ENAM 14. “De ki: Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah'tan başkasını mı dost edineceğim!”

ENAM 79. “Ben hanîf olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.”

ŞURA 11. “O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır.”

   Evren, madde, zaman, enerji ve daha niceleri Big Bang ile ortaya çıkarılmış olup, Big Bang’ten önce bir nokta bile olmayıp, “Yokluk” söz konusuydu.

4-      FUSSİLET 11. “Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de "İsteyerek geldik" dediler.”

    Big Bang’ten sonra gök cisimleri hemen oluşmamıştır. Var edilen evren Hidrojen ve Helyum gazlarıyla doluydu. Sonradan bu gazların sıkışması ve yoğunlaşması ile gök cisimleri oluşturulmuştur.

5-      ENBİYA 33.” O odur ki, geceyi, gündüzü, Güneş'i ve Ay'ı yarattı. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.”

YASİN 38. “Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, azîz ve alîm olan Allah'ın takdiridir.”

   Ay’ın ve Dünya’nın bir yörüngesi olduğu, Kuran’dan yüzyıllar sonra öğrenilmiştir. Bırakın yörüngeyi, Dünya’nın yuvarlak olduğu bile Kuran’dan yüzyıllar sonra öğrenilmiştir. Bu ayette bir de Güneş’in yörüngesi olduğu söylenmiştir. Son yıllara kadar, teknolojinin içinde bulunduğu durum münasebetiyle, Güneş’in bir yörüngede yüzdüğü anlaşılmadığından, Güneş duruyor diye kabul edilmiştir. Teknolojinin daha da gelişmesiyle günümüzde Güneş’in de hareket ettiği ve Samanyolu’nun merkezinin çevresinde tahminen 26.000 ışık yılı uzaklıkta döndüğü öğrenilmiştir. Bazı bilim adamları Güneş’in bu yörüngesine Solar Apex demişlerdir.

6-      YASİN 36. “Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ı tesbih ve takdis ederim.”

ZARİYAT 49. “Her şeyden de çift çift yarattık ki, düşünüp öğüt alasınız.”

TAHA 53. “Yeryüzünü size beşik yapan, onda sizin için yollar açan, gökten su indiren O'dur. Biz o suyla çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık.

RAD 3. “…Bütün meyvelerden kendi içlerinde ikişer çift yaratmıştır O…”

   Bitkileri bile dişilik, erkeklik özelliği ile yaratan ALLAH, manevi kavramlar dahil bir çok şeyi zıtlıklarıyla yaratmıştır. Bugün CERN’de yapılan araştırmalarla kesinleşmiştir ki, maddenin bile bir anti-maddesi vardır.

7-      MÜLK 3. “O ki, birbiri ile ahenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahmân olan Allah'ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?”

   Atmosfer’in 7 tabakası vardır. Bunlar; Troposfer, Stratosfer, Ozonosfer, Mezosfer, Termosfer, İyonosfer ve Ekzosfer’dir.

8-      TALAK 12. “Allah, yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. Ferman bunlar arasından inip durmaktadır ki, böylece Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.”

   Yeryüzünün de 7 tabakası vardır. Bunlar; Litosfer(Su), Litosfer(Kara), Üst Manto, Astenosfer, Manto, Dış Çekirdek ve İç Çekirdek’tir. Ayrıca bu durum yukarıda 6. Maddede söylenen çift yaratılma konusunda da güzel bir örnektir. Birbiriyle zıt olarak düşünebileceğimiz yer ve göğün ikisi de 7 katmandan oluşmaktadır.

9-      ENBİYA 32. “Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan gibi yaptık. Onlar ise, gökyüzünün âyetlerinden yüz çevirirler.”

   Atmosferin, gözle görünemeyen gazlarla sarılmış olması, dünyamızı meteorlardan, yüksek sıcaklıktan ve zararlı ışınlardan korumaktadır. Bugün bir çocuğa bile ozon tabakasının faydasını sorsanız bilir ama 600’lü yıllarda bu durum hiç şüphesiz bilinmiyordu.

10-  NEML 88. “Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. (Bu,) her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.”

   Asırlarca Dünya’nın yuvarlak olduğuna ve kendi ekseni etrafında döndüğüne karşı çıkıldı ve her dinden bunu savunan insanlar kafirlikle suçlanıp idam edildi. Bu ayetten hem Dünya’nın dönmesi hem de yer kabuğunun hareket etmesi sonucunu çıkarabiliriz. Yer kabuğu da Dünya gibi hareket etmektedir. Kıtalar ve dağlar da yer kabuğunun hareketi sonucu oluşmuştur.

11-  RAHMAN 19, 20. “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar.”

FURKAN 53. “Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan O'dur.”

 

   ALLAH’ın bir mucizesidir ki; okyanus suları, deniz suları sanki birleşme noktalarında bir su perdesi varmış gibi birbirlerine karışmamaktadır.

 

12-  NUR 40. “Yahut (o kâfirlerin duygu, düşünce ve davranışları) engin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibidir; (öyle bir deniz) ki, onu dalga üstüne dalga kaplıyor; üstünde de bulut... Birbiri üstüne karanlıklar...”

 

   Denizin 200 metre altına ışık ulaşamamakta ve bütün denizlerin 200 metre altı tabiri caizse zifiri karanlık olmaktadır. Diğer bir bilgi ise, denizlerin sadece üstünde değil, içlerinde de dalgaların oluştuğunun gözlemlenmesi, denizlerin dalga üstünde dalga olan bir yapısının olmasıdır. Işığın 200 metre derinliği aşamaması ve iç dalgalar 20. Yüzyıldan önce bilinmemekteydi.

13-  NEBE 6, 7. “Biz yeryüzünü bir döşek, yapmadık mı? Dağları da birer kazık…”

 

   Dağlar bir kazık gibi yer küreye saplanmış bir görüntü sergilemektedir. Dağların da bir bitki gibi kökleri vardır. Örneğin, Everest Dağı’nın yüksekliği 9 km iken, yerin altındaki kökü 125 km civarıdır.

 

14-  YASİN 80. “Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O'dur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz.”

TEKVİR 18. “Ve nefes almaya başladığı zaman sabaha.”

 

   İnsanoğlunun yaşamı için ihtiyaç duyulan oksijen, ağaçların fotosentez yapması sonucu elde edilir. Ağaçlar, gündüz güneş ışığı sayesinde fotosentez; gece ise insanlar gibi solunum yaparlar. Ağacın gerçekleştirdiği fotosentez sonucu ortaya çıkan oksijen sayesinde biz ateş yakabiliriz. Bilindiği gibi bir yangında da yangını söndürebilmek için ateşin oksijen ile teması kesilmektedir. Sormak gerekir, Muhammed Peygamber zamanında fotosentez, oksijen bunlar da mı biliniyordu?

 

15-  ENAM 125. “…Saptırmayı dilediğinin de göğsünü öylesine daraltıp tıkar ki, o, göğe yükseliyormuş gibi olur…”

 

   Yerden yükseldikçe, kişinin üzerindeki basınç artar. Bu durumda kişinin nefes alması zorlaşır, dolaşım ve sinir sistemi bozulmaya başlar ve üstünde kilolarca ağırlık varmış gibi hisseder. Burada basınç örnek gösterilerek yapılan benzetme de bir mucize niteliğindedir.

 

16-  ZÜMER 6. “Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, bir yaratıştan öbürüne geçirerek oluşturuyor.”

 

   Üç karanlık şeklinde bahsedilen, anne karnındaki iç içe 3 bölge; karın duvarı, rahim duvarı ve amniyon kesesidir. Bu bölgede cenin, pre-embriyonik, embriyonik ve fetal aşama ile bir yaratılıştan öbürüne geçerek bir bebek haline gelir.

 

17-  KIYAMET 3,4. “İnsan, kendisinin kemiklerini asla bir araya toplamayacağımızı mı sanıyor? Hayır, sandığı gibi değil! Biz onun parmak uçlarını da tam bir biçimde düzenlemeye gücü yetenleriz.”

 

   Her insanın parmak uçlarındaki parmak izlerinin ayrı ayrı yaratılması da ALLAH’ın ayetlerindendir. Her insanın ayrı bir parmak izi olduğunun tespiti ise ilk defa 17. Yüzyılın sonunda Nehemiah Grew ve Marcello Malpighi gibi anatomistlerin iddialarına dayanmaktadır.

 

18-   MÜRSELAT 8. “Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman”

    TEKVİR 1. “Güneş katlanıp dürüldüğünde”

   Yazının başlarında da belirttiğimiz gibi her yıldızın bir ömrü vardır ve muhakkak her yıldız bir gün ölecektir.

19-   HADİD 25. “…Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır…”

 

  Demir elementinin oluşması için gereken sıcaklık, ne Dünya’da ne de Güneş’te hiçbir zaman görünmemiştir. Ancak bugün Dünya’da demir elementine rastlanıyor olması gerçekten çok ilginçtir. Dünya’da demirin olabilmesi için ya Güneş’ten daha büyük yıldızların olduğu sistemlerde üretilen demirin kendi kendine Dünya’ya gelmesi ya da ALLAH tarafından özel olarak indirilmesi gerekmektedir.

 

20-   ALİ İMRAN 59. “Allah nezdinde İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona "Ol!" dedi ve oluverdi.”

 

   Kuran’da onlarca matematiksel mucizeler söz konusudur. 19 sayısıyla ilgili mucizeler olduğu gibi, birbiriyle benzer veya zıt kelimelerin Kuran’da aynı sayıda tekrar edilmesi şeklinde mucizeler de vardır. Biz bu tür mucizelerden sadece birini göstereceğiz. O da, Kuran’da İsa Peygamber ile Adem isminin eşit sayıda kullanılmış olmasıdır. Ali İmran 59’da ALLAH, babasız yaratılmaları sebebiyle iki peygamberi birbirine benzetmiştir. Kuran’da bu şekilde birbirine benzetilen başka iki peygamber yoktur.

 

   İsa ismi, Kuran’da Bakara 87,136,253; Ali İmran 45,52,55,59,84; Nisa 157,163,171; Maide 46,78,110,112,114,116; Enam 85; Meryem 34; Ahzap 7; Şura 13; Zuhruf 63; Hadid 27; Saff 6,14 ayetlerinde geçmekte olup, Kuran’da toplam 25 defa ismi zikredilmektedir. Bu mucizenin oluşması için ALLAH, başka ayetlerde İsa için “Meryem oğlu” veya “Meryem oğlu Mesih” ifadelerini kullanmıştır.

   Adem ismi, Kuran’da Bakara 31,33,34,35,37; Ali İmran 33,59; Maide 27; Araf 11,19,26,27,31,35,172; İsra 61,70; Kehf 50; Meryem 58; Taha 115,116,117,120,121; Yasin 60 ayetlerinde geçmekte olup, Kuran’da toplam 25 defa ismi zikredilmektedir.

 

 

   Tekrar etmek gerekir ki, bunlar Kuran’daki mucizelerin bir kısmıdır. Ayrıca daha keşfedilmemiş mucizelerin de olduğu muhakkaktır. Bütün bunlar ALLAH’ın varlığının ve Kuran’ın gerçekliğinin ispatıdır, delilidir.

 

FUSSİLET 53. “İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi (delillerimizi) göstereceğiz ki onun (Kur'an'ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun…”

   Tüm bunlara rağmen halen ALLAH’a inanmamaya, Kuran’ı bir kenara itmeye devam mı edeceksiniz? Hangi mantıkla, hangi delille “ALLAH yok” veya “Kuran Muhammed uydurmasıdır” diyeceksiniz.

HUD l3, 14. “Yoksa "Onu (Kur'an'ı) kendisi uydurdu" mu diyorlar? De ki: Eğer doğru iseniz Allah'tan başka çağırabildiklerinizi (yardıma) çağırın da siz de onun gibi uydurulmuş on sure getirin. Eğer (onlar) size cevap veremiyorlarsa, bilin ki, o ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir ve O'ndan başka tanrı yoktur. Artık siz Müslüman oluyor musunuz?”

 

 

 


 

ZAMAN

ENAM 101. “O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. O'nun eşi olmadığı halde nasıl çocuğu olabilir! Her şeyi O yaratmıştır ve her şeyi hakkıyla bilen O'dur.”

ZÜMER 62. “ALLAH Haalik'tir, her şeyin yaratıcısıdır. Her şey üzerine Vekil olan da O'dur.”

MÜMİN 62. “Her şeyin yaratıcısıdır O.” şeklinde ve başka birçok ayet ile de her şeyin ALLAH tarafından yaratıldığı belirtilmiştir. Gezegenleri, insanları, ağaçları, dağları yani bütün maddi şeyleri o yaratmıştır. Bunun yanı sıra bütün manevi şeyleri de o yaratmıştır; mutluluk, hüzün, özlem, umut gibi. Bütün bunları algılamamızda sorun yoktur. Ama çoğumuzun algılamakta ve kafamızda oturtmakta zorlandığımız şey, zamanı da o yaratmıştır. Bu sonsuzluğa sebebiyet verir ki, burada maalesef beynimiz bu zamanın olmadığı sonsuzluk şeklini anlayabilmekte yetersiz kalmaktadır.

“ALLAH'ı idrak, O’nun idrak edilemeyeceğini idraktir.” HALİFE EBU BEKİR

  ALLAH katında; dün, bugün, yarın yoktur. Dünyayı var ettiği ve bundan sonra var edeceği zaman dilimi bize göre milyonlarca yıl, ona göreyse sadece bir andır. Bizim beş dakika sonra gerçekleşecekleri bilmek için, beş dakika sonrasını beklemekten başka çaremiz yoktur. Ancak onun için, bize yarattığı yaşam, çoktan yaşanmış ve bitmiştir. Sonsuz güç sahibi için bunlar hiçbir şey değildir. O, zamanı diğer bütün şeyler gibi bizim için yaratmıştır ve kendi yarattığı bir şeyden pek tabiî ki münezzehtir. Kendi yarattığı bir şeye bizim gibi çaresizce bağımlı olabileceğini düşünmek komik olur.

  Çok basit bir örnek: İki tane insan seçelim. Aynı tarihte birini 10:00 dan 12:00 ye kadar kendisi için önemli olan çok zor bir sınava, diğerini de aynı iki saatlik dilimde çok sürükleyici bir sinema filmine koyalım ve karşılaştıralım. Günlük hayatta çok karşılaştığımız, biri için dakikalar geçmezken, diğeri için saatler su gibi akıp geçer. İşte bu, zaman algısıdır. İnsandan insana bile izafi olan zaman, her şeyi yaradan ALLAH için nasıl izafi olmasın. Zamanın izafiliğine, rüyaların bilimsel olarak saniyeler sürdüğü ama bizim filme çeksek saatlerce sürecek olaylar görmemizi de ekleyebiliriz.

  Einstein’ in meşhur örneği; ikiz kardeşlerin birini dünyada bırakıp, diğerini uzayda yüksek bir hızda yolculuk ettirirsek yıllar sonra ikisini yan yana getirdiğimizde, dünyada yaşayan kardeşin çok daha yaşlandığını gözlemleriz. Çünkü yerin merkezine olan uzaklığı da hesaba katmakla beraber, bir maddenin hızı o maddenin üzerindeki zamanında hızlı veya yavaş akmasına sebebiyet vermektedir. İşte bu da, izafiyet teorisidir. O zaman Einstein’ in izafiyet teorisine göre sonsuz bir hızla hareket edilirse, sonsuz hızın sonucunda zamanın sonsuz kısalacağı şeklinde formüle ederek, zaman kavramının olamayacağını (0’a sonsuz derecede yaklaşacağını) kanıtlayabileceğimizi düşünüyorum. Teoride bile mümkün olan, her şeyi yaratan sonsuz güç için nasıl mümkün olmasın.

    Caner Taslaman’ın Big Bang ve Tanrı kitabından izafiyet teorisinin deneysel ispatının anlatıldığı bölümü aynen alıyorum:

“İzafiyet teorisi, zamanın mutlak olmadığını, zamanın, hıza ve çekim gücüne bağlı olarak değiştiğini göstererek, büyük bir zihinsel devrime sebep oldu... İlerleyen yıllarda yapılan deneyler de Einstein’ın haklılığını gösterdi. Örneğin biri Londra’dan Çin’e uçan bir uçağın içinde ve diğeri yeryüzünde olmak üzere iki tane çok hassas atom saati aynı anda kuruldu. John Laverty’nin ayarladığı bu saatler 300.000 yılda sadece 1 saniye hata yapabilecek kadar mükemmeldiler. Uçak yüksekten uçtuğu için, Dünya’daki çekim gücünden daha düşük bir çekimde hareket etmektedir. Çekim gücü zamanı etkilediğine göre uçuşun sonunda iki saatin farklı zamanları göstermesi beklenmektedir. Bu fark çok az olduğu için, ancak böylesi hassas bir saatle bu farkı tespit etmek mümkündü. Nitekim saatlerin arasında saniyenin 55.000.000.000’da 1’i kadar fark vardı. Bu da, Einstein’ın zamanın izafiliği konusunda teorik olarak söylediklerini, deneysel olarak ispat ediyordu. Zamanı, mutlak ve çekim gücünden bağımsız kabul eden eski yaygın inanışa göre, böyle bir şey asla olamazdı. Bu deney gibi daha birçok deneyle Einstein’ın formülleri doğrulandı.”

  Einstein ve sonrasında Big Bang ile öğrenilen bilgiler bize, Big Bang ile sadece evrenin değil, zamanında oluşturulduğunu göstermektedir. Zamanın, mutlak ve sonsuz bir kavram olmadığı ispatlanmıştır. Big Bang‘den önce zaman yoktur ve evren ile zaman, Big Bang ile oluşturulmuştur. Big Bang’ten önce, Kuran’da anlatılan “Yokluk” söz konusudur.

  ALLAH, Kuran’da Secde 5, Mearic 4, Yunus 45 ve Müminun 112-113 ayetlerinde zamanın izafiliğine işaret etmiştir. Bu ayetleri de Muhammed mi uydurdu?

   Bizim sorgulamamız gereken şu; evrenin oluşturulmasından önce var olmayan zaman, yani evrenle var edilen, ortaya çıkan zaman, kendi kendine tesadüfen mi ortaya çıktı, yoksa sonsuz bir güç tarafından özel olarak mı var edildi? Evrenin ve zamanın bir başlangıcı olduğu bilimsel olarak ispat edildikten sonra (tahminen 15 milyar yıl) bu iki seçenekten başka kabul edebileceğimiz bir şey kalmadı. Tesadüfen oluştu demek gerçekten komik ve bilimden uzak olur, çünkü bütün bunların tesadüfen oluşması imkansızdır. Geriye bütün bunların mekandan, zamandan münezzeh, sonsuz bir güç tarafından tasarlandığına inanmaktan başka bir seçenek kalmamıştır. İstediğiniz kadar kafa patlatın, bütün bilim adamlarını bir araya getirtin, bilimin günümüzde geldiği nokta ile bu seçenekten başka bir seçenek bulamazsınız.

                                                                                                        

 


 

KADER

   Bazı tasavvuf alimleri, kader kavramını öyle bir yorumlamışlardır ki, insanın beynini, düşünebilmesini, özgür iradesini ve bu dünyadaki imtihan boyutunu yok saymışlardır. Onlara göre kader, insanın kuklalaşması ve ALLAH’ın kendi isteğine göre bu kuklaları oynatmasıdır. İnsan bir robottur ve bu robotlar ALLAH ne derse onu yapar. ALLAH günah işleyin der, günah işler ve bunla eğlenen ALLAH, birde kendi işlettiği günahı gerekçe göstererek o robotu cehenneme atar. Bu yorumun saçmalığı savunulduğunda ya da insanlar anlayamadıklarını belirttiğinde ise, mübarekler hemen bunun çok ağır bir kavram olduğunu, biz basit Müslümanların anlayamayacağını söylerler.

   Çözüm ise, bilmek ile istemek arasındaki nüansta gizlidir.

   ALLAH her şeyi bilir ancak her şeye müdahale etmez. Senaryonun çerçevesini o çizmiştir, ama bizimde kendi irademizle içini dolduracağımız alanlar bırakmıştır. Bu alanları nasıl dolduracağımızı, neler yapacağımızı o yine bilecektir. Zaten bilemeyecekse o zaman ALLAH olamayacaktır. Sonsuz bir gücün benim ne yapacağımı bilememesi zaten mantıksız olurdu. Ama bilmesi, her kararımı bizzat onun yaptırdığı anlamına gelmez. Çerçeveyi o çiziyor, o her şeyin nasıl gelişeceğini biliyor, fakat çerçevenin içinde benim doldurmamı istediği alanları, ben özgür irademle dolduruyorum.

  Dolayısıyla kader kavramı, her şeyi, bütün senaryoyu onun yazdığı ve onun yönettiği, bizim ise sadece o senaryoyu oynayan oyuncular olduğumuz anlamını taşımaz. Biz oyuncular, bu dünya senaryosunda, senaristin izin verdiği ölçüde doğaçlama oynayabiliriz. Normalden farkı ise burada sonsuz güç sahibi senarist, bu doğaçlamamızı nasıl gerçekleştireceğimizi önceden bilir ve yine sonsuz güç sahibi yönetmen bu doğaçlamamız üzerinden bizi sınar. İşte bizi sınaması, doğaçlama oynamamız için bırakılan bu alanlar da, rastlantısal olarak veya hiçbir amaç taşımadan bu alanların oluşturulmadığını gösterir. Hepsi düşünülerek, tasarlanarak, sizin nasıl oynayacağınızı görmek için oluşturulmuştur. Bütün bu boşlukları, o bir sınav olarak önümüze koymuştur. Bir nevi, boşluk doldurma sınavındayız. Eğer kader kavramı, boşluk olmadığı veya boşlukları da onun istediği şekilde doldurduğumuz anlamına gelseydi, o zaman sevap ve günah kavramlarının varlığı anlamsızlaşırdı. “Nasılsa her şey benim kaderimde yazıyor, pekala bende hiçbir şey yapmayayım, zaten o ne derse o oluyor”, şeklinde bir görüş çok basit ve yanlış bir görüştür.

     Her şeyinin kaderinde yazması, yukarıda bahsettiğim, onun zamanın ötesinde olup her şeyi bilmesinden başka bir şey değildir. Bu, senin hiçbir özgür iradenin ve kararlarının olamayacağı, amiyane tabirle yan gelip yatabileceğin anlamına gelmez. Kaderin arkasına, yalnızca senin özgür iradenle bütün yapabileceklerini yaptığını zannettikten sonra, halen senin doğru, iyi ve güzel olarak nitelediğin sonuca ulaşamadığını sandığında sığınabilirsin ki, bu da aslında diğeri kadar olmasa da basit bir görüştür. Çünkü hem sınavın nasıl devam edeceğini ve aslında sınavda O’nun neyi başarmamızı beklediğini bilemeyiz hem de bize göre doğru, iyi ve güzel sonucun gerçekte doğru, iyi ve güzel bir durum olup olmadığını sadece O bilebilir. Bu yüzden, deveni sağlam kazığa bağladıktan sonra yine de deve çalındıysa “Ne yapalım kaderimizde bu varmış” gibi bir anlayıştansa “Mevla’m bakalım neyler, neylerse güzel eyler” şeklindeki bir anlayış çok daha doğrudur. Çünkü sen yapabileceğin her şeyi yapıp, gerisinde ALLAH’a tevekkül etmene rağmen deve çalındıysa, illaki bunun tasarımda özel bir yeri vardır. Devenin çalınması sana göre kötüdür. Devenin çalınması; belki sana bir ödül olabilir, belki de sınavın henüz bitmediği, devamında asıl ödülü alabileceğin ihtimali söz konusu olabilir. Örneğin; bütün yapabileceğini yaptığını düşünüp, yine de iflas eden bir iş adamı düşünelim.  Bu süreçte kazandığı deneyim, hayata bakış açısı ve olgunluk ile bunun sonucunda çok daha büyük yerlere gelmesi, ileride o şahsa bu iflasın aslında bir ödül olduğu ve hiç de kaderin arkasına sığınıp, kötü bir şey başına geldiğine inanarak umutsuzluğa düşmesine gerek olmadığı gerçeğini gösterecektir.

  Her şey, mükemmelce tasarlanmıştır, her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştür. Bu sonsuz bir güç için hiç de zor değildir. Ayrıca hiç unutulmaması gereken bir şey, ALLAH’ın asla kullarına zulmetmeyeceğidir. Bu mükemmel tasarım içinde, başımıza kötü bir şey gelirse, hemen ALLAH’a neden demeye başlamayalım. Biz gerçekte neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilemeyiz. Bize kötü gibi gelen bir şeyin, yıllar sonra iyi olduğunu mutlaka göreceğizdir. Ama zararımız, zamanında bunu göremeyerek imtihandan düşük not almamız olacaktır.

BAKARA 49. “Hatırlayın ki, sizi, Firavun taraftarlarından kurtardık. Çünkü onlar size azabın en kötüsünü reva görüyorlar, yeni doğan erkek çocuklarınızı kesiyorlar, (fenalık için) kızlarınızı hayatta bırakıyorlardı. Aslında o size reva görülenlerde Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.”

BAKARA 155-157. “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber! ) Sabredenleri müjdele! O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz, derler. İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır.”

   Bir yakınımız ölmüştür ve biz ALLAH’a isyan etmeye başlarız. O kişinin ölmesi bize göre kötüdür. Belki onun için bir kurtuluştur. Belki de, kalanlar için kurtuluştur. Belki ölüm, bizim zannettiğimiz kadar kötü bir şey değildir. Dolayısıyla biz, gelecekte ne olacağını bilmediğimizden de, neyin iyi, neyin kötü olduğunu bilemeyiz. Ama O bilir. Bundan dolayı başımıza kötü bir şey geldiğini zannettiğimizde isyan etmemeliyiz. Bunun bir imtihan olduğuna, ALLAH’ın bize düşman olmadığına, asla bize zulmetmeyeceğine inanalım. İmtihanı tevekkülle geçelim.

NİSA 78. “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah'tandır"" de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!”

ZÜMER 49. “İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize yalvarır. Sonra, kendisine tarafımızdan bir nimet verdiğimiz vakit, "Bu bana ancak bilgimden dolayı verilmiştir" der. Hayır o, bir imtihandır, fakat çokları bilmezler.”

  Başınıza bir kötülük geldiğinde, bunun sebebini şeytanda falan aramayın. Şeytan emir kuludur. İyiliği ALLAH yarattı da, kötülüğü şeytan mı yarattı? Hatta şeytanı da aynı ALLAH yaratmadı mı? Başımıza kötü bir şey geldiğinde, meseleyi kendimizde arayalım. Uhud savaşında yenilen Müslümanların sorunu kendilerinde aradığı gibi. (Bu örnek ile ilgili ayetler yazının sonunda paylaşılmıştır.) Öz eleştiri yapalım. Bulduğumuz, farkına vardığımız yanlışlarımızı düzeltmeye başlayalım. Tasarımın ve imtihanın farkında olalım. ALLAH’ın sebepsiz yere bize musibet vermeyeceğini, bunların altında birçok imtihan olduğunu unutmayalım. ALLAH, zalim olduğu için mi kendisini en çok seven insana, Muhammed’e altı tane evlat acısı verdi? Hayır yalnızca, her beşere yaptığı gibi onu da imtihan etti. Ama Peygamberimizin manevi gücü çok fazla olduğu için, onu böyle büyük acılarla imtihan etti. Bizi ise oranlayarak daha düşük acılarla imtihan edecek.

ANKEBUT 2. “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece "İman ettik" demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?”

ŞURA 30. “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.”

TAHA 131. “Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme!”

ENBİYA 35. “Her canlı, ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak bize döndürüleceksiniz.”

MÜLK 2. “O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.”

  İşte kader, ALLAH’ın her şeyi bilmesi, hayatımızı en ince ayrıntısına kadar mükemmelce tasarlamasıdır. Bu tasarımı da insanları imtihan etmek için oluşturmuştur. Biz özgür irade ve düşüncelerimiz ile bu tasarımın içinde imtihana tabiyiz.

   Not: Uhud Savaşı’nda da bir imtihan olduğunu örnek göstermiştik. Bu örnek ile ilgili ayetleri yazının sonunda paylaşıyorum.

ALİ İMRAN 139-144 “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz. Eğer siz (Uhud'da) bir acıya uğradınızsa, (Bedir'de de düşmanınız olan) o kavim de benzer bir acıya uğramıştır. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.) Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez. Bir de (böylece) Allah, iman edenleri günahlardan temize çıkarmak, kâfirleri de helâk etmek ister. Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Andolsun ki siz, ölümle yüzyüze gelmezden önce onu temenni ederdiniz. İşte şimdi onu karşınızda gördünüz. Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allah'a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.”

ALİ İMRAN 152, 153. “Siz Allah'ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, Allah, size olan vâdini yerine getirmiştir. Nihayet, öyle bir an geldi ki, Allah arzuladığınızı (galibiyeti) size gösterdikten sonra zaafa düştünüz; (Peygamberin verdiği) emir konusunda tartışmaya kalkıştınız ve âsi oldunuz. Dünyayı isteyeniniz de vardı, ahireti isteyeniniz de vardı. Sonra Allah, denemek için sizi onlardan (onları mağlup etmekten) alıkoydu. Ve andolsun sizi bağışladı. Zaten Allah, müminlere karşı çok lütufkârdır. O zaman Peygamber arkanızdan sizi çağırdığı halde siz, durmadan (savaş alanından) uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. (Allah) size keder üstüne keder verdi ki, bundan dolayı gerek elinizden gidene, gerekse başınıza gelenlere üzülmeyesiniz. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”

ALİ İMRAN 154. “… Allah, içinizdekileri yoklamak ve kalplerinizdekileri temizlemek için (böyle yaptı). Allah içinizde ne varsa hepsini bilir.”

ALİ İMRAN 165, 166. “(Bedir de) iki katını (düşmanınızın) başına getirdiğiniz bir musibet, (Uhud'da) kendi başınıza geldiği için mi "Bu nasıl oluyor!" dediniz? De ki: O, kendi kusurunuzdandır. Şüphesiz Allah'ın her şeye gücü yeter. İki topluluğun karşılaştığı gün sizin başınıza gelen, Allah'ın izniyledir ve Allah, müminleri bilsin diyedir.

 

 


 

CENNET - CEHENNEM

  Cennet-cehennem üzerine birçok masallar, rivayetler hatta fantastik kurgular yazılmıştır. Ancak, cennet ve cehennem gayptır. Gaybı ise yalnızca ALLAH bilir. Kuran ile sabittir ki, gaybı peygamberler bile bilemez.

EN’AM 50. “De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?”

   Fakat ne hikmettir, sanki turistik bir gezi ile görülmüş bir şehir gibi cennet ve cehennem anlatılmaktadır. Cennetin sekiz kapılı olduğu, evlerin altın ve gümüşten olduğu, taşların inci ve yakut olduğu anlatılır. Cehennemde ise; Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter gibi eserlerdeki canavar, yaratık tasvirleri yapılır. Bu fantastik kurguları tarih boyunca her kesimden insan yapmıştır. Dante’nin İlahi Komedyası’nda da, cehennemde birçok ilginç canavarlar yaratılmıştır. Tüm bu “İlahi Komedya”lar, hakikaten “komedya”dır. Ayrıca, cennet ile cehennem arasında sırat köprüsü anlatılır ki, bu köprü kıldan ince, kılıçtan keskin, yolu kaygan bir köprüdür. Kullarını cehennemde yakmak için sabırsızlanan bir tanrı varmış gibi. Birde bu tanrı, kullarını cennete yerleştirdiğinde, boş yer kaldığını fark edecek ve yeni nesiller yaratıp, bu cenneti dolduracaktır. ALLAH’ın cenneti sınırlıymış meğer. Gücü, sonsuz bir cennet yaratmaya yetmedi mi acaba?

   Tüm bunlar, bir mitoloji merakının sonucudur. Bunlar ve bunlar gibi birçok hikayeler ve kurgular, dini mitolojileştirmek, ALLAH’ı da Zeus veya Hades yerine koymaktır. Onu; zulmedici, halkları helak edici, azap çektirici bir varlıkmış gibi göstermektir. Bu, sonsuz merhamet sahibi bir güce atılan iftiradır.

YUNUS 44. “Şüphesiz ki Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.”

 

HUD 117. “Halkı iyi olduğu halde Rabbin, haksızlıkla memleketleri helâk etmez.”

 

  Cennet ve cehennem gayptır ve gaybı yalnızca ALLAH bilir. O, Kuran’da ne anlattıysa, biz ancak o kadarını bilebiliriz. Gerçi bunları bilince ne olacak, o da ayrı bir konudur. Bizim için önemli olan, cennet-cehennemin şekli, yüz ölçümü, doğal kaynakları falan değil, neden var olduğudur.

  Cennet ve cehennem, hayat denen imtihanın sonucundaki ödül ve cezadır. Bir imtihana ödül-ceza sistemini koymazsanız, kimse o imtihana çalışmaz. En basiti, ilköğretimde karneyi kaldırırsanız, öğrencilerin tamamına yakını gideyim de matematiği bir öğreneyim demez. Üniversite sınavının sonucunda başarısız olanlar da istediği üniversiteye gidecek olsa, kimse üniversite sınavına çalışmaz. Bu sosyolojik ve psikolojik bir gerçektir. ALLAH’ta kullarına cennet ve cehennemin varlığından bahsetmese, eminim suç oranında büyük artış olurdu. Kimsenin iyi olma gibi bir amacı olmaz, iyilik nedir bilmezdi.

  Cehennem, hayatta yaptığımız kötülüklerin, yanlışların bedelinin ödeneceği yerdir. Buradaki sorun, anlattıkları gibi, insanoğlu en ufak bir yanlışta cehenneme mi atılacaktır? ALLAH, kullarını cehenneme atmak için sabırsızlanmakta mıdır? Ulemanın anlattıklarına bakılsa, yere çöp atsan cehenneme girersin. Zaten kendi kafalarına göre bir dünya haramlar listesi uydurduklarından ulema mensupları dışında birisinin cennete girmesi imkansıza yakındır. Hatta onlara göre Müslüman değilsen hiç harama bulaşmasan da cenneti rüyanda görürsün. Ama Müslüman olup hacı, hocanın eteğine yapışırsan cennete girersin.

    Önce, Müslüman olmayanların cennete girip, giremeyeceğini inceleyelim. Bir insan hayatını iyiliğe harcasa da, Müslüman olmadığı için cennete giremez mi? ALLAH, onun iyiliklerini karşılıksız bırakır da, cennetini ondan esirger mi?

BAKARA 62. “Şüphesiz iman edenler; yani Yahudilerden, Hristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah'a ve ahiret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlar üzüntü çekmeyeceklerdir.”

 

MAİDE 69. “İman edenler ile Yahudiler, Sâbiîler ve Hristiyanlardan Allah'a ve ahiret gününe (gerçekten) inanıp iyi amel işleyenler üzerine asla korku yoktur; onlar üzülecek de değillerdir.”

 

YUNUS 47. “Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri geldiği zaman, aralarında adaletle hükmedilir ve onlara asla zulmedilmez.”

 

  İslam’dan önce, Hristiyanlar ile Yahudiler de aynı yanlışı yapıyorlar ve kendilerinden olmayanların cennete giremeyeceğini iddia ediyorlardı. ALLAH, ayeti indirdi fakat Müslümanlar kıyaslama yapmayarak bugün aynı yanlışı yapmaya devam ediyor.

BAKARA 111. “(Ehl-i kitap:) Yahudiler yahut Hıristiyanlar hariç hiç kimse cennete giremeyecek, dediler. Bu onların kuruntusudur. Sen de onlara: Eğer sahiden doğru söylüyorsanız delilinizi getirin, de.”

 

  Mesele, hangi dine mensup olduğun değil, iyi bir insan olup olmadığındır. Bunların dışında ulema, kendince haramlar icat etti ve bu haramları işleyenlerin cehenneme gireceğini söyledi. Haramlar hakkındaki ayetleri ve uydurmaları “Mezhepler” bölümünde söylediğimiz için bu bölümde geçiyoruz. Burada, en ufak bir günah işleyenin cehenneme girip, girmeyeceğini inceleyelim. Ulema, hadise dayanarak en ufak bir günah işleyenin cennete giremeyeceğini söyledi. Sonsuz merhamet sahibi, tövbeleri çokça kabul eden ALLAH, küçük günahları affetmeyip, hemen cehennemlik mi sayar?

ŞURA 30. “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.”

 

   ALLAH, kullarına zulmedici değildir. İnsan, kendi kendine zulmeder. Ama ALLAH, büyük günahlardan sakınanların, küçük günahlarını affeder.

NİSA 31. “Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız.”

 

  Şunu şunu yapmayan, bunu bunu yapan bir kişi kesinlikle cehenneme girer şeklinde genellemeler yapamayız. Büyük günahlardan sakınması koşulu ile ALLAH, kullarının küçük günahlarını affeder. Büyük günahları ise, dilediği kimse için affeder. ALLAH sadece şirki affetmez. Ancak buradan da şirke bulaşan birisinin kesinlikle cehenneme gideceğini söyleyemeyiz. Cehenneme gidebileceği gibi, bu günahın yani şirkin affedilmemesinden ötürü cennetteki derecesini de düşürebilir. Takdir O’nundur.

NİSA 116. “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.”

 

   ALLAH, şirk dışındaki günahları affedebilir. Bunun en güzel örneği, Kuran’da anlatılan Musa Peygamber’in işlediği taksirle adam öldürme suçudur. Musa’nın kavminden biri, başka kavimden biriyle kavga etmişti. Musa, bu kavgaya müdahale edip, kavminden olanı korumaya çalışırken, ne yazık ki, karşısındakini öldürmüştü. Musa, hayatı boyunca bunun azabını çekmişti. Ulema, kul hakkı yiyenin cennete giremeyeceğini söyler. Bırakın cennete girmemeyi, Musa peygamber olmuştur. Bizim burada anlattıklarımızdan “İyi o zaman hadi kul hakkı yiyelim” diye düşünecekler varsa, bu onların beyinsizliği olur. Bizim anlatmak istediğimiz, ALLAH’ın işine karışıp, kendince kurallar oluşturmanın yanlışlığıdır. Yoksa tabii ki, kul hakkı yemek çok yanlıştır ama bunu yapanlar kesinlikle cennete giremez diye bir şey yoktur. Pekala, gerçekten pişman olup tövbe ederse, ALLAH, günahını affedip, cennetine alabilir. Ancak, yaptığı kötülükten pişmanlık duymaz, yaptığı kötülük kendini çepeçevre kuşatır yani içine işler, kötülükle bütünleşirse o insanlar cehennemliktir.

BAKARA 81. “Hayır! Kim bir kötülük eder de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.”

        Cehennemde, dünyada yapılan yanlışların bedeli ödenir demiştik. Peki bu bedel ateşte yanarak mı ödenir? Eğer bildiğimiz ateşin içinde yanarak acı çekeceksek, en basit çıkarım, demek ki, öteki dünyada sinir sistemimiz de olacak. Yoksa acı duymayız. Peki, kulları kuzu, piliç çevirme misali ateşte yanarken ALLAH ne yapacak? Her halde, canice ve sadistçe kullarını izleyecek. Bütün bunlar, Rabbimize layık düşünceler mi? Ben, cehennemdeki azabın, vicdan azabı şeklinde olacağını düşünüyorum. Mahşerde insanın önüne, yaptığı bütün kötülükler konduğunda, insan yaptıklarından utanacak ve acı çekecektir. Böylece insan kendi kendine zulmedecek ve ALLAH kimseye zulmetmeyecektir.

KEHF 49. “Kitap ortaya konmuştur: Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. "Vay halimize! derler, bu nasıl kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!" Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.”

 

       İnsanların cehennemde ateş ile değil, vicdan azabı ile yanacağını düşünüyorum. Bu sadece bir yorumdur. Vicdandaki pişmanlık, devamlı olarak acı verecektir. Böylece ebedi cehennemlikte açıklanmış olur. Aşağıdaki ayette de, kendini kınayan yani pişmanlık duyan nefisten kastın vicdan olduğunu düşünerek, bu yorumumun sağlamasını yapmış oluyorum.

KIYAME 2. “Kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse yemin ederim. (diriltilip hesaba çekileceksiniz)”

 

    En nihayetinde, kullarını cehenneme atmak için sabırsızlanan bir ilahın varlığı söz konusu değildir. Aksi takdirde ALLAH, sonsuz merhamet sahibi, tövbeleri bolca kabul eden bir varlık değildir, demek zorunda kalırız. Birileri, insanları kötülükten uzak tutmak için, en ufak bir yanlışta insanların cehennemlik olacağını uydurdu. Ancak bu, ALLAH’a iftira niteliğindedir. O’nu, sadist, cani birer varlıkmış gibi göstermektir. O’nun büyüklüğünü bilmemektir.

NİSA 147. “Eğer siz iman eder ve şükrederseniz, Allah size neden azap etsin! Allah şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.”

 

  ALLAH, cennetini kullarından esirgemez. Cennetine almak için sıkı şartlar aramaz. Onun istediği iyi insanlar olmamızdır. İyi insanlar olup, iyiliklerde, hayır işlerinde yarıştıktan sonra, ibadeti soracak değildir. Temiz bir insan olup, sayısız hayırlar işleyip ama ibadet etmediysen seni cennetinden kovacak değildir. Çünkü zaten zannedildiği gibi senden salt ibadet etmeni değil; iyi, temiz bir insan olmanı, dürüst olmanı, yardımlaşmanı, paylaşmanı istemektedir. Onun bu isteğine uygun bir insan olduktan sonra, sana eksik kıldığın namazın, eksik tuttuğun orucun hesabını sormaz. Çünkü zaten, ibadetin seni ulaştıracağı yere ulaşmışsındır. İyi bir insan olma sonucuna hangi yoldan ulaştığının önemi yoktur. Bu düşüncenin ispatı da aşağıdaki ayetlerdir:

NİSA 122. “İman eden ve iyi işler yapanları, içinde ebedî kalmak üzere, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Allah, (bu söylenenleri) hak bir söz olarak vâdetti. Söz verme ve onu tutma bakımından kim Allah'tan daha doğru olabilir?”

 

NİSA 124. “Erkek olsun, kadın olsun, her kim de mümin olarak iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.”

 

ARAF 42. “İnanıp da iyi işler yapanlara gelince -ki hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz- işte onlar, cennet ehlidir. Orada onlar ebedî kalacaklar.”

 

RAD 29. “İman edip iyi işler yapanlara ne mutlu! Varılacak güzel yurt da onlar içindir.”

 

HACC 50. “İman edip sâlih ameller işleyen kimseler için mağfiret ve bol rızık vardır.”

 

SEBE 37. “Sizi huzurumuza yaklaştıracak olan ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız. İman edip iyi amelde bulunanlar müstesna; onlara yaptıklarının kat kat fazlası mükâfat vardır. Onlar (cennet) odalarında güven içindedirler.”

 

İNŞİKAK 25. “İman edip sâlih amel işleyenler başkadır; onlar için arkası kesilmeyen bir mükâfat vardır.”

BÜRUC 11. “İman edip sâlih ameller işleyenlere ise, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur.”

  Zebur’dan örnek:

MEZMURLAR 24: 3,4. “RAB'bin dağına kim çıkabilir, Kutsal yerinde kim durabilir? Elleri pak, yüreği temiz olan, gönlünü putlara kaptırmayan, yalan yere ant içmeyen.”

 

MEZMURLAR 37: 27-29. “Kötülükten kaç, iyilik yap; sonsuz yaşama kavuşursun. Çünkü RAB doğruyu sever, sadık kullarını terk etmez. Onlar sonsuza dek korunacak, Kötülerinse kökü kazınacak. Doğrular ülkeyi miras alacak, orada sonsuza dek yaşayacak.”

 

  Şimdi, böyle büyük bir varlığın karşısında, iyi bir insan olup, nasıl iyilikler yapacağımızı araştırarak mı yoksa cennet ve cehennemin nasıl bir yer olduğunu düşünerek mi vakit geçirelim? Cennet ve cehennem hakkında somut bilgilerin merakı içindeysek, bu merakımızı, cenneti de, cehennemi de bu dünyada arayarak gidermeliyiz. Çünkü cennetin de, cehennemin de örnekleri bu dünyada mevcuttur. Çok mutlu olduğunuz, hiç üzülmeyeceğinizi düşündüğünüz hep böyle yüzünüzün güleceğini zannettiğiniz bir anınızı düşünün. İşte cennettesiniz. Öteki dünyadaki cennet bunun ebediliğidir. Çok mutsuz olduğunuz, hatta ağır depresyonda olduğunuz, bir daha hiç yüzünüzün gülmeyeceğini zannettiğiniz, içinde bulunduğunuz bu durumun vücut kimyanızı bile bozduğu bir anı düşünün. İşte cehennemdesiniz. Öteki dünyadaki cehennem bunun ebediliğidir. Kerbela’dan büyük acı, büyük cehennem mi var? Şiiler ne güzel söylüyor; “Her gün Aşura, her yer Kerbela” diye. Zebaniler, yaratıklar, canavarlar… Muaviye’den, Yezid’ten ve onun hamurundan olanlardan büyük zebani mi var şeytan mı var? Cennetin örnekleri de bu dünyadadır, cehennemin örnekleri de bu dünyadadır. Öteki dünya gayptır ve gaybı ALLAH’tan başka kimse bilemez. Bildiğimiz tek şey, iyi bir insan olmamız gerektiğidir. Gerisi teferruattır.

BAKARA 25. “İman edip iyi davranışlarda bulunanlara, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikçe, bundan önce dünyada bize verilenlerdendir bu, derler. Bu rızıklar onlara benzer olarak verilmiştir.”

  Bu konuda, insanların beynini tırmalayan ve ALLAH’a büyük bir iftira niteliği taşıyan teferruatlardan en büyüğü “Huri” meselesidir. ALLAH’ı cinsellikle kafayı bozmuş bir varlık gibi göstererek ya da erkeği kadından kayırdığı iddia edilerek karalamalarda bulunurlar. Kendini dindar addeden kesimse, bu karalamaya ve iftiraya zemin hazırlar.

  Kuran’da belki yüzlerce yerde cennet geçer. Her defasında, zemininde ırmaklar akan şeklinde tasvir edilir. Yüzlerce yerde geçen cennet anlatımında, toplamda on yerde bile huri ifadesi geçmez. Zannedildiği gibi, baştan sona huri, cinsellik yoktur.  Huriden, cinselliğin kastedilmiş olması da kesin değildir. Huri kelimesinin daha cinsiyeti bile belli değildir. Hatta bu kelime, bazı yerlerde arkadaşlar, dostlar anlamında, bazı yerlerde de hizmetçiler anlamında kullanılmış olabilir.

  Öncelikle, “Hur” sözcüğünü inceleyelim. (Hakkı Yılmaz’ın ALLAH erkekleri kayırıyor mu? adlı makalesinden yararlanılmış ve sözlükle teyit edilmiştir) Hur sözcüğü, çoğul bir sözcüktür. Türkçeye çevrilirken muğlak bir anlam yüklenerek “Eşler” olarak çevrilmiştir. Ancak bu kelimenin tekili ne “Karı” anlamında ne de “Koca” anlamındadır. Hur sözcüğünün iki tekili mevcuttur. “Havra” sözcüğü, “Parlak gözlü kadın” demektir. “Ahver” sözcüğü ise, “Parlak gözlü adam” demektir. İşte bu iki tekil sözcüğün çoğulu tek bir sözcük olup, “Hur” sözcüğüdür. Dolayısıyla, bu çoğuldan hangisinin kastedildiği bilinemez. Aynen İngilizce de “He” ve “She” sözcüklerinin ortak çoğulu olan “They” de cinsiyetin bilinemediği gibi. Bu sebeple, meallerde “Parlak gözlü eşler” şeklinde çevrilmektedir. Cennette, parlak gözlü olanların erkek mi, kadın mı olduğu üzerine bir bilgimiz olmadığı için, erkeği kayırdığı yalanını bertaraf etmiş oluruz.

  Gelelim cinsellikle ilgili düşüncelere. Ahver ve havra sözcüklerinin çoğulu, Türkçeye uygun şekilde çevirememekten dolayı “Eşler” şeklinde çevrilmiştir. “Karı” ya da “Koca” anlamı yoktur. Tekili “Kadın” ve “Adam” şeklindedir. “Parlak gözlü” den ise, o dönem güzel ve yakışıklılar için kullanılan deyimsel bir ifade anlaşılabilir. Sonuç olarak elimizde, cennette güzel kadınların ve yakışıklı erkeklerin bulunduğu bilgisi var. Bunlar, cinsel zevkler için mi oradadır, yoksa arkadaş, dost olarak, hoş sohbetler edip, gülüp eğlenmek için mi oradadır bilemeyiz. Cinsellik için de olabilir. Cennetin kendine özgü bir yapısı vardır ve bu yapıda ayıp ve ahlak mefhumları ortadan kalkabilir ve hayvani duyguların ötesinde, sadece bir zevk anlamında mümkün olabilir. Bu durum, cennetin kendine özgü yapısı içinde değerlendirilmelidir. Ancak, Rad 23’te insanın cennete, ailesiyle birlikte gireceği söylenmektedir. Bu sebeple, ya burada cinsellik anlamı olmayıp arkadaş anlamında kullanıldığı ya da cinsellikle ilgili dünyevi bilgilerin, dünyevi kavramların ortadan kalkacağı sonucunu çıkarırız. Hatta Fatır 35, Hicr 48 deki, cennettekilere yorgunluk olmayacağının söylenmesiyle düşünüldüğünde, burada “Hur” sözcüğünden, güzel kadınlardan ve yakışıklı erkeklerden hizmetçiler, uşaklar anlamı da çıkabilir. Cinsellik olarak düşünenler, bu kadın veya erkeklerin, temiz ve kirletilmemiş olduğu ile ilgili ayetleri gösterirler. Ancak bu da yeterli değildir. Hangi anlamda temizdir? Diğer birçok ayette de, boş veya yalan söz, günaha sokan laf olmayacağı söylenmektedir. Dolayısıyla, söz, bilgi, zihin anlamında temiz, kirletilmemiş arkadaşlar anlamını da gayet rahat çıkarabiliriz.

  Sonuç olarak, erkeği kayırdığı gibi bir şeyin söz konusu olmadığını açıklarız, ancak cinsellik konusunda kesin bir sonuca varamayız. İhtimaller ortadadır. İstediğinizi kabul edebilirsiniz. Fakat şunu çıkaramazsınız, ALLAH, cinsellikle kafayı bozmuş bir varlık değildir. Dediğimiz gibi, 6000’den fazla ayette, toplasanız on ayette böyle bir ifade yoktur. ALLAH’a bu şekilde bir karalamada bulunanlar, sadece Nebe 33’ün arkasına sığınabilirler. Bu ayet ise, mealden meale farklılık gösterir.

NEBE 31-36. “Şüphesiz takvâ sahipleri için de başarı ödülü vardır. Bahçeler, bağlar… Göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar ve içki dolu kâse(ler). Onlar orada ne boş bir lâkırdı ne de yalan işitirler. Bunlar Rabbinin yeterli bir bağışı, mükâfatıdır.”

 

Bu Diyanetin mealidir. Aşağıdaki de Hakkı Yılmaz’ın mealidir:

 

“Kesinlikle Müttekîler (kadın erkek Allah’a saygılı hayat yaşayanlar )için, Rabbinden bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar/kurtuluş mekanları; sulak bağlar, bahçeler, üzümler; hepsi bir seviye tomurcuklar(çiçek bahçeleri); dolu dolu su kapları vardır. Orada boş söz ve yalan duymazlar.”

 

Başka bir meal ise şöyledir:

 

“Sorumlu davranmış olanlara ödüller, bahçeler, asmalar, uyum içinde salkım salkım üzümler, dolu dolu kadehler…”

 

  En nihayetinde, bunlar gayptır ve gaybı yalnızca ALLAH bilir. Bizim bilmemiz gereken, iyi insanlar olmamız gerektiği ve iyilikler yapmamız gerektiğidir. Tekrar ediyorum, gerisi teferruattır.

  Biz şimdi, farklı bir konuya geçelim ve ardından bölümümüzü bitirelim:

 

  İyilik, cennet için mi yapılmadır? Yani, iyilik yapmış olmak için mi iyilik, yoksa cenneti kazanmak için mi iyilik yapılmalıdır? Her şey karşılıklı mıdır?

   Bir zamanlar, büyük bir ülkede güçlü bir kral yaşarmış. Bu kralın uçsuz, bucaksız toprakları, sınırsız hazineleri varmış. Ailesi ise, güzel mi güzel tek bir kızından ibaretmiş. Bir gün kral, sokaklarda halkının durumunu incelerken, bir köşede yırtık üstü başıyla, sefalet içinde oturan bir genci görmüş. Hiç düşünmeden kral, bu genci yanına almış. Sarayına yerleştirmiş. Ona çeşit çeşit giysiler getirtmiş. Her gün ona büyük ziyafetler sunmuş. Dönemin en iyi öğretmenleri ile bu genci yetiştirmiş. Yıllar geçmiş, bu genç donanımlı, güçlü bir delikanlı olmuş. Kral, yaptığı iyiliklerden bıkmamış ve bu seferde delikanlıya, bir tek kızını vermek istemiş. Onların evlenmesini, delikanlının ilerde kendisi öldüğünde yerine geçmesini uygun görmekteymiş. Kralın bunca iyiliğine karşı ise delikanlı demiş ki, “Kızınızı kabul ederim ama bir şartım var. Sarayınızın tam karşısına bana büyük bir saray yaptıracaksınız”

   Kıssadan hisse, ALLAH size karşılıksız olarak bu kadar iyilik yapmış, bir de utanmadan cennetini mi istiyorsunuz? Göz vermiş görüyorsunuz, kulak vermiş duyuyorsunuz, rızık vermiş yiyorsunuz, eş vermiş, dostlar vermiş hayatı paylaşıyorsunuz, bunların karşılığını ödediniz de, bir de cennetini mi istiyorsunuz?

    Bize hep, şöyle yap ki cennete giresin, şunu yapma yoksa cennete giremezsin, dendi. Her davranışın sonuna bir cennet – cehennem yerleştirildi. Her şey karşılığa döküldü. Cennet için ibadet edildi, cennet için iyilik yapıldı. Resmen ALLAH ile “İbadet ederim, hayır işlerim ama sende bana cennetinden parsel vereceksin” şeklinde sözleşme yapıldı. İyilik de, ibadet de karşılık beklemeden yapılırsa değerlidir yoksa değersizdir.

  “Cennet için ibadet geçersizdir.” HACI BEKTAŞİ VELİ

   İstisnalar dışında kimse de, ben senin hoşnutluğunu kazanmak için bunları yaparım, senin hoşnutluğun karşısında cennet ne ki, diyemedi. Onun aşkı karşısında cennet ne ki!

  “Cennet cennet dedikleri,

  Birkaç köşkle birkaç huri,
  Ver sen isteyene onları,

  Bana seni gerek seni.”

  YUNUS EMRE

 

   Ben ALLAH’ın azabından korkmam. O zalim değildir ki. Aşıksam, onun cehenneminden korkmam. Yeter ki, ona yakın olayım. Teslim olmuşsam, onun ateşinden korkmam. Rabbimin ateşi beni nasıl yakabilir ki. Ben neyden mi korkarım? Ben onun sevgisini kaybetmekten korkarım. Sonsuz bir sevgiyi kaybetmenin pişmanlığı da, azabı da insanı mahveder. Biz ondan o kadar hoşnutken, dileğimiz, sadece onun hoşnutluğunu kazanabilmektir.

FECR 27, 28. “Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön.”

 

 


 

ŞİRK

  İlah yalnız ALLAH’tır. Her şey ondandır çünkü her şeyi o yaratmıştır. Ondan başka kutsal, güçlü, övülmeye layık, zengin yoktur ve olamaz. Böyle sıfatlar yakıştırılanlar ancak onun izin verdiği ölçüde bu sıfatlarda algılanabilirler, fakat bu sıfatların hepsi sadece O’na ait olup, görüntü bir imtihan vesilesinden başka bir şey değildir.

  Tevhid birliktir. Birlik ise, sadece hayali tanrılar topluluğu yaratıp, sonra içlerinden yalnızca ALLAH’ı ilah kabul etmek değildir. Her şeyin ALLAH’tan ve ALLAH’ın olduğunun kabulüdür. İyilikte kötülükte, zenginlikte fakirlikte, güçlülükte zayıflıkta, mutlulukta hüzünde hepsi ondandır ve otorite, güç, zenginlik herşey sadece O’na aittir.

NİSA 78 “…Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah'tandır"" de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!”

 

  Tevrat’tan örnek:

 

YASANIN TEKRARI 32: 39. “Artık anlayın ki, ben, evet ben O'yum. Benden başka tanrı yoktur! Öldüren de, yaşatan da, yaralayan da, iyileştiren de benim. Kimse elimden kurtaramaz.”

 

   Kutsal olan yalnız odur. Diğer bütün varlıklar değersizdir. Güçlü olan yalnız odur. Diğer bütün varlıklarsa zayıftır. Zengin olan yalnız odur. Diğer bütün varlıklarsa fakirdir. Dolayısıyla teklik, ondan başka ilah olmadığının kabulü dışında, ondan başka kutsal, güçlü, zengin, övülmeye layık, yardım edebilecek ve af dilenecek başka bir varlığın olmadığını da kabul etmek demektir. Aksi yöndeki her söz ikilik yaratıp, ona şirk koşmak olacaktır.

NİSA 116  “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.”

 

     Şirk, ona ortak koşmak demektir. Ancak bu, sadece bir putu ona ortak koşmakla olmaz. Bu kavram, çok daha derin bir kavramdır. Tekliği bozan her şey, bu kavramın içine girmektedir. Dolayısıyla şirkin farklı şekilleri vardır. Ancak, aşağıda anlatacağımız şekillerde bulunanlar, Nisa 116’ya göre cehennemliktir diyemeyiz. Onun bileceği bir iştir. Kulunu cehenneme gönderebileceği gibi, cennetteki derecesini de düşürebilir. Ayrıca aşağıdaki örnekler, bana göre şirk mantığına uygun olup, başkaları bu konuda farklı düşünebilir. Doğrusunu ALLAH bilir.

   Şimdi, benim şirk mantığı içinde düşündüğüm şekillerden bahsedelim:

1-      BAŞKA HERHANGİ BİR VARLIĞI KUTSALLAŞTIRMAK

 

Kutsal olan yalnızca odur. Ondan başka hiçbir şey kutsal değildir. Çünkü ondan başka her şey, onun yarattığı bir şeydir. Yaratılan bir şey de acizdir ve kutsal olamaz. Dolayısıyla ondan başka bir şeyi kutsallaştırmak, ona ortak koşmayı doğurur. Örnekleri:

 

  A-)  PEYGAMBERLERİ KUTSALLAŞTIRMAK

 

  Kuran, bize peygamberlerin yalnızca bir uyarıcı olduğunu söylüyor. Peygamberlerin bizim gibi bir beşer olduğunu, ALLAH izin vermedikçe mucize gerçekleştiremeyeceklerini, gaybı bilmediklerini hep Kuran’dan öğreniyoruz. Ancak günümüzde ise, peygamberler bir beşer olmanın ötesinde tanrılaştırılmıştır. Müslümanlıktaki, ALLAH’ın Muhammed’in yüzü suyu hürmetine dünyayı yarattığı iddiası veya Hristiyanlıktaki, baba-oğul inancı gibi uydurmalar Kuran’a aykırı olup, şirkten başka bir şey değildir. Bu tür şeyler, peygamberleri bir beşer olmalarının ötesinde kutsallaştırıp, ilahlaştırmak için uydurulmuştur.

 

  Bu anlattıklarım çarpıtılarak, peygamberlere değer vermeyelim, önemsemeyelim olarak algılanmamalıdır. Muhammed’i sevmek ile onu ilahlaştırmak ayrı şeylerdir. Tabii ki de Peygamberimiz, dünyada var olabilecek en güzel ve en iyi insan olup, hepimiz için çok değerlidir. Ancak onu ilahlaştırmak, ona bir saygı veya iyilik olmayıp tam tersi mahşer günü onu zor durumda bırakacağından ona bir kötülüktür.

ENAM 50. “De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?”

 

MAİDE 109  “Allah'ın peygamberleri toplayıp da "Size ne cevap verildi" dediği gün, "Bizim hiçbir bilgimiz yok, şüphesiz gizlilikleri hakkıyla bilen ancak sensin" diyeceklerdir.”

 

FATİR 22. “Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah, dilediğine işittirir. Sen kabirlerdekilere işittiremezsin!”

 

FATİR 23. “Sen sadece bir uyarıcısın.”

 

MÜMİN 55. “(Resûlüm!) Şimdi sen sabret. Çünkü Allah'ın vâdi gerçektir. Günahının bağışlanmasını iste. Akşam ve sabah Rabbini hamd ile tesbîh et.”

 

AHKAF 9. “De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.”

 

B-) KURAN-I KERİM’İ KUTSALLAŞTIRMAK

 

  Kuran, yalnızca alemler için bir öğüttür. Kuran dışında başka kitapları din konusunda kendimize kaynak olarak almayı ne kadar eleştiriyorsam, Kuranı kutsallaştırıp, kalın ve süslü kapaklar arasında, bohçalar içinde duvara asmayı da o kadar eleştiriyorum. Abdestsiz dokunamama, üzerine notlar alamama, başı açık okunamama vb. birçok hareket Kuran’ı kutsallaştırmaktır. Oysa Kuran bir yol gösterici kaynak olarak, her ne şekilde olursa olsun insanlar tarafından okunup, özümsenebilmelidir. Ancak, ona değer verme adı altında onu kutsallaştırma, o en güzel kitabı insanlardan uzaklaştırmaktan başka bir sonuç doğurmamıştır.

 

  Kuran, durduğu yerden nur saçan, sihir yapan bir kitap değildir. Ölülere okunan bir ağıt, derdi olana okunan bir üfürük kitabı hiç değildir. O, hakkı tanımada ve aklı doğru kullanmada bir kılavuzdur. Kuran’ı değerli kılan, bizzat Rabbimiz tarafından söylenen sözlerden oluşmasıdır. Bu sözler ise okunup anlaşıldığında değerleşir. Aksi takdirde, bir kitabın içindeki harfler yığınının kimseye bir faydası yoktur. Ancak insanlar, içeriğini bilmediği iki kalın cilt içindeki sayfa ve harfler yığınından medet umuyor ya da korkuyorlar ve bunun sonunda bu metayı kutsallaştırıyorlar. Oysa ALLAH sözünün kutsallığı sadece okuyup anlaşılınca ortaya çıkar.

TAHA 2. “Biz, Kur'an'ı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.”

 

ENBİYA 10. “Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hâla akıllanmaz mısınız?”

 

YASİN 69. “Biz ona (Peygamber'e) şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allah'tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır.”

 

SAD 29. “(Resûlüm!) Sana bu mübarek Kitab'ı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.”

 

SAD 87. “Bu Kur'an, ancak âlemler için bir öğüttür.”

 

KAMER 22. “Andolsun biz Kur'an'ı düşünüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?”

 

C-) BELİRLİ İNSANLARI KUTSALLAŞTIRMAK

 

  Kuranda veli, evliya, şeyh, hacı, hoca kavramları yoktur. Bunlar, şah damarından daha yakın olan ALLAH’a ulaşmakta aracı olamazlar. Bunlar dini öğrenmekte kaynak kabul edilemezler. Kaynak yalnızca Kuran’dır. Kuranda yazmayan konularda ise kaynak, Kuranın özüyle çelişmemek kaydıyla akıl ve mantıktır. Kuran’da yazmayan bir konu hakkında, ALLAH’a unutmuş veya bilmiyormuş muamelesi yapıp, bunu ulemadan öğrenme yoluna gitmek, ulemayı kutsallaştırmak, onları ALLAH’a şirk koşmaktır. Bunun yanı sıra, ALLAH’ın verdiği aklı kullanmayıp, “Ben bilmem, ben düşünemem hocam bilir” mantığı ALLAH’ın verdiği en büyük nimete nankörlükten ve kendini asalaklaştırmaktan başka bir şey değildir. Hocanın elini, eteğini öperek cennete gireceğine inananlara ise hiç girmek bile istemiyorum.

ZÜMER 3. “Dikkat et, hâlis din yalnız Allah'ındır. O'nu bırakıp kendilerine bir takım evliyalar edinenler: Onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez.”

 

MAİDE 18. “(Bir de) Yahudiler ve Hıristiyanlar, “Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz” dediler. De ki: “Öyleyse (Allah) size neden günahlarınız sebebiyle azap ediyor? Hayır, siz de O’nun yarattıklarından bir beşersiniz.” (Allah) dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunanların da hükümranlığı Allah’ındır. Dönüş de ancak O’nadır.”

 

ZÜMER 45. “Ve Allah, tek olarak anıldığında, öteki dünyaya inanmayanların kalpleri kasılır; ama Allah’ın astlarından olan kimseler anıldığında, bakarsın yüzleri gülüverir.”

 

NİSA 45 “Allah sizin düşmanlarınızı daha iyi bilir. Veli olarak Allah yeter. Şefaatçi olarak da Allah yeter.”

 

BAKARA 107 “Bilmedin mi ki göklerin de yerin de mülk ve saltanatı yalnız Allah’ındır. Sizin için Allah’ın astlarından ne bir veli vardır ne de bir şefaatçi. ”

 

CİNN 4,5 “Doğrusu bizim beyinsiz olanımız, Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş. Halbuki biz, her kesimden hiç kimse Allah hakkında asla yalan söylemezler sanmıştık.”

 

D-) GEÇMİŞ KUŞAKLARI KUTSALLAŞTIRMAK – ATAPERESTLİK

 

     İnsanlarımızın çoğunda, “Biz ana-babamızdan böyle gördük, onlar yanlış mı bilecek” şeklinde bir görüş mevcuttur. Ne yazık ki bu insanlar haktan yana hiçbir bilgileri olmadan, yalnızca babalarından, dedelerinden öğrendikleri ile amel ediyorlar. Onlardan duyduklarını hak zannediyorlar. Zan ise hakkın yanında hiçbir anlam ifade etmez.

 

BAKARA 170. “Onlara (müşriklere): Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, "Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?”

 

      Babalarımızın, dedelerimizin her şeyi doğru bildiği şeklindeki bir kabullenme Kuran’da eleştirilmiştir. İnsan kendisinin bile ne derece doğru bir Müslüman olduğunu bilemezken, babasının, dedesinin durumunu hiç bilemez. Babanızın, dedenizin dini bilgilerinin hurafeler ve bidatlerden ibaret olması ihtimali her zaman söz konusudur. Bunun için babanızdan, dedenizden duyduğunuzu, Kuran, akıl ve mantık süzgecinden geçirmek zorundasınız. Aksi halde, onları ve onların sözlerini, hiç düşünmeden doğru kabul ederek onları kutsallaştırmış ve onların sözlerini, Kuran’a eş kılmış olursunuz.

 

ENAM 116. “Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.”

 

ARAF 28. “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: "Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti" derler. De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”

 

YUNUS 78. “Onlar dediler ki: Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (dinden) bizi döndüresin ve yeryüzünde ululuk sizin ikinizin olsun diye mi bize geldin? Halbuki biz size inanacak değiliz.”

 

HUD 62. “Dediler ki: Ey Sâlih! Sen bundan önce içimizde ümit beslenen birisiydin. (Şimdi) babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor musun? Doğrusu biz, bizi kendisine (kulluğa) çağırdığın şeyden ciddi bir şüphe içindeyiz.”

 

HUD  87. “Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını, yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terketmemizi sana salatın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!”

 

HUD 109. “O halde sakın şunların kulluk ettikleri şeylerden şüphe içinde olma! Onların ataları daha önce nasıl kulluk ediyor idiyse, bunlar da öyle kulluk ediyorlar. Şüphesiz biz de kendilerine nasiplerini eksiksiz öderiz.”

 

ENBİYA 52-54. “O, babasına ve kavmine: Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor? demişti. Dediler ki: Biz, babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk. Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz, dedi.”

 

ŞUARA 72-75. “İbrahim: Peki, dedi, yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı? Yahut size fayda ya da zarar verebiliyorlar mı? Şöyle cevap verdiler: Hayır, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk. İbrahim dedi ki: İyi ama, neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü?”

 

E-) BELİRLİ MEKANLARI KUTSALLAŞTIRMAK

 

  Bazı mekanlar, tarihi geçmişleri itibariyle insanlar tarafından değerli addedilebilir.  Ama bu durum o mekanları kutsallaştırmaz. Bunun en güzel örneği Kabe’dir. Kabe, tarihi yönü itibari ile tabiî ki çok önemlidir. Ama dört duvarı kutsallaştırmak yanlıştır. Onu görünce, ona dokununca farklı biri olacağını düşünmek; Kuran’a, akla ve mantığa aykırıdır. Peygamberimizin yaşadığı, İslam’ın doğduğu yerleri görmenin insanda eşsiz bir mutluluk doğuracağı açıktır. Fakat bu mekanlara kutsiyet yüklemek doğru değildir. Kabe’ye ALLAH’ın evi diyip, sonra yanına lüksünde lüksü gökdelenler dikip, ALLAH’ın evinin bu gökdelenler yanında çocuk gibi kalması karşısında bu mekana nasıl kutsiyet yükleyebilirsiniz? Daha da ile gidip, sonsuz güç sahibi bir varlığı, bu dört duvarla özdeşleştirmenin neresi doğru olabilir? ALLAH’a yolculuk, turistik bir gezi midir?

 

  Herkesin bildiği ama ya dikkat etmediği ya da ettirilmediği bir konuya da burada değinmek istiyorum. Ebu Bekir ismiyle tanıdığımız İslam Devleti’nin birinci halifesinin asıl adı üzerine düşünmek gerekir. Arapçada “Ebu …” ifadesi, “… babası” anlamına gelir. Bu ifade, Arap kültüründe insanları adlandırmada kullanılan bir yol ve yöntemdir. Örneğin, İmam Ali’ye de, Hasan’dan dolayı “Ebu Hasan” denmekteydi. Dolayısıyla “Ebu Bekir” demek, “Bekir’in babası” demektir. Ebu Bekir olarak tanıdığımız birinci halifenin asıl adı, İslamiyet’e kadar Abdulkabe’idi. Bu isim, Kabe’nin kulu demektir. İslamiyet’ten önce, Kabe’de bir put gibi görülmekte ve bu dört duvara kulluk etmek doğal karşılanmaktaydı. Ancak Peygamberimize İslam nazil olduktan sonra Resulullah, çocukluk arkadaşının bu ismini kabul etmedi. Kulluk yalnızca ALLAH’a edilir düşüncesiyle, arkadaşının adını Abdullah, yani İlahın kulu olarak değiştirdi. Bu bilgi bize, şirk konusunda Peygamberimizin ne kadar hassas olduğunu gösteriyor. Muaviye’den günümüze kadar ise, bırakın aynı hassasiyetin gösterilmesini, Peygamberimiz öncesindeki inanç ve alışkanlıklara geri dönülmüştür.

 

Gerekse bin var hacca

Hepsinden iyice

Bir gönüle girmektir.

YUNUS EMRE

 

Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te Mekke’de Hac’da değil!

HACI BEKTAŞ-I VELİ

 

F-) ARAPÇAYI KUTSALLAŞTIRMAK

 

  Kuran, Muhammed Peygamber’in dili Arapça olduğu için Arapça indirilmiştir. İndirilen kitabın önemi; alfabesi, şekli değil içeriğidir. ALLAH kulları okuyup anlasınlar diye kitabı, gönderdiği toplumun kendi dilinde indirmiştir. Kuran’ın Arapça olmasının sebebi yalnızca budur. Aynı sebeplerle İncil Aramice, Tevrat İbranice indirilmiştir. Ancak günümüze kadar hep Arapçaya bazı kutsiyetler yüklenmiş ve Arapça okunmayan Kuranın da, duanın da, ibadetin de kabul olmayacağı gibi; Kuran’a, akla ve mantığa aykırı birçok şey uydurulmuştur. Bu durum, bir dili kutsallaştırıp, ALLAH ile aramızda bir aracı tayin etmektir. Böyle bir kutsiyet algısı ise, teke ulaşmada ikinciye muhtaç olma zorunluluğu doğurur ve Arapçayı ALLAH’a şirk koşar.

YUSUF 2. “Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik.”

 

İBRAHİM 4. “(Allah'ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik.”

 

MERYEM 97. “(Resûlüm!) Biz Kur'an'ı, sadece, onunla Allah'tan sakınanları müjdeleyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye senin dilinle (indirilip okutarak) kolaylaştırdık.”

 

FUSSİLET 44. “Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur'an kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu?”

 

ZUHRUF 3. “Biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur'an kıldık.”

 

DUHAN 58. Biz onu (Kur'an'ı), öğüt alalar diye senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık.

 

G-) ONUN SÖZÜNDEN BAŞKA SÖZLERİ KUTSALLAŞTIRMAK

 

  Din konusunda tek kaynak ALLAH’ın sözleridir. ALLAH’ın sözleriyse yalnızca indirdiği kitapta mevcuttur. Bu sebeple, Kuran’dan başka bir kaynak kabul etmek, başkasının sözlerini onun sözlerine eş tutmaktır. Kuran ayetleri dışında hiçbir söz, ne kaynak olabilir, ne Kuran ayetlerini bertaraf edebilir. Ayrıca iddia edildiği gibi başka sözler, Kuran ayetlerini tamamlamaya yardımcı olamaz. Çünkü Kuran ayetleri eksik veya tamamlanmaya muhtaç değildir. Çünkü ALLAH’ın bilmemesi veya unutması söz konusu değildir. ALLAH’ın bilerek girmediği konularda ise kaynak, Kuran ile çelişmemek kaydıyla yalnızca akıl ve mantıktır.

 

  Başkalarının sözü, ALLAH’ın sözünün yanına konulamaz. Kuranı bohçalayıp duvara asıp, arada bir çıkarıp Arapça okuyup, buna karşılık dini, hadislerden ve beşerlerin kitaplarından öğrenmeye kalkmak; hadis uydurucuların sözlerini ya da beşerlerin sözlerini ALLAH’ın sözlerine eş tutmak demektir. Hatta görüldüğü üzere eş tutmanın ötesinde daha üst yerlerde tutmaktır. Oysa Kuran’ın yanında bu eserler (okuduğunuz bu kitap da dahil) sadece basit birer kitaptır. Kuranı bir kenara bırakıp, bu eserlerle sonsuz gücün tanınıp, ona ulaşılacağına inanmak, bir beşerin yazdıklarını ALLAH ile aranda aracı tayin edip, bu eserleri kutsallaştırmak ve dolayısıyla ALLAH’a da onun sözlerine de şirk koşmaktır.

BAKARA 79. “Elleriyle (bir) Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için "Bu Allah katındandır" diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü vay haline onların!”

 

BAKARA 147. “Gerçek olan, Rabbinden gelendir. O halde kuşkulananlardan olma!”

 

BAKARA 159. “İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder.”

 

İMRAN 78. “Ehl-i kitaptan bir gurup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları Kitap'tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde: Bu Allah katındandır, derler. Onlar bile bile Allah'a iftira ediyorlar.”

 

NİSA 50. “Bak, nasıl da Allah üzerine yalan uyduruyorlar; apaçık bir günah olarak bu (onlara) yeter!”

 

CASİYE 6. “İşte sana gerçek olarak okuduğumuz bunlar Allah'ın âyetleridir. Artık Allah'tan ve O'nun âyetlerinden sonra hangi hadise (söze) inanacaklar?”

 

2-      ONUN MÜLKÜNÜ SAHİPLENMEK

    

   İnsana verilen rızıkta, düşünen bireyler için bir imtihan vardır. ALLAH rızkı dilediğine az, dilediğineyse çok verir. Az verdiğine şükür ve sabrı, çok verdiğine ise paylaşımı, hayır işlerini emreder. Ama herkesten her zaman mülkün sadece onun olduğunu bilmelerini ister. Her şeyin mülkü yalnızca ona aittir. Bizim olan hiçbir şey yoktur. Zengin ve güçlü olan yalnız odur. Biz hepimiz zayıf ve aciziz.

 

    İşte böyle bir durum karşısında, onun verdiklerinin değerini ve amacını bilmeden, “Ben” algısı ile yaklaşıp, onu unutarak mülke taparcasına bağlanmak, onu unutarak mülke “Benim” demek, kendini zengin ve güçlü görmek, işte bu, kendini ALLAH’a ve onun mülküne ortak koşmaktır. Elimizdekiler ise, onun lütfundan başka bir şey olmayıp, her halükarda onundur.

RUM 37. “Görmediler mi ki Allah, rızkı dilediğine bol bol vermekte, dilediğininkini de daraltmaktadır. Şüphesiz imanlı bir kavim için bunda ibretler vardır.”

 

SEBE 39. “De ki: Rabbim, kullarından dilediğine bol rızık verir ve (dilediğinden de) kısar. Siz hayıra ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”

 

ENFAL 28. “Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir ve büyük mükâfat Allah'ın katındadır.”

 

MAİDE 40. “Bilmez misin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah'a aittir; dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Allah her şeye hakkıyla kadirdir.”

 

FURKAN2. “Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. O bir çocuk edinmemiştir, mülkünde ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir.”

 

RUM 28. “Allah size kendinizden bir temsil getirmektedir: Mülkiyetiniz altında bulunan köleler içinde, size verdiğimiz rızıklarda -birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz derecede sizinle eşit (haklara sahip)- ortaklarınız var mı? İşte biz âyetlerimizi, aklını kullanacak bir kavim için böylece açıklıyoruz.”

 

FATİR 10. “Kim izzet ve şeref istiyor idiyse, bilsin ki, izzet ve şerefin hepsi Allah'ındır.”

 

FATİR 15. “Ey insanlar! Allah'a muhtaç olan sizsiniz. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak O'dur.”

 

  Tüm mülkün onun olduğu ile ilgili Tevrat’tan örnek:

 

LEVİLİLER 25: 23. “Tarlanız temelli olarak satılamaz. Çünkü bana aittir. Sizse yabancısınız, konuğumsunuz.”

 

     Zebur’dan örnek:

 

MEZMURLAR 24: 1 “RAB'bindir yeryüzü ve içindeki her şey, Dünya ve üzerinde yaşayanlar.”

 

MEZMURLAR 145: 3 “RAB büyüktür, yalnız O övgüye yaraşıktır, Akıl ermez büyüklüğüne.”

 

3-      BAŞKA HERHANGİ BİR VARLIKTAN YARDIM DİLENMEK

 

  Güçlü olan, yardım edebilecek olan yalnız oysa ve diğer her varlık aciz ve ona muhtaç ise, ondan başka hiçbir şeyden de yardım dilenemez demektir. Muhtaç olan birinden yardım dilenmek, güçsüzü güçlüye ortak koşmanın yanında, cehaletinde büyüğüdür. Sonsuz bir güç ve merhamet sahibi bir varlık, bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu, bizim düşüncelerimizi bile duyabilecek güçte olduğunu söylerken, bizim sesimizi ve derdimizi kabirlerdeki bir balçığa duyurmaya çalışmamız gerçekten çok komiktir. Bilmem ne babaların türbeleri de, ruhları da insana bir fayda sağlayamaz. Çünkü onlar da ALLAH’a muhtaç ve ondan yardım dilenecek durumdadırlar. Çocuğu üniversiteyi kazansın diye, bilmem ne baba türbesine koşanlar, maalesef cehaletin de, şirkin de büyüğünü göstermektedirler. O türbe de yatanın yaşamından, düşüncelerinden ders almak gerekirken; onu ilahlaştırıp ondan yardım dilenmek, ALLAH’a büyük bir şirktir.

 

  Türbelerden yardım dilenmenin yanlışlığını anlamak kolaydır. Ancak, anlaşılması daha zor bir yanlış vardır ki; o da peygamberlerden yardım dilenmektir. Muhtaçlık ve beşerlik konusunda söylenenler peygamberler içinde geçerlidir. Peygamberlerin de yardıma muhtaç olduğu Kuran ile sabittir. Kendisi yardıma muhtaç olan birinden, “Yok sen kendini boşver bana yardım et” demenin neresi doğrudur?

 

   Öteki dünyada ALLAH’ın değil, direk peygamberimizin bize yardım edeceğini düşünmek, bu şekilde bir şefaat mantığı oturtmak, Kuran’a aykırı olup, peygamberimizi ilahlaştırmak ve onu ALLAH’a şirk koşmaktır.

FATİHA 5 “(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.”

 

  Bu ayeti her namaz kıldıklarında söyleyenler, bu sözü söyledikten sonra nasıl başka şeylerden medet umabilirler. Namazın sonunda salavat getirilenler, bunu sadece peygamberimize saygı, sevgi, minnet duygularıyla yapmazlar. Uydurma hadisler yüzünden, salavat getirirlerse peygamberin öteki dünyada kendilerine yardım edeceğine veya salavat getirmezlerse çok büyük günah işleyeceklerine inanırlar. Halbuki bu, Fatiha 5 ve bir çok ayete aykırı bir durumdur. Peygamberimiz sadece bir uyarıcı olup onun böyle yetkileri söz konusu değildir. Mahşerde tüm yetki ALLAH’ta olup, kararı yalnız ALLAH verecektir. Ancak yanlış anlaşılmaması için hemen belirtelim ki, salavat getirmek değil, salavatı getirirken beklenen karşılık veya getirmezsen işleyeceğine inanılan günah Kuran’a aykırıdır. Yoksa peygamberimize salavat getirmek, ona rahmet dilemek, onun için dua etmek güzel bir harekettir. Çünkü ona borçluyuz ve minnettarız. Tabii ki de, ALLAH yolunda insanlığa doğruyu anlatmak için çektiği zulümlere karşılık ona olan minnetlerimizi Rabbimize sunmalıyız.

KASAS 56. “(Resûlüm!) Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.”

 

TEĞABÜN 13. “Allah; O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Müminler yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.”

 

CİNN 18. “Mescidler şüphesiz Allah'ındır. O halde, Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın.”

 

İNFİTAR 19. “O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz. O gün iş Allah'a kalmıştır.”

 

ZÜMER 19. “(Resûlüm!) Hakkında azap hükmü gerçekleşmiş kimseyi ve ateşte olanı sen mi kurtaracaksın!”

 

MÜMİN 51. “Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.”

 

MÜMİN 55. “(Resûlüm!) Şimdi sen sabret. Çünkü Allah'ın vâdi gerçektir. Günahının bağışlanmasını iste. Akşam ve sabah Rabbini hamd ile tesbîh et.”

 

MUHAMMED 19. Bil ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. (Habibim!) Hem kendinin hem de mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! Allah, gezip dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.

FETİH 11. “…De ki: Allah size bir zarar gelmesini dilerse veya bir fayda elde etmenizi isterse O'na karşı kimin bir şeye gücü yetebilir? Kaldı ki, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”

BAKARA 123. “Ve bir günden sakının ki, o günde hiç kimse başkası namına bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez. Onlar hiçbir yardım da görmezler.”

ZÜMER 43,44. “Yoksa onlar Allah'tan başkasını şefaatçılar mı edindiler? De ki: Onlar hiçbir şeye güç yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi? De ki: Bütün şefâat Allah'ındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. Sonra O'na döndürüleceksiniz.”

 

YUNUS 18. “Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve: Bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır, diyorlar. De ki: "Siz Allah'a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir."”

  Şüphesiz ki, her inançlı insan, putperestliğe karşı durur. Ancak ne kadar ilginçtir ki, putperestliğe karşı duran, putperest olmadığını iddia eden çoğu insan, olmadığını, karşı durduğunu iddia ettiği putperestliğin ne olduğunu bilmemektedir. Örneğin, Mekkeli müşriklerin nasıl bir inanç sistemi üzerinde olduğunu bilmemektedir.

      Putperestler, bazı insanları ve belirli kavramları herhangi bir meta ile sembolleştirerek kutsallaştırmaktaydı. O sembol karşısında dualar, ibadetler, ayinler yaparak, meta ile sembolleştirdiği insandan her türlü yardımı (şefaati) dilemekte, meta ile sembolleştirdiği kavramı da yine tanrı veya tanrılarından dilemekteydi. Yani putperestlik heykele tapmak filan değildir. Zaten putlar herhangi bir meta, örneğin kaya, ağaç vs. de olabilir.

ARAF 194. “(Ey kâfirler!) Allah'ı bırakıp da taptıklarınız sizler gibi kullardır. (Onların tanrılığı hakkında iddianızda) doğru iseniz, onları çağırın da size cevap versinler!”

ZUHRUF 15. “Ama onlar, kullarından bir kısmını, O'nun bir cüzü kıldılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür.”

     Putperestler öncelikle, geçmişte yaşamış önemli siyasi, ekonomik ve dini insanları putlaştırdılar. Onları bir meta ile sembolleştirip, o sembol karşısında dualar, ibadetler, ayinler yaparak ya direk o insandan yardım istediler, ya da o insanın kendileri için ALLAH’a torpil yapmasını dilediler. İbrahim’in Kabesini bilen Mekkeli müşrikler, İbrahim’in ALLAH’ını da biliyorlardı. Ancak atalarından önemli, ün kazanmış siyasi, ekonomik ve dini karakterleri kutsallaştırmış ve o insanları ALLAH’a ortak koşmuşlardı.

      İslam’dan sonra da, peygamberlerin ve diğer bazı kimselerin kutsallaştırılması, onlara şefaat yetkisi yüklenmesi hep bu alışkanlıkların sonucudur. Yani şefaat, putperestlikten gelme olup, İslam’da -bugün ki anlatıldığı şekilde- yeri olmayan bir bidattir. Kuran’daki mahşer günü yardım (şefaat) ise, tanıklık etmekten başka bir şey değildir. (43:86 , 78:38)

      Ayrıca şefaat mantığı, akla da aykırıdır. Çünkü şefaat, günümüzdeki herhangi bir kurum veya kuruluşta rastladığımız torpilden başka bir şey değildir. Herhalde böyle bir adaletsizliğin ALLAH karşısında var olabileceğini düşünemeyiz. Aynı sevap ve aynı günaha sahip iki insandan birine şefaat edilecek ve o cennete gidecek, diğerine şefaat edilmeyecek ve o cehenneme gidecek… böyle bir şeyi kabul etmemizi, hele de Rabbimize yakıştırmamızı lütfen bizden beklemeyin.

  İşte hanif Müslümanlık, küçüklü büyüklü her türlü şirki, putperestliği reddetmektir. Hanif Müslümanlık, “sadece ALLAH” demektir. Tevhid de, birlik de budur.

  Biz, şirk mantığı içerinde düşündüğümüz şeyleri saymaya çalıştık. Şüphesiz, bunlardan bazılarına birileri karşı çıkabileceği gibi, bazı arkadaşlarımızda bunlara eklemelerde bulunabilirler (örneğin, muskalar, kutsal eşyalar, Hacerül Esved taşı gibi).

  Az önce putperestlerin, bazı kavramları kutsallaştırdığını da belirtmiştik. Bazı kavramlar, herhangi bir meta ile sembolleştirilip, o sembol karşısında dualar, ibadetler, ayinler yapılarak o kavramın kazanılacağı umulurdu. Bu kavramların putperestler tarafından yapılmış sembolleri, zamanında yıkılmış olsa da, bu kavramlar halen günümüzde yaşamaktadır. Bu konu ile ilgili İhsan Eliaçık’ın çok güzel bir yazısını sizinle paylaşarak bölümü sonlandıralım. Bu ülkede gerçek İslam’ı anlatan birkaç kişiden birisi olduğu için üstada sonsuz minnetlerimizi sunmayı da bir borç biliyoruz.

YAŞAYAN PUTLAR: LAT, UZZA, MENAT

Yazan: İhsan ELİAÇIK ---  http://www.ihsaneliacik.com

Kur’an’da Araplara ait üç putun “ismi” özellikle veriliyor. Acaba neden?

Nüzul sırasına göre putların ismi ilk olarak Necm suresinde geçiyor. Yani 6 yıl boyunca putların ismi hiç geçmiyor. İlk olarak Necm suresinde üç putun ismi verilerek şöyle deniliyor:

“Lât ve Uzza’yı ve diğer üçüncüsü Menat’ı gördünüz mü?” (Necm; 53/19-20)

Sonra bunların aslında ne olduğuna geçiliyor. “Onlar” deniyor , gerçekte “Sizin ve atalarınızın taktığı bir takım isimlerden başka bir şey değildir.” (Necm; 53/23) Yine “Onlar” deniyor “Zanna ve nefeslerinin arzularına tabi oluyorlar” (Necm; 53/23).

Kendi taktıkları bir takım isimler (esmâen semmeytumûhâ)…

Zan ve nefislerinin arzuları (tehve’l-enfüs) …

Demek ki “put” denilen şeyin insanın iç dünyasındaki kökü heva ve heves ve bunlar bir takım“isimler”den başka bir şey değil. İnsanlar o “isimlere” anlam yüklüyor ve prestij ederek yüceltiyorlar.

O “isimlere” dokundurtmuyorlar ve etraflarında atomu parçalamaktan da zor önyargılar oluşturuyorlar. Putları kırmak aslında bu “isimleri” alaşağı etmek ve etraflarında oluşturulan önyargıları kırmak demek oluyor.

***

Peki, madem putlar bir takım isimlerdir, taştan tahtadan yapılmış tasvirleri de nefislerin hevasının dışa vurmuş sembolleridir. Dahası Lât, Uzza ve Menat’ın tahtadan taştan yapılmış tasvir ve heykellerinin şu an yerinde yeller esmektedir. O halde bu “isimlerin” hala Kuran’da yer alıyor olmasının ve bizzat “isimlerin” anılmasının sebebi ne olabilir?

Bu putlar öyle bir şey olmalı ki hala yaşıyor, nefislerin hevasından kaynaklanıyor ve “isimlerinin” hala bir anlam ifade ediyor olması ve tapınç nesnesi haline getirilmiş olması lazım.

Hem de ne anlam ifade ediyor!

Hem de ne tapınç!

Bakın nasıl…

***

“Lât” kelimesi etimolojik olarak “ilah” kelimesinin bozulmuş hali ve mutlak otoriteyi ifade ediyor; El/Elot/Elat/Lat/Elohim/Allot//İlah…

Eski çağlarda Aramice/İbranice’ye kadar uzanan Arapça’nın kök dillerinde kişiyi “içeriden yöneten şey”,mutlak itaat /otorite” kaynağı anlamında yukarıdaki kelimeler kullanılmaktaydı.

Demek ki Lât “isminin” bugünkü karşılığı “otorite” dediğimiz şeydir.

***

“Uzza” kelimesi bunu tamamlıyor. Kur’an’da kullanılan “Aziz” isminin daha değişik söylenişi. “Güç” “kuvvet” anlamına geliyor: Aziz/Mu’ız/Muaz/Izzet/Muazzez…

Demek ki Uzza isminin bugünkü karşılığı da “güç, kuvvet” dediğimiz şeydir.

***

Üçüncüleri olan diğer “Menat” ise yine çok tanıdık: Menna/Mamon/Money/Many/Menat/Manat…

O bildiğiniz “para” demek yani.

Çarlık Rusyası’nın para birimi: “Manat”

Bugünkü Azarbaycan’ın, Türkmenistan’ın hala para birimi; “Manat”

***

Lât: Otorite…

Uzza: Güç…

Menat: Para…

Şimdi ayeti yaşayan yorumu ile yeniden okuyalım:

“Otorite, güç ve üçüncüleri diğer para… Bunlar sizin ve atalarınızın takdığı bir takım isimlerden başka bir şey değildir… Onlar gerçekte zanna ve nefislerinin isteklerine/arzularına tabi oluyorlar…”

Nefislerinin istek ve arzuları otorite, güç ve para arzuluyor. Bunlara ulaşmak için, üçüne de perestij ediyorlar ve gözleri başka bir şey görmüyor, put gibi tapınç nesnesi haline getiriyorlar…

Otoriteyi, gücü ve parayı kendilerinde toplamak/biriktirmek istiyorlar. Bunları elde etmek için girmedikleri kılık, atmadıkları takla kalmıyor. Bunlar için savaşıyor, vuruşuyor, kan döküp fesat çıkarıyorlar…

Otorite: Devlet, saltanat, taht, lider, ecdad, egemenlik, sınır, ulus…

Güç: Silah, petrol, toprak, nüfus, nüfuz…

Para: Sermaye, banka, altın, gümüş, dolar, euro…

Yeryüzünde kan döküp fesat çıkarmak bunlar için olmuyor mu?

Yaşadığımız çağa dikkat ediniz…

Otorite sevdasından emperyalizm doğmuş.

Güç tapıncından faşizm doğmuş.

Para hırsından kapitalizm doğmuş.

İnsanlığın ezelî ve ebedî sorunu bu üçü; Lât (otorite), Uzza (güç/kuvvet) ve Menat (para) başka bir şey değil.

***

Ne diyor Kur’an bu üçüne karşı?:

Allah’tan başka otorite yoktur (La ilahe illallah)

Güç ve kuvvet yalnızca Allah’a aittir (La havle ve la guvvete illa billah)

Ve üçüncüsü: Mülk Allah’ındır (Lehu’l-Mülk).

Şimdi anlaşıldı mı bunların “ismi” neden veriliyor Kuran’da.

Çünkü bunlar insanlıkta ölmeyen “isim”ler.

Yok olup gitmiş taşlar, tahtalar değil.

Bunlar yaşayan putlar: Lât, Uzza, Menat…

 

 

 


 

UYDURMA HADİSLER

   Ulemaya göre hadisler, Kuran’dan sonra dindeki ikinci kaynaktır. Ancak uygulamada, hadislerin Kuran’ın önüne geçtiğini, dinin Kuran’dan değil, hadislerden öğrenildiğini ve Kuran’ın akıl ve mantıkla doldurulması için boş bıraktığı yerlerin tamamen Kuran, akıl ve mantık ile çelişen hükümler içermesine rağmen hadisler ile doldurulduğunu görüyoruz. Yanlış anlaşılmasın, ortada gerçekten Peygamberimize ait olan hadisler olsa, yemin olsun ki onları herkesten önce biz savunuruz. Ancak biz hadislerin çoğunun uydurma olduğuna inanıyoruz. Sebeplerine aşağıda değineceğiz. Dolayısıyla bizim hadisten kastettiğimiz uydurma hadislerdir.

     Peygamberimize ait olduğu iddia edilen bir hadisin sahih olabilmesi için, bu hadis öncelikle Kuran’a, akla ve mantığa uygun olmak zorundadır. Ve yine bu hadis, Peygamberimizin vahiy almadan bilemeyeceği bir konu üzerine olmamak zorundadır. Bu şartlardan ötürü, bir hadise gerçekten Peygamberimizin hadisidir dersek, zaten bu hadis Kuran’ın söylediğinin tekrarı niteliğinde olacaktır. Peki hal böyle iken, bir Müslüman’ın dinini öğrenmesi için niçin hadislere ihtiyacı olsun? Yoksa ALLAH’ın unuttuğu veya eksik bıraktığı konular var da, bunları elçi mi dolduruyor? Hani ALLAH, hükümranlığını kimseye vermezdi, ALLAH Kehf 26’da yalan mı söylüyor? Kısacası şunu soruyorum, tüm kahinatı yaratan bir güç, karşısında nokta kadar değeri olmayan insanı nimetten sayıyor ve ona bir kitap indiriyorsa bu kitap yani Kuran yetersiz olabilir mi?

ENAM 126. “Bu (din), Rabbinin dosdoğru yoludur. Biz, öğüt alacak bir kavim için âyetleri ayrıntılı olarak açıkladık.”

ENAM 153. “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti.”

ZÜMER 27. “Andolsun ki biz, öğüt alsınlar diye, bu Kuran'da insanlara her türlü misali verdik.”

CASİYE 6. “İşte sana gerçek olarak okuduğumuz bunlar Allah'ın âyetleridir. Artık Allah'tan ve O'nun âyetlerinden sonra hangi hadise (söze) inanacaklar?”

   Hadisleri düşünmeden, araştırmadan ve sorgulamadan körü körüne kabul edenler ise, bunu hem ailelerinden böyle gördüğü için hem de zanlarına teslim oldukları için bu yanlışı yapıyorlar. Hadislerin tamamının Peygamberimize ait olduklarını zannetmeleri, hadisleri yazanların yanlış yapamayacak büyük ulema olduklarını zannetmeleri ve bunları çocukluktan beri ailelerinden bu şekilde duyup, sorgulamanın günah olduğunu zannetmeleri insanları yanlış yola götürmektedir.

MAİDE  104. “Onlara, "Allah'ın indirdiğine ve Resûl'e gelin" denildiği vakit, "Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter" derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?”

YUNUS 36. “Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz. Allah onların yapmakta olduklarını pek iyi bilendir.”

NECM 28. “Halbuki onların bu hususta hiç bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.”

   Aşağıdaki ayette, hem Peygamberden işitilen hadisin başkalarına yayılması eleştiriliyor, hem de ALLAH’ın her şeyi bildiği ispatlanıyor:

TAHRİM 3. “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir hadis söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu Peygamber'e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: Bunu sana kim bildirdi? dedi. Peygamber: Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi, dedi.”

 

  Hakkı Yılmaz’ın “Uydurulmuş Hadisler” makalesinden bir bölümü aynen aktarıyorum:

     “Dünyada her zaman insanları en iyi kandırmanın yolu; Allah’ı, peygamberi, Kur’an’ı, yani kısaca dini alet olarak kullanmak olmuştur. Bu tip aldatmalar, sadece İslâm tarihine de özgü değildir. İnsanlık, tarihinin her döneminde dinî inançları kullanılarak istismar edilmiştir. Kur’an’ı tahrif edemeyeceklerini görenler, tabiri caizse surda delik açmanın Kur’an dışında bir takım yalanlarla mümkün olabileceğini düşünüp, kötü emellerini hadis uydurmak suretiyle gerçekleştirmişlerdir.
  İslâm tarihinde ilk hadis uydurması peygamberimizin sağlığında yapılmış; bir kişinin sevdiği kızı alabilmek için peygamberimizin ağzından bir yalan uydurması ile başlamıştır. Bunu duyan peygamberimiz ise herkesi uyarmıştır: “Kim bilerek ve kasten benim üzerime bir yalan söylerse ateşten yerine yerleşsin.” O zamanki Müslümanların nitelikleri bu tip bir cinayete zaten elvermiyordu. Onlar Kur’an ile terbiye olmuş ve eğitilmiş kişilerdi. İşin ciddiyeti gereği, ince eleyip sık dokurlardı ve her duyduklarının peygamberimizden de teyidini alırlardı. Peygamberimizden sonra Ebu Bekir ve Ömer dönemlerinde de hadis uydurma pek görülmemiştir. Gerçi peygamberimizin ölümünden sonra ilk halife seçimi sırasında ortaya atılan “İmamlar Kureyş’ten olacaktır” hadisi tartışılmıştır ama peygamber ağzından söz aktarma o dönemde yaygın değildir. Osman’ın öldürülmesinden sonra ise Müslümanlar arasında inanılmaz fitne ve olaylar baş göstermiş ve bunların taraftarları, otuz-kırk bin Müslüman’ın hatta sahabenin kanına girenler, olaylara ve tuttukları yola bir dayanak bulma mecburiyetine düşerek, hadis uydurmaya hatta uydurtmaya başlamışlardır. Herkes kendini öven, karşı anlayışı da yeren hadisler ortaya atmaya başlamış ve ilk hadis uydurma harekâtı böyle başlamıştır. Ömer ve Ali’nin birkaç sahabeyi azarladıkları ve tartakladıkları olmuşsa da uydurma hadislerle mücadeleyi ilk defa ciddiye alan ve ayıklamayı ilk emreden Halife Ömer b. Abdülaziz olmuştur. Harun er-Raşid de hadis uyduranları katletmiştir. Büyük hadis bilgini Abdullah b.El Mübarek bir gurup bilginle birlikte, uydurulmuş hadislerin tespit ve ayıklanmasına büyük emek vermiştir. (Allah onlardan razı olsun.)”

http://www.istekuran.net/uyhadis.html

   Çok ilginç bir çelişkiyi paylaşmak istiyorum. Bu bilgiyi çok rahatlıkla kontrol edebilirsiniz. Kütüb-ü Sitte 4106,  4107 numaralı hadisleri okuyunuz. Ne kadar ilginçtir ki, bu iki hadiste Peygamberimiz, hadislerinin yazılmamasını, yazılanların ise imha edilmesini buyuruyor. Bu hadislerden önceki birkaç hadiste de, ki bunların da üç tanesi Ebu Hureyre hadisidir, yazılmasını emrediyor. Tamamen zıt bu iki grup hadisten hangisine inanacağınız şüphesiz sizin kararınızdır. Ama özellikle 4107 nolu hadis, bizim ana ilkemizi oluşturmaktadır:

"Benden Kuran dışında bir şey yazmayın. Kim, Kuran'dan başka bir şey yazmış ise, onu imha etsin."

   Yok eğer 4101 - 4105 arası hadisleri, yani Peygamberimizin çevresindekilere hadislerinin yazılmasını emrettiğini kabul edersek, ilk hadis kitabı 250 yıl sonra yazıldığına göre, tarihteki birçok önemli Müslüman’ı ihanetle suçlamamız gerekir.

      Peygamberimiz döneminde hadis toplama faaliyetinin olmadığı, rivayetlere göre toplananlara da Peygamberimizin izin vermeyip yaktırdığı bilinmektedir. Ayrıca, ilk dört halifenin de buna izin vermediği görülmektedir. Acaba burada sorgulanması gereken bir sebep yok mudur? Bu büyük insanlar, eskiden insanların dinlerini nasıl bozduklarının farkında olmalarından dolayı, Kuran’dan başka hiçbir kaynak oluşturmamaya gayret etmiş olabilirler mi?

  İmam Ali’nin vefatına kadar hadis uydurmak çok zor olmuştur. Arada Ebu Hureyre gibileri çıksa da, bu isimler karşılarında Ömer gibi, Ali gibi birini bulup, korkularından hadis uyduramamışlardır. Örneğin; Halife Ömer’in Ebu Hureyre’ye, fazla hadis rivayet etmeye devam ederse sürgün edeceğini söylediği iddia edilmektedir. Çeşitli kaynaklarda, Ebu Hureyre’nin Ömer döneminde “Resul şöyle dedi” şeklinde konuşamadığı için yakındığı anlatılır. Peki ne oldu da Ebu Hureyre gibileri bir anda yüzlerce hadisi uydurabildikleri bir ortama kavuştular?

  İmam Ali’den sonra halifelik Muaviye’ye geçti. Muaviye kim midir? Peygamberimize en büyük zulümleri yapmış olan Ebu Süfyan bin Harb’ın oğludur. Annesini de unutmamak gerekir. Annesi, Hamza’yı öldürtüp, ciğerini çiğ çiğ yiyen Hind bint Utbe’dir. Muaviye, Ali ile alçakça savaşandır. Peygamberimizin torunu, Ali’nin oğlu Hasan’ın katilidir. Ebu Bekir’in oğlu Muhammed’in katilidir. Daha nicelerini katleden veya sürgün edendir. Ayrıca, Hüseyin’in katili Yezid’in babasıdır. Ve Muaviye, İslam Devleti’nin 5. halifesi, oğlu Yezid de 6. halifesidir. İşte bu dönemden itibaren Ebu Hureyrelere kimse dur diyememiştir. Ve ne kadar acıdır ki o Ebu Hureyre, Muaviye denen katil hakkında ne güzel sözler söylemiştir. Kendisi söylemekle kalmamış, Peygamberimizin Muaviye’yi övdüğüne dair hadisler de uydurmuştur. Hatta Muaviye için İmam Ali’yi kötülemiş ve bunun üzerine Muaviye tarafından ödüllendirilmiştir. Sizce tüm bunlar yaşanırken, dinimizin halis kalabilmesi mümkün müydü?

Muaviye’nin can dostu Ebu Hureyre tarafından 3.000’in üzerinde hadis rivayet edildiği söylenir. Buhari, bunlardan 446 tanesini kitabına almıştır. Can alıcı nokta ise, Peygamberimiz ölmeden sadece 2 yıl önce Müslüman olmasıdır. En fazla 730 günde, sabah akşam bile birlikte olsa, bu kadar hadisi biriktirmesine diyecek laf yoktur.

  Buhari’nin kitabında, Ebu Hureyre kadar değerli olmasalar da diğer sahabelerin ne kadar rivayet ettiğini de söyleyelim:

Ebu Bekir ---- 22 tane
Osman ---- 9 tane
Ali ---- 20 tane

Zübeyr ---- 9 tane
Talha ---- 4 tane.
Ubey bin Ka’b ---- 8 tane
Selman-ı Farisi ---- 4 tane  

 

Yorumsuz…

 

  Muaviye ve Ebu Hureyre hakkında en ufak bir söz söylenince şöyle bir tepki gelmektedir: “Pis kafir! Sen mübarek sahabeler hakkında nasıl böyle konuşursun?” Sahabe, Peygamberimizi görmüş Müslümanlar için kullanılan bir kelimedir. Peygamberimizi görmek veya duymak ile mübarek olunsaydı, cennete de onların değil gözlerinin veya kulaklarının girmesi gerekirdi. Peki, her sahabe direk mübarek oluyorsa, Peygamberimize onca zulümler etmiş ve ancak savaşı kaybettikleri zaman Müslüman olabilmiş Ebu Süfyanlar, İkrimeler, Safvanlar da mı mübarek oluyor? İsa Peygamber’den de örnek verebiliriz. İsa’nın on iki havarisinden biri olan ve 30 gümüş dinar karşılığında ona ihanet edip yakalattıran Yahuda da mübarek oluyor mu?

 

    Biraz da hadisleri yazıya geçirenlerden bahsetmek istiyorum:

    Hadisleri ilk defa yazıya geçirip kitaplaştıran Buhari, Muslim, Tirmizi, Ebu Davud, Nesai ve İbn Mace de aynı dönemde, Miladi takvime göre 9. asrın ilk yarısında doğmuşlardır. Dolayısıyla, Peygamberimizin hadislerini toplamaya başladıklarında, Peygamberimizin ölümünden en az 200 yıl geçmişti. Bu 200 yıl içinde de, Peygamberimizin hadislerinin toplandığı bir kitap bulunmamakta olup, tamamen halk arasında sözlü rivayetlere dayanmaktaydı.

   Daha iyi anlaşılması için şöyle bir örnek verelim; şu anki tarihte, 1. Abdülhamit, 3. Selim, 4. Mustafa ya da 2.Mahmut’un söylediği sözleri araştırmaya başlasak, sözlerinin de hiçbir kaynakta saklanmadığını kabul etsek, bu padişahların ne kadar sözünü derleyebiliriz? Peki, padişahları boş verin. Padişahlar ile Peygamberimiz halk nazarında aynı öneme sahip olmadığı için kıyaslama doğru olmaz. Onun için biz daha yakın bir örnek olarak Atatürk’ü seçelim. Her ne kadar Atatürk’ün ölümünden 200 ü bırakın, 80 yıl bile geçmemiş olmasına rağmen; Nutuk, meclis tutanakları vs. hiçbir kaynak olmadığını kabul etsek, onun ne kadar sözünü derleyebilirdik? Hiçbir kaynak olmamış olsa ve şuan sözlerini toplamış olsaydık, emin olun ki, Atatürk’ün söylemediği binlerce söz ile karşı karşıya kalırdık. 60larda Menderes yanlıları, Atatürk’ün askeri veya devrimcileri kötülediği bir sözü; 70lerde de Deniz Gezmiş yanlıları, Atatürk’ün ülkücüleri veya dincileri kötülediği bir sözü uyduruverirlerdi. Kadın düşmanları kadınlar, erkek düşmanları erkekler hakkında; bir kesim Kürtler için, bir kesim de Türkler için sözler uydururlardı. Kimisi “Din karşıtı” , kimisi de “Komünizm karşıtı” derdi. Günümüze geldiğimizde de, birileri “Aman ha! Atatürk’ün sözüdür. Karşı gelme!” diyerek, ona atılan bu iftira ve yalanları halkın kabul etmesi için zorlardı. Konumuzda ise, hem 200 yıl, hem de bin yıldan da öncesinin dünya koşulları söz konusudur. Ve bu 200 yıllık arada, Muaviye ve Yezidler iktidar sahibi olmuşlardır.

   Hadis yazarlarından devam edelim:

     Buhari’nin 600.000 adet hadisi; ayıklama, çıkarma ve seçme ile 6.000 civarında hadise indirdiğini ve bunları “Sahih” kabul ettiğini biliyoruz. Aynı şekilde Muslim de, 300.000 hadisi 3.000 civarında hadise indirmiştir.

“Abdi'l Latifi'z Zebidi, “Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve şerhi, Ankara, 1984 (Yedinci Baskı) Cilt 1, Sahife VI” eserinden aşağıda aynen kopyalıyorum:

 

“İmam Buhari, bu kitabı için: "Sahih olandan başkasını yazmadım. Kitap uzamasın diye terk edip yazmadığım sahihler de yazdıklarımdan çoktur." dediği gibi : "Bunların altı yüz bin hadis içinden tahrîc ve intihâb eyledim. Ve tasnifini on altı senede ikmâl edebildim. Onu kendim ile Allah arasında huccet ittihaz ederim." demiştir.”

 

  Şimdi küçük bir hesap yapalım:

Buhari’nin her gün net 15 saat çalıştığını kabul edelim ve 600.000 hadisin tahric, intihab ve ikmal işlemlerini yapabilmesi için 40 yıl verelim. Daha fazla verebilmek isterdik ancak ne yazık ki 59 yaşında vefat etmiştir. Unutmadan, doğumundan 19 yaşına kadar Kuran-ı Kerim’i tamamen özümsemiş olduğunu ve 600.000 tane hadisi öğrendiğini kabul edeceğiz ki, bu işlemleri yapabilsin.

15 ile 365’i çarparsak; bir yılda 5475 saat çalıştığını,

5475 ile de 40’ı çarparsak; 40 yılda 219.000 saat çalıştığını,

219.000’i de 600.000’e bölersek; her hadise 0,365 saat ayırdığını kabul etmiş oluruz.

0,365 saat = 21 dakika 54 saniye yapar, biz 22 dakika diyelim.

  Çıkan sonuç şudur ki; Buhari, 19 yaşına kadar İslam’ı özümsemiş ve geri kalan ömründe de, 40 yıl boyunca hiç aralıksız, düzenli bir şekilde her gün 15 saat çalışarak, hafızasındaki 600.000 hadisin her birine 22 dakikalık vakitler ayırarak, bu hadislerden dinimize uygun olanları ayıklamış, toparlamış ve kitaplaştırmıştır. Anlatıldığına göre, bu 22 dakikada her bir hadis rivayetini incelemeye geçmeden önce, güsul abdesti almış, namazını kılmış, duasını etmiş ve sonra çevresindekilerle mütalaa etmiş ve bu hadislerin içinden “Sahih” kabul ettiklerini derlemiş, kitaplaştırmış. Buna mantık bilimi bile dayanmaz.

 

     Şimdi, başka bir açıdan konuya yaklaşarak, aşağıda 6 yazarın hadis kitaplarının kaçar hadisten oluştuğunu yazmak istiyorum: (Muhammed Esad’ın araştırmalarına göre)

Buhârî --- 9082 hadis


Muslim --- 7275 hadis


Nesai --- 5724 hadis

Ebu Davud --- 5274 hadis

Tirmizi --- 3951 hadis

İbn Mace --- 4341 hadis

Toplam: 35647 hadis

 

Bu hadis sayısını Kuran ile kıyaslamadan önce şunu söyleyelim; bu sayıların içinde tekrarlar da mevcuttur. Bunu değerlendirme dışı bırakıyoruz. Bunun sebebi de; Kuran’da da tekrarların mevcut olması ve dolayısıyla yaklaşık olarak aynı sonuca ulaşılmasıdır.

  Kuran’ı Kerim’de 6000 küsur tane ayet vardır. Ehli sünnetçe sahih kabul edilen 6 kitapta ise, 35647 hadis vardır. Hadi iddia edildiği gibi; biz din düşmanı, ateist, mason, ajan vs. olalım ve bu 35647 hadisin de hepsi Resulullah’ın sözü olsun. O zaman din konusunda elçi, ALLAH’tan daha mı çok şey biliyor? Ya da ALLAH’ın kullarına söylemediğini elçi mi söylüyor?

  Vazgeçtim. Boş verin bunları daha ilginç bir açıdan yorumlamaya devam edelim. O resul ki, o kadar zulüm gördü ve tek gayesi ALLAH’ın sözlerini tebliğ edebilmekti. Bütün ömrünü, acılar ve işkencelerle bu yola harcadı ve vefatında bize tek mirası olarak Kuran’ı bıraktı. Kıyaslarsak; Muhammed 23 yıllık mücadelenin sonunda 6000 küsur ayet bıraktı, 6 tane beşer ise 35647 hadis bıraktı. Sayısının yanı sıra; Kuran duvara asıldı ya da Arapça okundu, Hadisler ise dinin kaynağı oldu ve gerektiğinde Kuran ile çelişmesine rağmen yine de tüm hayatımızda kurallar oluşturdu ve başlı başına bir din oldu. Sonuç olarak; hem sayısı açısından, hem de işlevi açısından, 6 tane beşer, insanlığa ve dine, ALLAH’ın resulünden daha çok mu fayda sağlamış oldular? Peki ALLAH korusun bu insanlar olmasaydı ne olacaktı? Biz bir yetimin bize bıraktığı 6000 küsur tanecik ayete mi muhtaç olacaktık? Onlar 250 yıl sonra bu kitapları yazmasa halimiz nice olurdu? Buna göre o zaman, Muhammed değil, ondan daha büyük hizmetler gerçekleştirmiş(!) Buhari ya da Muslim son peygamber olarak kabul edilmelidir. Farkında değiller ancak hadisleri bu kadar körü körüne sahiplenip Buhari’yi, Muslim’i yere göğe sığdıramayanlar, aslında bunu söylemiş oluyorlar. Peygamberimize iyilik yaptıklarına inanıyorlar fakat gerçekte kötülük yapıyorlar.

  Bir de bu 35647 hadisi başka açıdan yorumlayalım. Hesabımıza geçmeden önce; aynı şekilde tekrarları yine dikkate almayalım. Çünkü, Peygamberimizin bir ettiği lafı bir daha etmediği gibi bir mantığı kabul edemeyiz. Şimdi hesabımızı yapalım:

 

Muhammed Peygamber, 23 yıl peygamberlik yapmıştır.

 

23 ile 365’i çarparsak; 8395 gün peygamberlik görevini yaptığını buluruz.

 

35647’yi 8395’e bölersek; her güne 4,25 hadis düşer.

 

Sonuç olarak; bunun 200-250 yıl sonrasına intikal edebilmesi için, Peygamberimizin veya yanındakilerin tuttuğu bir günlükten başka bir çare yoktur. Ayrıca şu bilgiyi de verelim; ilk 3 senesi sonunda Müslümanların sayısı 30'u biraz geçmişti. Bu 30 kişinin içindeyse Ebu Hureyre gibileri yoktu.

   Bu konu hakkında daha çok yazılabilir, yazanlar da var. Tarihte, hadisleri tek tek alıp Kuran ile çelişkilerini göstermiş olanlar da var.(Bu kişilerin kitaplarını piyasada bulamazsınız tabii ki) Ancak ben, düşünen bir toplum için bu kadarının bile yeterli olacağı kanaatindeyim. Onun için, biraz da neden bu görüşte olduğumu yazmak istiyorum.

  Ben, din konusunda yalnız ve ancak Kuran’ın kaynak olabileceğini savunuyorum. Hadislerin gerçekten Peygamberimizin sözleri olduğuna inanmıyorum. Peygamberimizin izinden gitmek istiyorsak, O‘nun izinden gittiği şeye bakmalıyız, yani Kuran’a. Peygamberimizin nasıl yaşadığını görmek istiyorsak, yine Kuran’a bakmalıyız, çünkü O, Kuran’a göre yaşadı. Peygamberimiz “Yaşayan Kuran” idi.

   Onun sözlerinin Kuran ile çelişmesi söz konusu olamaz. Ancak baktığımızda, Kuran ile çelişen ve insanlığı çok yanlış etkilemiş ve yanlış kararlar almasına sebebiyet vermiş bir dünya hadis var. Bu hadisler yüzünden insanlık bambaşka bir dini öğrenmiştir. Kuran ile çelişen bilgilere din demiştir. Ancak şunu da belirtelim; bu kitaplarda gerçekten de Peygamberimize ait sözler yok mudur? Vardır. Ancak, Kuran’da tamamen doğru bilgi öğrenmek dururken, ne zorumuz var da; samanlıkta iğne arar gibi 30.000 hadiste doğru hadis arayalım veya hadislerden birçok yanlış bilgi öğrenelim. Dinde yanlış bilgi öğrenmek önemsiz bir şey midir? Tam tersine, gün gelir dinde öğreneceğiniz bir yanlış, bütün doğrularınızı götürür. Din adına cinayet işleyenler, kadınlarına zulmedenler, kız çocuklarını okutmayanlar hangi yanlışların peşinden koşuyor zannediyorsunuz? Terör örgütleri nereden doğdu zannediyorsunuz? Bunların Kuran’dan en ufak bir kaynakları yoktur. Kaynakları; hadislerde, mezhep imamlarının hadislere dayanan kitaplarındadır.

  Kaynak olarak Kuran’ı tekrar tekrar okudunuz özümsediniz de, artık size Kuran yeterli olmayıp, başka kaynak arıyorsanız diyeceğim laf yoktur. Yok eğer, Peygamberimize iyilik yaptığınızı zannediyorsanız, tam tersi, onun hakkında yalanlar uyduran, ona iftiralar atan kitapları yakmanız gerekir. Çünkü Peygamberimizin Kuranla, akıl ve mantıkla çelişen en ufak bir sözü söylemeyeceğini bilmeliyiz.

HAKKA 44, 45, 46, 47. “Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık). Hiçbiriniz buna mâni de olamazdınız.”

 

  Adil olması için, bizim bütün bu anlattıklarımıza karşı belirtilen görüşleri ve söylenen sözleri de paylaşalım:

 

-          Deme öyle deme deme! Dinden çıkarsın Maazallah!

 

-          Vah vaaah! Bizim oğlan ne diyor böyle! Komünist mi oldun oğlum sen?

 

  Biraz daha bilimsel olan karşı görüşleri de paylaşalım:

 

-          Sus! Pis kafir!

 

-          Dinimizi yıkacaksınız değil mi? Yahudi misiniz mason musunuz?

 

   Ama en belden aşağı görüşte şu:

 

-          Sen kimsin be! Bütün hayatını dine adamış mübarek ulema bilmiyor da sen mi biliyorsun?

 

  Onlara cevap yine ALLAH’ın sözüyle olsun:

 

ARAF 199. “Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.”

 

  Sonuç olarak, hiçbir şey değişmez. Böyle gelmiş, böyle gider. En nihayetinde:

 

KAFİRUN 6. “Sizin dininiz size, benim dinim bana!”

 

 


 

SÖZ EDİP YÜKSEL’DE

(Bu bölüm, Edip Yüksel’in Ozan Yayıncılıkça basılan kitaplarından küçük bir derlemedir. Bu ülkede gerçek Kuran erlerinin yetişebilmesi için gerekli ortamı hazırlayanlardan birisi olduğu için, üstada sonsuz minnetlerimizi sunuyoruz.)

  Kuran bir rehber, bir başvuru kitabı, bir harita, bir pusula olmak­tan çıkarılıp, bir tren ya da yüksek voltajlı bir trafo gibi tehlikeli bir nesne haline getirilmiştir! Kuran anlaşılması zor, "yüksek" anlamlarına ulaşılması imkânsız ve doku­nulması tehlikeli bir kitap olunca, gelsin ciltler dolusu ha­dis, yığınla sünnet, fıçılar dolusu söylenti, tencereler dolu­su ilmihal çorbaları, yığınla saçmalık, tonlarca batıl inanç, kutsal adamlar kalabalığı ve kutsal tüccarlar ordusu. Bu durum, sözde Müslüman ülkelerdeki sefaleti, geri kalmışlığı, zulmü, baskıyı ve sınır tanımayan yozlaşmayı çok güzel açıklamaktadır.

     Müslümanların atalarından miras aldığı ve uygulamak için çok çalıştığı dinin, Kuran yoluyla Muhammed tara­fından iletilen sadece Allah'a teslim olma sistemiyle çok az ilgisi vardır. Büyüklük taslayarak ulema (alimler, bilgi insanları) olduklarını iddia eden din adamları, İslam'ın mesajına cahillik bulaştırdı. Çok sayıda uydurduklarının arasında, şeriat (yasalar), yasaklar, peçeler, sakallar, tür­banlar, tuvalette nasıl temizlenileceğinin kuralları, çiş yapma kuralları, misvaklar, sağ eller, sol eller, sağ ayak­lar, sol ayaklar, hadisler, sünnetler, şefaat, kutsal kıllar, kutsal kıyafetler, kutsal dişler, kutsal ayak izleri, hazretler, efendiler, azizler, mevlalar, mehdiler, masum imamlar, emirler, mezhepler, tespihler, muskalar, rüyalar, kutsal yasa boşlukları, takkeler, tapınaklar, ekstra dualar, ekstra haramlar, çok sayıda Arapça kelimeler, mendup, müstehab, mekruh, şerif, seyyid ve daha bir sürü saçmalık örnek olarak gösterilebilir. Sonuç olarak, Sünnilerin ve Şiilerin dini, do­ğadaki ve kitaptaki ilahi yasalar ile çelişir ve sadık takipçi­lerini sefalete ve geri kalmışlığa mahkûm eder. Dini liderler ile politik müttefikleri, Müslümanların geri kalmışlığı­na büyük ölçüde katkıda bulunur. Her şeye Gücü yeten Allah, "büyüklerden biri" olarak tanımladığı mesaj ile ar­tık reform yapmamızı ve ilerlemenin yolunu açmamızı is­tiyor (74: 30-37).

  Dini liderleri tarafından hipnotize edilen Müslümanların büyük bölümü, büyük bir tutkuyla izlemeye çalıştıkları dinin, Muhammed döneminde Ebu Cehil (cehaletin baba­sı) ve Ebu Leheb'in (kızgın ateşin babası) izlediği dinden bir farkı olmadığından habersiz durumdadır. Bununla birlik­te, Kuran'ın mesajı bir kez daha ışıldıyor ve çok tanrıcılık ile cahilliğin karanlığını yok ediyor.

  Örümcek ağlarının ve cahillik duvarlarının tehlikede ol­duğunu görünce, profesyonel din adamları ve onları körü körüne takip edenler yaygara koparabilir ve toz bulutu oluşturmaya çalışabilir. Kuran’ın okunmasını engellemek için ellerinden gelen her şeyi yapabilir. ALLAH’ın Mesajı’nı insanların duymaması için her türlü if­tira, hakaret, sahte suçlama ve tehditte bulunabilir ve gü­rültü çıkarabilir.

  Çabaları boşuna olur. Çünkü Kuran’ın evrensel ışığı tüm mükemmelliği ile tekrar parıldıyor. Bu ışığı ne devletlerin sınırları; ne zalim rejimlerin yasa ve yargıçları; ne engizis­yon zihniyetindekilerin fetvaları; ne de haçlıların entrika­ları ve kanlı savaşları engelleyebilir. İslami reform, Allah­'ın izniyle, gerçekleşecektir ve sistem bir kez daha sadece Allah'a adanacaktır. Allah'a övgüler olsun.

KAMER 17. “Kuran'ı mesaj için kolaylaştırdık; öğüt alan yok mudur?”

Kuran, Yalnızca Kuran, Başka Şey Değil, Sadece Kuran

  Allah'ın elçisine uymalıyız (3: 31,32; 24:56). Kim ki Allah'a ve elçisine itaatsizlik ederse yeri ebedi cehennemdir (72:23). Allah, elçisi ve son peygamber olan Muhammed'e Kuran'ı indirdi (27:6). Peygamberin dünyaya bildirdiği biricik kitap Kuran'dır (6:19). Elçinin biricik görevi mesajı iletmektir (16: 35). Sadece Kuran'ı izlemekle emir olunduk (7:2,3; 17:46). Kuran, hidayeti­miz için gerekli her şeyi içermektedir (16:89). Allah, hiç bir şeyi Kuran'ın dışında bırakmamıştır (6:38). Hikmet, insan ürünü olan hadis kitaplarında değil, Allah'ın kitabındadır (17:39; 36:2).

  Kuran'dan başka hiç bir hadise inanıp kaynak edinmemeliyiz (45:6). Halkı bilgisizce Allah'ın yolundan saptırmak için boş ha­dislere değer verenler için acı bir azap vardır (31:6). Uyduruk hadislere (sözlere) ihtiyacımız yoktur; çünkü Kuran tam detay­lıdır (12:111). En güzel hadis (söz) Kuran'dır (39:23). Tek geçerli sünnet .(yasa) Allah'ın sünnetidir (33:38, 62; 35:43). Allah'ın bir izni olmadan, ortaya dini hüküm koyanlar ve onları izleyenler müşriktirler yani putperesttirler (42:21). Kuran mücmel değil detaylıdır, kapalı değil apaçıktır (30:28; 41:3).

  Kuran, bizzat Allah tarafından açıklanıp detaylanmıştır (11:1; 75:19). Kuran, inananlar tarafından anlaşılması kolay, putpe­restler içinse anlaşılması zor ve imkansızdır (54:17,22,32,40; 17:46; 18:57). Bizim için güzel örnek olan Muhammed peygam­ber Kuran'dan başka bir hüküm kaynağı kabul etmemiştir (5:48,49; 6:114; 10:15). Allah, hadislerin değil Kuran'ın korun­masını garantilemiştir (15:9; 36:69; 38:87).

Allah'ın kelimeleri tastamam ve mükemmeldir (6:115). Şüp­heli rivayetlere uyanlar sapmışlardır (6:112). Allah unutkan de­ğildir (19:64). Allah, kelime sıkıntısı çekmez (18:109). Ahiret hakkında kuşkusu olanlar Kuran ile yetinmezler veya onu baş­ka kitaplarla değiştirmek isterler (10:15). Dinlerini mezhep mezhep ayırarak ihtilaf edenlerin Muhammed Peygamber ile bir ilişkileri yoktur (6:159). Allah elçisinin ahiretteki tek şikaye­ti, halkının Kuran'dan uzaklaşması hakkında olacaktır, hadis­ten uzaklaşması hakkında değil (25:30).

Orta Çağın İlkel Öğretilerini Kuran’a Eş Koşmak İçin Neden Ayetlerin Anlamlarını Çarpıtıyorsunuz?

  “Allah'a ve elçisine itaat ediniz” (3:32). Kendilerine Kuran ayetleri hatırlatıldığında 25:73'deki tavrı göstereceklerine, bu ayeti suistimal ederek Buhari'yi, Müslim'i veya bir başka hadis kitabını ortaya çıkarmayı adet edinen sünnetçiler, Allah'ın elçi­sinin bildirdiği biricik kitabın Kuran olduğu (6:19; 7:3; 50:45), Muhammed Peygamber'in sadece onunla hükmettiğini (5:48,49), sadece onu terk edenlerden şikayetçi olduğunu (25:30), onu yeterli ve detaylı görmeyenleri putperestlikle suçladığı (6:114) ve onun Kuran'a inandığı (7:158) gerçeğini unutmaktadırlar. "Elçiye itaat", Buhari gibi ilkel bir iftiracıya itaat değil; elçinin getirdiği tamam, detaylı ve mükemmel olan Kitaba itaattir.

 

     Münafıkların Allah’ın kitabına ekleme yapma veya ona katılma şansları yoktu ama hadis sayesinde bidatın, hurafenin, uydurmanın ve çarpıtmanın kapıları sonuna kadar açıktı. Buhara’dan bir adam çıkıp kulaktan dolma söylentileri Muhammed peygamberden iki yüz yılı aşkın bir süre sonra toplamaya başladığında dinsel hurafelere ve uydurmalara son derece uygun bir coğrafya ve toplum yapısı vardı. O insanların kendileri ve ana babaları mezhep savaşlarına ve kıyımlara katılmışlardı. Dinsiz, Hıristiyan ve Yahudi pek çok kişi kuşkulu nedenlerle İslam’a girmişti ve onların çoğu, yeni dini özümsemeden, eski kültürünü ve dinden beklediğini İslam'a taşımayı yeğlemişti. Seçkinler, kendi dini duruşlarını haklı gösterip kabul ettirmek amacıyla dini, kültürel ve politik görüşle­rine ait uygulamaları, bu yeni hadis, sünnet, tefsir ve fetva modası sayesinde bol bol pazarladılar. Ayrıca, esbab-ı nü­zul (vahyin nedenleri) denen sayısız öyküler uydurdular; her ayetin neden indirildiğini açıklıyormuş gibi yapıp ila­hi iletinin anlamını çarpıttılar ya da kapsamını daralttılar. Belli bir din, kültür, kabile, mezhep, tarikat ya da hüküm­darı yüceltmek için kelimelerin anlamını ve bağlamını kaydırdılar. Erkek hepbanacılar, ruhbanlar ve kadın düş­manları bu yozlaştırma hareketini ustaca kullandılar. Muhammed Peygamber'in sözleri ve edimleri olarak kutsa­nan kulaktan dolma söylentiler ve onun ilah edinilen sa­habelerinin adları bölüp parçalamada, kültürel eritmede, hatta ticari tanıtımda güçlü birer araç ya da Truva Atı ola­rak kullanıldı. Özetle, Kuran dışlandı; ilahi ileti fena halde çarpıtıldı.

  Muhammed Peygambere ait olduğu öne sürülen binlerce hadis onun ölümünden hemen sonra uydurulmaya baş­landı, 200 yıl sonra devşirildi ve yüzyıllar sonra 'sahih' hadisler adı altında kitaplaştırıldı. Hadislerin uydurulma amaçları şöyle sıralanabilir:

·         Bir mezhebin öğretilerini bir başkasına yeğlemek

·         İsyancıları etkisiz kılmak için hükümdarın yetki ve uy­gulamalarını övmek ya da haklı göstermek

·         Bir kabile ya da hanedanın çıkarlarını gözetmek

·         Cinsel istismarı ve kadın düşmanlığını haklı göstermek (Ayşe'nin yaşını küçük göstermek, kadınların ibadetine engel olmak);

·         Dehşet, baskı ve diktayı haklı göstermek (Ureyne ve Ukeyle halkından bazılarını işkenceden geçirmek, Me­dine'deki Yahudi halkı yok etmek, şiirle eleştiri yapan bir kadın ozanı öldürmek);

·         İbadete ibadet, dindarlığa dindarlık eklemek (nafile namazlar);

·         Hurafeleri diriltmek (büyücülük yapmak, Kabe'nin ya­nındaki kara taşa tapınmak);

·         Bazı nesne ve edimleri yasaklamak (hayvan ve insan resmi yapmak, müzik aleti çalmak, satranç);

·         Yahudi ve Hıristiyanların inanç ve uygulamalarını İs­lam'a sokmak (taşla öldürmek, sünnet etmek, başörtü­sünü dayatmak, inzivaya çekilmek, tesbih çekmek);

·         İslam'dan önceki Mekke'de yaygın olan inanç ve uygu­lamaları yeniden yaşama geçirmek (şefaat, kölelik, aşi­ret tutkusu, kadın düşmanlığı);

·         Halkı hoşlandıran öyküler uydurmak (miraçta göklere çıkıp namaz pazarlığı yapmak);

·         Muhammed Peygamberi tanrılaştırıp onu öteki pey­gamberlerin üstüne çıkarmak (ayın parçalanması dahil bir sürü mucize);

·         Tektanrıcılara karşı hadis kullanmak (yalnızca Kuran diyenleri suçlamak)

Ve hatta;

·         Bir çiftliğin ürünlerini tanıtmak (Ajwa Bölgesinde yetişen hurmaların üstünlüğü)…

 

Aynı Hata

  Yahudiler, Kuran gibi detaylı ve her şeyi açıklayan Tevrat'ı al­dılar (6:154; 7:145). Ancak Allah'ın sözleriyle yetinmediler ve gereksiz birçok soru sordular. Sorularının cevaplarını Tevrat'ta bulamayınca uydurmaya başladılar. Nitekim bu şeytani tavır sonucunda Mişna (söz) ve Gemara (pratik) denilen dini riva­yetler ürettiler.

  Tıpkı Yahudiler gibi, Müslümanlar da Muhammed peygam­berin ölümünden sonra uydurdukları binlerce yalanı peygam­bere yakıştırdılar. Çok ilginçtir ki bu uydurma dini kuralları, tıpkı Yahudiler gibi Hadis (söz) ve Sünnet (pratik) olarak adlan­dırdılar. Cahil insanlar, Kuran'da eleştirilen tipte sayısız sorular sordular ve cevaplar beklediler (2:67-70; 5:101). Örneğin, uyur­ken hangi tarafa yatacağız? Helaya önce hangi ayakla girece­ğiz? Abdest alırken parmaklardan mı, dirsekten mi yıkamaya başlayacağız? Sakalımızı ne kadar uzatacağız? Tırnaklarımızı hangi gün ve hangi sırayla keseceğiz? Yemekleri hangi elimizle yiyeceğiz? Hangi sebzeleri ve meyveleri yemek daha sevaptır?

  Bu saçma sapan sorularının cevabını Allah'ın kitabında bula­mayınca peygamberin ağzından cevaplar üretmeye başladılar. Çelişkiler ve hurafeler dolu bu yalan rivayetler üzerinde tartış­maya ve mezhep mezhep bölünmeye başladılar. Özellikle, mü­nafıklar bu ortamdan yararlanarak yüz binlerce hadis ürettiler. Kuran'ı Kerim bu münafıkları çok önceden haber vermekte ve bizi uyarmaktadır (6:112-116). İlgi çekicidir ki peygamberin bir numaralı düşmanlarından olan Buhari, peygamberimize iftira ve hakaretlerle dolu kitabını peygamberin vefatından iki yüz elli yıl sonra yazmıştır.

Hadis Kitaplarından Birkaç Örnek:

Bunlar, çeşitli hadis kitaplarından, söylenti ve sahte öğreti koleksiyonlarından bir örnektir:

·         Ureyne ve Ukeyle kabilelerinden bir grup peygambere geldi ve peygamber onlara deve sidiği içmesini öğütle­di. Daha sonra, peygamberin çobanını öldürdükleri için peygamber onları bağlayıp gözlerini dağladı, ellerini ve ayaklarını kesti ve çölde susuzluktan ölmeye terk etti. (Buhari 56/152, Hanbel 3/ 107, 163)

·         Peygamber hiçbir vakit ayak üstünde işemedi. (Hanbel 4/196; 6/136, 192, 213)

·         Peygamberin ayak üstünde işediğini gördüm. (Buhari 4/60, 62; Hanbel 4/246; 5/ 382, 394.)

·         Ben en şerefli elçiyim, yargı gününde sadece ben üm­metimi düşüneceğim. (Buhari 97/36)

·         Elçiler arasında ayırım yapmayın; ben Yunus'tan daha iyi değilim. (Buhari 65/ 4,5; Hanbel 1/205, 242, 440).

·         Evde, atta ve kadında kötü şans vardır (Buhari 76/53).

·         Namaz kılanın önünden bir maymun, siyah bir köpek veya bir kadın geçerse namazı geçersiz olur. (Buhari 8/102; Hanbel 4/86).

·         Cehennemi çoğunlukla kadınlar dolduracaktır; kadınlar zeka ve dinde eksiktir. (Müslim, İman 34/132; Müslim, Iydayn 4; Tirmizi, İman 6/2613; Ibn Mace, Fitan 19/4003; Ahmad b. Hanbel, Musnad, 2/373-374, 2/318; Ebu Davud, Sünnet 15/4679; Nasai, Iydayn 19)

·         Peygamber savaşta kadın ve çocukların öldürülmesine izin verdi. (Buhari, Cihad/146; Ebu Davud 113)

·         Dünya dev bir boğanın boynuzları üzerindedir; hareket ettiğinde depremler oluşur. (Ibn Kathir 2/29; 50/1)

·         Liderler Kureyş kabilesinden seçilmelidir. (Buhari 3/129, 183; 4/121; 86/31)

·         Bütün siyah köpekleri öldüreceksiniz; çünkü onlar şey­tanlardır. (Hanbel 4/85; 5/54)

·         Karga günahkardır. (Buhari 59/16; Hanbel 2/ 52)

·         Allah zamandır. (Muvatta 56/3)

·         Kimliğini ispatlamak için, Allah peygambere bacakları­nı açıp gösterdi. (Buhari 97/24, 10/129 ve 68. sure hak­kındaki yorum)

·         Zina yapanların taşlanmasını söyleyen ayetin yazılı bu­lunduğu kağıt bir keçi tarafından yenilerek iptal edildi, (İbn Mace 36/1944; İbn Hanbel 3/61; 5/131,132,183; 6/269)

·         Benu Eslem kabilesinden bir adam Peygambere gelerek yasadışı cinsel ilişkide bulunduğunu söyledi ve kendine karşı 4 kez tanıklıkta bulundu. Adam evli olduğu için Peygamber onun taşlanmasını buyurdu. (Buhari, Hadis 6814)

·         Zina eden bir maymunu öldürmek için taşlayan bir maymun kabilesine rastladım ve onlara yardım ettim. (Buhari 63/27)

·         Peygamber öldüğünde zırhı bir Yahudi'ye bir kaç kilo arpa karşılığında rehin bırakıldı. (Buhari 34/14, 33, 88; Hanbel 1/300; 6/42, 160, 230)

·         Bir kadının parmaklarını kesmenin cezası; bir parmak için 10 deve, iki parmak için 20 deve, üç parmak için 30 deve, dört parmak için 20 (yirmi) deve vermektir. (Hanbel 2/182; Muvatta 43/11)

·         Peygamber bir Yahudi tarafından büyülendi ve günler­ce ne yaptığını bilmeden dolaştı. (Buhari 59/11; 76/47; Hanbel 6/57; 4/367)

·         Muhammed 30 erkeğin cinsel gücündeydi. (Buhari)

·         Peygamberimizin izniyle ihramdan çıkıp Mina’da bulunan kadınlarımıza yöneldik. Zekerlerimizden meni damlıyordu. (Buhari, Hac/81; Müslim Hac/ 141)

·         Sol elinizle yemek yemeyiniz veya bir şey içmeyiniz, çünkü Şeytan da yeme içme için sol elini kullanır. (Hanbel 2/8, 33)

·         Peygamber Ramazan bayramında tek sayıda hurma yerdi. (Buhari 2/73).

·         Peygamber buyurmuştur ki 'Kim abdest alırsa burnuna su çekip temizlemelidir ve mahrem yerlerini temizler­ken tek sayıda taş kullanmalıdır. (Buhari 1/162, 163)

·         Peygamber buyurdu: 'Benden Kuran dışında bir şey yazmayın. Yazarlarsa yok edin. (Müslim, Zuhd 72; Hanbel 3/12, 21, 39).

·         Peygamber Amr İbn As'a konuştuğu her şeyi yazmasını emretti (Hanbel 2/162).

·         Kuran’dan başka hidayet kaynağı arayan sapıtmıştır. (Tirmizi 2906)

·         Ömer dedi ki: 'Kuran bizim için yeterlidir, peygamber­den herhangi bir şey yazmayın'. Odadaki herkes Ömer­'in söylediklerini kabul etti. (Buhari, Cihad 176, Cizye 6, İlim 49, Marza 17, Magazi 83, Itisam 26; Müslim, Vasiyye 20, 21, 22).

Muhammed Peygamberi Hangi Çeşit Ve Şekillerde İstersiniz?

Sahtekârlar ortaçağ Arap, Putperest, Yahudi ve Hıristiyan kültürlerinin karışımını elçinin güzel örnekleri şeklinde sundular. Daha kötüsü, Muhammed Peygambere atfedilen söz ve eylemler, örnek bir kişilik sergilemekten de çok uzaktır. Hadis kitaplarının portresini çizdiği peygamber, birkaç kişiliğe sahip kompleks bir karakterdir. Öyle ki bu karak­ter, mitolojik tanrılardan bile daha hayalidir.

Hadis kitaplarındaki peygamber hem bilge hem bilgisizdir. Bazen Allah'tan bile merhametli bazen de zalim bir işkencecidir. Hem kusursuzdur hem günahkar, hem alçakgönüllü hem kibir­li, hem güvenilir hem hilebaz, hem okuma yazma bilme­yen hem eğitmen, hem iffetli hem sex düşkünü, hem zengin hem fakir, hem kayırmacı hem demokratik, hem adaletli hem kadın düşmanı, hem hadisi yasaklayan hem hadisi teşvik eden... Bunlar gibi birçok tezat kişiliğin örneklik diye sunulduğunu bulabilirsiniz. Binlerce farklı örnekten hangi karakteri istiyorsanız onu seçebilir­siniz. Herkes nasıl bir peygamber is­tiyorsa hadis okyanusuna bir olta sallayabilir. Terörist mi istiyorsunuz? Terörizmi haklı çı­karmak için bir kaç hadis bulabilirsiniz; ne de olsa Buhari'ye göre Muhammed savaşta kadın ve çocukların öldürülmesini onaylıyordu. Hadis kitapları nerdeyse istediğiniz her şeyi içerir, özellikle istediğiniz Muhammed hakkında ise. İna­nılmaz derecede kibar ve ince düşünceli bir Muhammed de bulabilirsiniz, zalim bir işkenceci de... Bir sayfada Mu­hammed Peygamber'in sadece işaret ederek ayı ikiye böl­düğünü ve bir parçasını Ali'nin bahçesine düşürdüğünü bulursunuz, diğer bir sayfada bir harf bile okumaktan aciz Muhammed Peygamber'i...

En Sahih Hadisin Sahihliğine Ne Kadar Güvenilir?

  Müslim, İbni Mace, Ebu Davut, Ahmed bin Hanbel'in Müsnedi, Muvatta gibi Sünnilerce kabul edilen kutsal hadis kitapla­rı, Muhammed Peygamberin son hutbesini (Veda Hutbesi) ri­vayet ederler. Yüz bini aşkın sahabenin tanık olduğu bu büyük tarihi konuşmanın üç değişik rivayeti ilgi çekicidir. Hadislerin büyük bir bölümünün güya bir veya iki sahabe tarafından nak­ledildiğini hesaba kattığınızda, veda hutbesinin en sahih hadis olması gerekir.

Ne var ki yüz bini aşkın Müslüman tarafından izlenen bu hutbenin en önemli bölümü üç değişik rivayetle gel­mektedir:

1. “Size izleyeceğiniz iki şey bırakıyorum: Kuran ve benim Sünnetim.” (Muvatta 46/3)

2. “Size Kuran'ı ve aile halkımı (ehli beyt) bırakıyorum.” (Müslim 44/4 Nu, 2408; Hanbel 4/366; Darimi 23/1 Nu, 3319).

3. “Size Kuran'ı bırakıyorum; onu izlemelisiniz.” (Müslim 15/19 Nu, 1218; İbn Mace 25/84 Nu, 3074; Ebu Davud 11/56, Nu l905).

SON peygamberin SON hutbesindeki SON sözleri, on binler­ce sahabe tarafından izlenmesine rağmen gördüğünüz gibi tah­rif edilerek üç değişik varyasyon haline sokulmuştur.

a) Sizin bu en sahih hadisinize göre, peygamber bize neyi bı­raktı? Bu rivayetlerden hangisi doğrudur?

b) İkinci ve üçüncü rivayeti nakledenler size göre sünneti unutkanlık sonucu mu ihmal ettiler? Hadis kitapları, dininizin ikinci temelini unuttular mı?

c) En güzel hadis olan Kuran'a göre peygamber bize neyi bı­raktı? (6:19, 38, 114; 5:48, 49; 112:111; 39:23).

d) Peygamberin on binlerce kişi tarafından izlenen en önemli sözlerini değiştirebilen hadis kitaplarına nasıl güvenebili­riz? Kuran'ın yanında artık hangi hadise inanabiliriz? (45:6)

e) Sünniler, yukarıdaki birinci rivayeti, Şiiler ikinci rivayeti tercih ederken Şii ve Sünni olmayanlar da Kuran'a uygun buldukları için üçüncü rivayeti tercih etseler kıyamet mi kopar?

 

 


 

PEYGAMBERİMİZE HADİSLERLE ATILAN İFTİRALAR

  Hadisler incelendiğinde, inkarcıların ve ateistlerin arkasına sığınacağı o kadar hadis vardır ki, hakikaten bu uydurma hadisler inananların elini kolunu bağlamaktadır. Bu hadislerde neler yoktur ki. Peygamberimizin üfürükçülüğünden tutun da, okuma yazma bilmeyen bir cahil olduğundan başlayıp kadın düşmanlığına kadar, bir tahtta oturan cani bir diktatör olduğundan başlayıp cinsel hayatına kadar birçok uydurma mevcuttur. Ne kadar ilginçtir ki, bu dünyada birileri küfretmiştir, onların katli vacip olmuştur; birileri küfretmiştir, onların sözleri dinin kaynağı olmuştur.

  Bu uydurma hadisler inkarcıların ve ateistlerin eline koz vermektedir. Bu kimseler, uydurma hadislerin arkasına sığınarak ALLAH’ı, Kuran’ı ve Peygamberimizi eleştirmekte ve yok saymaktadır. Ancak şunun farkında değillerdir ki, yok saydıkları sadece ve sadece bu uydurma hadislerdir. Uydurma hadislerin arkasına sığınarak Kuran’ı çürütemezsiniz. Ancak ve ancak arkasına sığındığınız hadisin uydurma olduğunu kanıtlayabilirsiniz.

  Uydurma hadisler ile İslam’a saldıranlar, bu hadislerdeki uydurmaların Kuran’da karşılığını gösterememektedirler. Ancak bu inkarcıların bazı akıl hocaları vardır ki, Turan Dursun bunların başında gelirdi, bu uydurmaların Kuran’da karşılığını gösterebilmek için cımbızla ayet seçer ve ayetlerin anlamını çarpıtarak okuyucuya sunardı. Kanıt gösterebildiği bir iki ayetin ise, söyledikleri anlamlarla ve gösterdikleri uydurmalarla uzaktan yakından alakası yoktu.

   Bu kimselerin akılları sıra Kuran’dan gösterdikleri bazı örnekler vardır ki, Kuran’a biraz vakıf olan bir kimse için bu iddialar gerçekten çok komiktir. Örneğin bu kimseler Kuran’da çelişki olduğunu iddia ederler, ancak bu iddialarının en zekice olanı şu örnektir:

İSRA 77. “Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki kanun (da budur). Bizim kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın.”

   Bu ve birçok ayette ALLAH, dini hükümlerinin değişmeyeceğini söylüyor. Ancak bir uydurma hadis vardır ki, bu hadise göre ALLAH, bir sözü ile eski sözünün hükmünü kaldırır ve yenisini yürürlüğe koyar. Buna da “Nesh” derler. Sanki zamandan münezzeh olan ALLAH en doğrusunu bilmiyormuş gibi. Muhammed Esed’in dediği gibi, sözde “nesh doktrini” nin temelinde, bazı eski müfessirlerin Kuran’ın bir pasajını diğeri ile uzlaştırmadaki yetersizlikleri yatmaktadır. Hadis adı altında gerçekleştirilen bu nesh uydurması Kuran’ın yukarıdaki ve benzeri ayetleri ile çelişir. Ama bu durum Kuran’ı değil, hadisi çürütür ve inkarcılar yine emellerine ulaşamaz. Bunun için Kuran’dan ayet göstermeleri gerekir ki, cımbızla ve çarpıtarak şu ayeti seçerler:

BAKARA 106, 107. “Biz, bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak (ertelersek) mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kadirdir. (Yine) bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah'ındır? Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.”

  İşte inkarcılar bu ayeti gösterir ve Kuran’da çelişki var diyerek zevke gelirler. Onlar cahillikleriyle çok komik duruma düşüyorlar. Biraz araştıran bir kimse “Ayet” kelimesinin Kuran’da çok farklı anlamalarda kullanıldığını görecektir. İlk akla gelen anlamı sureleri oluşturan kısımlardan her biridir. Diğer anlamları ise; açık alamet, belirti, iz, eser, işaret, nişane, ibret, mucize ve delildir. Özellikle bu kelime delil ve mucize anlamlarında çokça kullanılmakta olup, bu kelime ile daha çok doğa olayları kastedilmektedir. Çünkü ALLAH’ın varlığının delillerinin ve onun mucizelerinin başında doğa kanunları gelir. Kuran’da da genelde doğadan örnekler verilmiştir. Dolayısıyla Bakara 106’da kastedilen evrendeki değişim ve gelişimdir. Bunlara örnek olarak mevsimlerin değişmesinden depremlere kadar birçok örnek verebiliriz. Hatta ve hatta evrim teorisini bile örnek verebiliriz. İşte ALLAH evrendeki durumu, düzeni, kuralları istediği gibi değiştirebilir çünkü bir sonraki ayette dediği gibi evrenin mülkiyeti ve hükümranlığı yalnızca onundur.

  Bu örnek inkarcıların Kuran’ı çürütmek için söyledikleri birkaç iddiadan en zekice olanıydı. Diğer bir iki iddia ise, tamamen müteşabih ayetlerin veya eşsesli sözcüklerin arkasına sığınarak yapılan uydurmalar olup, onlara herhangi bir kimse rahatlıkla cevap verebileceği için biz burada cahillerin ve kötü niyetlilerin komiklikleriyle uğraşmayacağız. Biz bağıra bağıra şunu söyleyeceğiz, Kuran ayetlerinin ne birbiriyle çelişmesi ne de akıl ve mantık ile çelişmesi söz konusudur.

  Bu nesh saçmalığını, sözde büyük İslam alimlerinin bir çoğu kabul etmiştir. Günümüzde de atalarının söyledikleri ile iman eden ataperestler, bu iftirayı ve küfrü kabul etmeye devam etmektedirler. Onlardan akıl sahibi olanlar için tek bir ayet paylaşacağım:

NİSA 82. “Hâla Kur'an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı.”

  Başa dönmek gerekirse, bir hadis ile bir Kuran ayetinin çelişmesini göstermek Kuran’ı değil, hadisi çürütür. İnkarcılar, Kuran’ı çürütmeye çalışırken, uydurma hadisleri çürütmüş ve farkında olmadan dine hizmet etmişlerdir. Hadislerin nasıl bir uydurma boyutunun olduğunu ve hatta nasıl ALLAH’a, Kuran’a ve Peygamberimize iftira niteliğinde olduğunu bizlere dolaylı olarak göstermişlerdir. Onlar bu iftira niteliğindeki hadisleri doğru kabul edip hakaret ederken bize düşen bu iftiraların uydurma boyutunu göstermektir.

  Öyle hadisler vardır ki, tamamen birilerinin kasıtlı hareketi sonucu uydurulmuş ve Peygamberimize iftira edilmiştir. Bu hadislerin doğru kabul edilmesi ile de inkarcıların ekmeğine yağ sürülmüştür. Bu hadislerde öyle mide bulandırıcı sözler vardır ki, biz en iğrencini seçip, bu hadisin uydurma boyutunu göstereceğiz.

     Peygamberimizin vefatının 250 yıl sonrasında yüzlerce hadis kitabı yazılmıştır. Bu sayısız kitap içerisinde ulema, Buhari’nin yazdığı “Sahih-i Buhari” adlı kitabı en güzel, en doğru, en sahih hadis kitabı olarak seçmiştir. En sahih olanı buysa, diğerlerini siz düşünün. İşte bizim vereceğimiz örnek en sahih kitaptaki, en iğrenç örnektir.

  Sahih-i Buhari’nin 192 nolu hadisine göre Peygamberimiz, 30 erkek cinsel gücündeymiş ve bir saatte 9 karısıyla da sırayla yatarmış. Şaşırmayın, bu en mübarek hadis kitabındaki bir hadistir. Yere göğe sığdıramadığınız Buhari’nin sahih diyerek kitabına koyduğu bir hadistir. Şimdi biraz düşünelim, velev ki böyle bir bilgi doğru bile olsa, insanlar Peygamberimizin evinin içerisini nereden bilebilir? Böyle bir bilginin doğru olması için bizim aklımıza 3 tane ihtimal geliyor. Bu hadise doğrudur diyebilmeniz için bu 3 ihtimalden birini seçmek zorundasınız.

1-  Peygamberimiz birisine cinsel gücünün çok fazla olduğunu ve bir saatte 9 karısıyla da yattığını anlatacak ki, bu bilgi öğrenilsin, kuşaktan kuşağa aktarılsın ve 250 yıl sonra Buhari kitabına alsın.

 

2-  Peygamberimizin eşlerinden biri, birisine bunları anlatacak ki, bu bilgi öğrenilsin, kuşaktan kuşağa aktarılsın ve 250 yıl sonra Buhari kitabına alsın.

 

3-  Ev ahalisinin dışında üçüncü bir kişi Peygamberimizin evini dikizleyecek ve onun cinsel hayatına şahit olacak ki, bu bilgi öğrenilsin, kuşaktan kuşağa aktarılsın ve 250 yıl sonra Buhari kitabına alsın.

 

  Sizce hangisi? Bu hadisin doğru olabilmesi için, Peygamberimiz mi yoksa eşleri mi mahremlerini birilerine anlattı? Aksi takdirde bir başkası ALLAH’ın elçisinin evini mi dikizledi? Hadisleri, hadis kitaplarını yazanları yere göğe sığdıramayanlar, bu uydurmalarla amel edenler, buyurun seçin birini! Ben seçeyim, bu hadis de, diğer birçoğu gibi uydurmadır. Peygamberin evi harem değil, olsa olsa kadın sığınma evidir.

  Şimdi soruyorum size, neden bize kızıyorsunuz? Biz, bu hadise sahih diyerek kitabına koyan şahsın, yine sahih diyerek seçtiği diğer hadislerin gerçekten Peygamberimize ait olduğuna nasıl inanalım? “Kuran yetmez” diye bir yalanı diline dolayanlar, bu ve benzeri hadisler mi size yetiyor? ALLAH’ın kitabı yetmiyor da, Buhari’nin kitabı mı size yetiyor?

   Kuran tek kaynaktır. Din Kuran’dan ibarettir. Kuran’da ne yanlış, ne çelişki vardır. Sizler istediğiniz kadar uydurmaları okumaya devam edin, biz de Kuran’ı okumaya devam edeceğiz.

 

 


 

KURAN’DA KADIN

  Kuran’da, kadını küçülten, aşağılayan, köleleştiren hiçbir söz yoktur. Ancak Kuran’ın dışında birçok kaynakta, kadınlara yönelik bu sözler sayısızca mevcuttur. En güvenilir hadis kaynağı kabul edilen Buhari’nin, Muslim’in kitaplarında, kadınlarımıza yapılan çirkin saldırılar, iğrenç sözler gerçekten mide bulandırmaktadır. Bunun yanı sıra, İmam-ı Gazali gibilerin kitaplarında kadınlarımız hakkında yazılanlar, gerçekten hem ALLAH’a hem Peygamberimize büyük bir iftira niteliği taşımaktadır. 

  Bana göre, tartışılacak bir nokta yoktur. Tek kaynak Kuran’dır ve Kuran’ın dışındaki bu kitaplardaki kadın düşmanlığı tamamen ALLAH’a ve elçisine karşı yalan uydurmaktır. Kadını küçümseme, aşağılama, köleleştirme, eve hapsetme, kara çarşafa bürüme, eğitimden ve işten uzak tutma, hiçbir şekilde dinimize ait olmayıp, tamamen beyinsizlerin uydurduğu yalanlardır. Erkek egemen toplumun, kadınları ikinci sınıfa atma çabasıdır. Aklı cinsellikten başka şeylere çalışmayan sapık zihniyetlerin, kadınları tahrik unsurundan başka bir şey olarak görmemelerinin bir sonucudur. Hiç uzun uzadıya araştırmaya gerek yoktur. Sabah karısıyla kavga edip, karısına kızan beyinsizler, gidip kadınlara karşı hadis uydurmuş, Peygamberimize iftira atmışlardır.  Hadis kitaplarındaki o iğrenç sözlerin, en güzel insan Peygamberimize ait olması gibi bir olasılık söz konusu bile değildir.

  Onların inandığı yalanlar, iftiralar onların olsun. Biz, tek kaynağımız Kuran ne diyor ona bakalım. Mesela, aşağıdaki ayetlerden kadın-erkek eşitliğini çıkarabilir miyiz?

İMRAN 195. “…Ben, erkek olsun kadın olsun -ki hep birbirinizdensiniz- içinizden, çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım…”

NİSA 124. “Erkek olsun, kadın olsun, her kim de mümin olarak iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.”

 

TEVBE 71. “Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, salatı ikame ederler, zekâtı verirler, Allah ve Resûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azîzdir, hikmet sahibidir.”

 

NAHL 97. “Erkek veya kadın, mümin olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve mükâfatlarını, elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz.”

 

NUR 26. “Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır.”

 

AHZAP 35. “Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar, taata devam eden erkekler ve taata devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazi erkekler ve mütevazi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”

 

  Rabbimiz, kadınlara kötü davranmamamızı ve onları sevmemizi ne kadar güzel buyuruyor:

 

NİSA 19. “Ey iman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir. Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmeniz için de kadınları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (biliniz ki) Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz.”

 

  Rabbimiz kadınları gözetiyor ve erkek kadını boşarsa, kadının maddi yönden sıkıntı çektirilmemesini, üzdürülmemesini emrediyor:

NİSA 20, 21. “Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın. Siz, iftira ederek ve apaçık günah işleyerek onu geri alır mısınız? Vaktiyle siz birbirinizle haşir-neşir olduğunuz ve onlar sizden sağlam bir teminat almış olduğu halde onu nasıl geri alırsınız!”

 

AHZAP 49. “Ey iman edenler! Mümin kadınları nikâhlayıp da, henüz zifafa girmeden onları boşarsanız, onları sayacağınız bir iddet süresince bekletme hakkınız yoktur. O halde onları (bir bağışla) memnun edin ve onları güzel bir şekilde serbest bırakın.”

 

TALAK 1. “Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda, onları iddetlerini gözeterek boşayın ve iddeti de sayın. Rabbiniz Allah'tan korkun. Ancak kanıtlanmış bir zina işlemeleri hali bir yana, onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar.”

TALAK 6. “Onları gücünüz ölçüsünde oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun, onları sıkıştırıp (gitmelerini sağlamak için) kendilerine zarar vermeye kalkışmayın. Eğer hâmile iseler, doğum yapıncaya kadar nafakalarını verin. Sizin için çocuğu emzirirlerse onlara ücretlerini verin, aranızda uygun bir şekilde anlaşın. Eğer anlaşamazsanız çocuğu, başka bir kadın emzirecektir.”

 

TALAK 7. “İmkânı geniş olan, nafakayı imkânlarına göre versin; rızkı daralmış bulunan da Allah'ın kendisine verdiği kadarından nafaka ödesin. Allah hiç kimseyi verdiği imkândan fazlasıyla yükümlü kılmaz. Allah, bir güçlükten sonra bir kolaylık yaratacaktır.”

 

  İslam’dan önce de kadınlarımıza yönelik aşağılama hareketleri ve düşmanlıklar olmuştu. Haramlar kılınmış, kadınların mal sahibi olmasına engel olunmuştu. Onların yalanları karşısında ALLAH, onlara kızmış, açık ayetler indirmiş; fakat insanoğlu yine aynı yanlışları, hem de bu sefer onun ve elçisinin adını kullanarak yapmaya devam etmişlerdir:

ENAM 139. “Dediler ki: "Şu hayvanların karınlarında olanlar yalnız erkeklerimize aittir, kadınlarımıza ise haram kılınmıştır. Şayet (yavru) ölü doğarsa, o zaman (kadın erkek) hepsi onda ortaktır." Allah bu değerlendirmelerinin cezasını verecektir. Şüphesiz ki O hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.”

ENAM 140. “Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce kız çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızkı, Allah'a iftira ederek (kadınlara) haram kılanlar, muhakkak ki ziyana uğramışlardır. Onlar gerçekten sapmışlardır ve doğru yolu bulacak da değillerdir.”

 

  Erkek çocuklarını sahiplenip, kız çocuklarını ötekileştiren zihniyet bugün de mevcuttur. İslam’dan önce, bu zihniyet altında kız çocukları öldürülüyordu. Ancak, bunu yaparken farklı bahaneler yaratıp, dinselleştirmişlerdi. Kendilerince, kız çocuğunu büyümeden öldürürlerse, bu kız çocuğunun melek olacağı inancını uydurmuşlardı. Böylece de, bir meleği Tanrılarına kurban etmiş ve erkek çocukları kendilerine kalmış olacaktı:

İSRA 40. “(Ey müşrikler!) Rabbiniz, erkek çocukları sizin için ayırdı da, kendisi meleklerden kız çocuklar mı edindi! Gerçekten siz, (vebali) çok büyük bir söz söylüyorsunuz.”

 

  Şehvet duygularına yenik düşüp, kadınlara tecavüz girişiminde bulunan sapık zihniyetler bugün olduğu gibi tarih boyunca da olmuştur. Bunlar, emellerine ulaşamadıklarında, çareyi derhal kadına iftira atmakta bulurlar. Günümüzde de, bir kıza tecavüze kalkışıp, sonra onu iffetsiz ilan ederek, töre adı altında katlini isteyen zihniyet yok mudur? İşte bu zina iftirasıdır:

NUR 23, 24, 25. “Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lânetlenmişlerdir. Onlar için çok büyük bir azap vardır. O gün dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarından dolayı aleyhlerinde şahitlik edecektir. O gün Allah onlara gerçek cezalarını tastamam verecek ve onlar Allah'ın apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır.”

 

  Dinimiz, köleliği yasaklamıştır. Köleleri azad etmenin ise farklı yolları vardır. Bunlardan biri, onları evlendirerek özgürlüklerine kavuşturmaktır. Bir diğeri ise, mukatebe denen, köleye özgürlük veren sözleşmedir. Rabbimiz insanlara, köle ve cariyeleri özgürlüklerine kavuşturmalarını, onlara maddi yardımda bulunmalarını ve her halükarda fuhşa zorlamamalarını emretmiştir. Eğer zorlama veya yoksulluk sebebiyle fuhuş yapmak zorunda kalmışlarsa, bu zorunluluğun sonunda kendilerini affedeceğini söylemiştir:

NUR 32, 33. “Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah, (lütfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir. Evlenme imkânını bulamayanlar ise; Allah, lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında bulunanlardan (köleler ve câriyelerden) mükâtebe yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir hayır (kabiliyet ve güvenilirlik) görüyorsanız, hemen mükâtebe yapın. Allah'ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, namuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah (onlar için) çok bağışlayıcı ve merhametlidir.”

  İşte bunlar, ALLAH’ın sözleridir. Bir de gidin, hadislere, sözde büyük ulemaların kitaplarına bakın. Uzaktan yakından alakası yoktur. Şimdi soruyorum, bunları söyleyen ALLAH, bu sözleri tebliğ etmek için hayatını harcayan Peygamber, nasıl kadın düşmanı olabilir? Velev ki kadın düşmanı olsa, bunda ne amaçlayabilir veya bundan ne gibi bir fayda sağlayabilir?

  Dikkatimi çeken ayetlerin başında Tekvir Suresi ilk 14 ayet gelir. Burada kıyametin kopuşu ve mahşer gününün gelişi anlatılır. Mahşer hep merak edilmiştir. Nasıl yaşanacağına dair senaryolar üretilmiştir. Acaba ALLAH, bize ilk ne diyecektir diye düşünülmüştür. En büyük günah, ona şirk koşmak ise, “Rabbin kim?” şeklinde bir soruyu soracağını iddia etmişlerdir.

  Bizim Rabbimiz bencil midir? Önce kendisini mi düşünür?

 

TEKVİR SURESİ İLK 14 AYET:

1. Güneş katlanıp dürüldüğünde,

2. Yıldızlar (kararıp) döküldüğünde,

3. Dağlar (sallanıp) yürütüldüğünde,

4. Gebe develer salıverildiğinde,

5. Vahşî hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde,

6. Denizler kaynatıldığında,

7. Ruhlar (bedenlerle) birleştirildiğinde,

8. Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda,

9. "Hangi günah sebebiyle öldürüldü diye.

10. (Amellerin yazılı olduğu) defterler açıldığında,

11. Gökyüzü sıyrılıp alındığında,

12. Cehennem tutuşturulduğunda,

13. Ve cennet yaklaştırıldığında,

14. Kişi neler getirdiğini öğrenmiş olacaktır.

 

  8 ve 9. ayetlere dikkat edelim:

 

8. Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda,

9. "Hangi günah sebebiyle öldürüldü diye.

 

  Rabbimizin kız çocuklarına verdiği değeri görüyor musunuz? Önce, büyük ulemanın yarattığı bencil bir ilaha bakın; sonra da, kız çocuklarını her şeyden öne koyan ALLAH’a bakın. Ayrıca bize göre buradan, genel anlamda kızlara yapılan bütün zulümleri anlamalıyız. Kız çocuklarını küçük yaşta satarak evlendirmek, okutmamak, çalıştırmak da onları diri diri gömmek değil midir?

“Kadınlarınızı okutunuz, kadınları okumayan millet yükselemez.” HACI BEKTAŞ VELİ

 

  Tekrar başa dönersek, Kuran’da kadını aşağılayan, köleleştiren bir söz yoktur. Ancak birkaç ayet yanlış anlaşılmış veya yorumlanmıştır.

BAKARA 228. “Boşanmış kadınlar, kendi başlarına (evlenmeden) üç ay hali (hayız veya temizlik müddeti) beklerler. Eğer onlar Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanmışlarsa, rahimlerinde Allah'ın yarattığını gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Eğer kocalar barışmak isterlerse, bu durumda boşadıkları kadınları geri almaya daha fazla hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler. Allah azîzdir, hakîmdir.”

Erkek ile kadın eşittir. Burada söylenen bir derece üstünlük ise, ayetin başında söylenen boşanmada erkeklerin, kadınlar gibi iddet beklemek zorunda olmamalarından ibarettir.

 

BAKARA 282. “Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süre için birbirinize borçlandığınız vakit onu yazın. Bir kâtip onu aranızda adaletle yazsın. Hiçbir kâtip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan geri durmasın; (her şeyi olduğu gibi) yazsın. Üzerinde hak olan kimse (borçlu) da yazdırsın, Rabbinden korksun ve borcunu asla eksik yazdırmasın. Şayet borçlu sefih veya aklı zayıf veya kendisi söyleyip yazdıramayacak durumda ise, velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şahit bulundurun. Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden bir erkek ile -biri yanılırsa diğerinin ona hatırlatması için- iki kadın (olsun). Çağırıldıkları vakit şahitler gelmemezlik etmesin. Büyük veya küçük, vâdesine kadar hiçbir şeyi yazmaktan sakın üşenmeyin. Böyle yapmanız Allah nezdinde daha adaletli, şehadet için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha uygundur. Ancak aranızda yapıp bitirdiğiniz peşin bir ticaret olursa, bu durum farklıdır. Bu durumda onu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. (Genellikle) alışveriş yaptığınızda şahit tutun. Ne yazan, ne de şahit zarara uğratılsın. Eğer bunu yaparsanız (zarar verirseniz) şüphe yok ki bu, sizin yoldan çıkmanız demektir. Allah'tan korkun. Allah size gerekli olanı öğretiyor. Allah her şeyi bilmektedir.”

 

Bu ayette borç verme ve borç verirken senet tutma konusundan bahsedilmektedir. Kadınların, çocuk büyütme ve ev işleri ile ilgilenip, iş dünyasından uzak olmaları ihtimali sonucunda burada bire iki kuralı getirilmiştir. Biri yanıldığında diğerinin ona hatırlatması da, kadınların finansal konulara uzak olmasına işaret edip, bir kadın yarım erkektir gibi bir sonuç çıkmaz. Eğer kadın, finansal konular ile içli dışlı bir iş kadınıysa, bu bire iki kuralını uygulamaya da gerek kalmayacaktır. Yıllar sonra ulema ise, borcun senede dökülmesi durumunda söz konusu olan bu istisnai hali, “Kıyas” yaparak tüm şahitlik hallerine uygulamışlardır.

NUR 2. “Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir gurup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.”

 

Bu ayette hemen şunu belirtmeliyiz ki, bazı meallerdeki “yüz sopa vurun” yanlış bir çeviridir. Doğrusu ise, “yüz celde vurun” dur. Celde ise, sopa değildir. Değneğe benzer, fakat sadece deriyi acıtır. Ete geçecek yaralar, hasarlar oluşturmaz. Bu sebepten dolayı celde vurmak, fiziki bir ceza değil, sosyal bir cezadır. Şahitlerin huzurunda, yüz kızartıcı suç sonucu, yüz kızartmaktır. Şunu da belirtelim, zinaya uygulanan suç bu olup, recm cezası Kuran’da yoktur.

 

NİSA 34. “…İffetsizlik etmelerinden endişe ettiğiniz kadınlara gelince; önce kendilerine nasihat edin, sonra yataklarında yalnız bırakın, yine dinlemezlerse dövün(?). İtaat ettikleri halde onları incitmek için bahane aramayın. Çünkü Allah, çok yüksek çok büyüktür.”

 

ALLAH, kadına karşı “Dövün” diyebilir mi? Tabii ki de hayır. “Dövün” diye çevrilen kelime, Kuran’da “Daraba” kelimesidir ve bu kelimenin sadece Kuran’da on değişik anlamı vardır. Bu anlamlardan biri “dövmek” iken, bir diğeri ise sorumluluğundan çıkarmak anlamında “Göndermek” tir. Kuran’da da defalarca bu anlamında kullanılmıştır. Pek tabii ki burada da, bu anlamında kullanmak daha uygun ve diğer ayetlerle de daha uyumlu olacaktır. Daraba kelimesinin bu anlamında kullanıldığının iki ispatı vardır. İlki; Peygamberimizin, eşi Ayşe’ye zina iftirası atıldığında, ilk başta yalan olduğuna inanmaması sebebiyle Ayşe’yi babası Ebubekir’in evine göndermesidir. Peygamberimiz, Ayşe’yi şüphesiz ki dövmemiş, bunun yerine bir süre sorumluluğundan çıkararak babasının evine yollamıştır. İkincisi, yukarıda da belirttiğimiz Talak Suresi’nin ilk ayetidir. Bu ayete göre kadınlar, yalnızca kanıtlanmış bir terbiyesizlik, yani iffetsizlik, zina etmeleri halinde evlerinden gönderilebilir. Onun dışında asla evden kovulamazlar. Yakışık alan ve ALLAH’ın istediği, erkeklerin evi kadınlara bırakmasıdır.

NİSA 15. “Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin.”

 

Bir önceki ayette bahsedilen, eşin aldatması, biriyle zina etmesi iken, bu ayette bahsedilen, çevredeki herhangi bir kadının fuhuşa sürüklenmesidir. Nisa 15 de, fuhuş batağına bulaşmış kadınların, ecel gelene kadar yahut ALLAH onlara yeni bir yol açıncaya kadar, eve kapatılması buyrulmaktadır. Hiçbir kadın isteyerek fuhuş yapmaz. Mecbur kaldığı için bu yola başvurur. Ekonomik zorluklar veya aile içi tecavüze uğramaları neticesinde evden kovulmaları gibi sebepler, onları bu batağa sürüklemiştir. Bu mesleği severek yapmaları söz konusu bile olamaz. İşte ALLAH, bu bataklıkta onlara bir zarar gelmesin diye onlara ev hapsi uygulanmasını buyurmuştur. Dikkat edilirse, şeriat hükümlerindeki gibi katlini emretmemiştir. Recm cezası verin dememiştir. Çünkü onlar suçlu değildir. ALLAH, onlara yeni, temiz bir yol açacaktır.

NİSA 1. “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.”

Kuran’da, ALLAH’ın Havva’yı, Adem’in alt kaburga kemiğinden yarattığına dair bir masal yoktur. Bu ayeti, bilimsel bilgilerle anlamaya çalışmalıyız. Her canlıda kromozom mevcuttur. Bazı canlılar, kendi kromozomlarıyla eşlenerek çoğalırlar ki, buna mitoz bölünme denir. Bir de mayoz bölünme vardır ki, bu çoğalma için kromozomun, eşey bir kromozoma ihtiyacı vardır. Erkeğin kromozomu XY’ dir. Kadının kromozomu ise, erkekte bulunan X kromozomunun iki tane bulunması ile XX ’dir. Bundan sonra, bu iki canlı türü mayoz bölünme ile çoğalmak zorunda kalır. Üreme esnasında erkek ya X, ya Y kromozomu verirken, kadın her halükarda X kromozomu verir. Erkek X kromozomu verirse kız çocuğu, Y kromozomu verirse erkek çocuğu doğar. Sonuç olarak, bu ayette kadının erkekten doğduğu gibi kadını ikincileştiren bir yorumdansa, ALLAH’ın insanları eşeysiz üremeden eşeyli üremeye dönüştürmesini kabul etmek, daha akla ve mantığa uygun olacaktır. Bunu yapmasının sebebi de “AŞK” tır ve onun en büyük delillerindendir:

RUM 21. “Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O'nun ayetlerindendir (delillerindendir). Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.”

ALLAH, kadına erkeği, erkeğe kadını aşk için yaratmıştır, kölelik için değil.

  Sonuç olarak, kadın düşmanlığına dinimiz alet edilmiştir. Dinimiz, kadın düşmanı değil, tam tersi kadın hakları savunucusudur. Bunu söylemekten de, hem bir Müslüman hem de bir erkek olarak gurur duyuyorum. Çünkü doğru olan, benzerinin yanında olmak değil, sıkıntı çekenin, ezilenin yanında olmaktır.

Not: Bu konuyla bağlantılı olan “Çok eşlilik” ve “Örtünme” konularını, ayrı birer bölüm olarak yazıyorum.

  Bu bölümün sonu, Hacı Bektaş Veli’nin şu kıtası ile olsun:

 

Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde,
Hak’kın yarattığı her şey yerli yerinde.
Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok,
Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde.

 


 

ÇOK EŞLİLİK

  Kadın düşkünü erkekler, şehvetlerini yaşayabilmek için dini araç olarak kullanmak istemişlerdir. Şüphesiz ki Kuran bu isteklerine cevap vermeyince de çareyi, yalanlar ve hadisler uydurmakta bulmuşlardır. Ancak hak ortadır. Dinen tek kaynağımız Kuran’da çok eşlilik yoktur.

NİSA 20. “Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın. Siz iftira ederek ve apaçık günah işleyerek onu geri alır mısınız?”

  Lütfen altını çizdiğimiz ifadeye dikkat edin. Çok eşlilik diye bir şey söz konusu olsaydı, “Eşi bırakıp YERİNE başka bir eş almak” ifadesine karşılık, “Eşinizin YANINA başka bir eş almak” gibi bir ifade kullanılması gerekmez miydi?

  Peki aklı cinsellikten başka bir şeye çalışmayan erkekler, hangi ayetleri şehvetlerine alet ettiler?

NİSA 3. “Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdir de) yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız beğendiğiniz (veya size helâl olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın; yahut da sahip olduğunuz ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.”

  Bu ayet, çok eşliliğe dayanak olarak gösterilmiştir. Ancak, bu ayetten ALLAH’ın, çok eşliliğe izin verdiğini çıkaramayız. Buradaki amaç, yetimleri sahiplenmektir. Babası veya eşi ölmüş ve kimsesiz kalmış, sefalet içinde yaşamak zorunda kalacak kadınların, evlenme yoluyla bu durumdan kurtarılmasıdır. Evlenmeden yardım edilemez mi? Tabii ki edilebilir. Fakat, hiçbir zaman müebbet olmaz. Bir yıl yardım edersiniz, iki yıl yardım edersiniz. Sonra boşlarsınız, unutursunuz ve o kadın tekrar sefalete mahkum olur. İşte, evlilik yoluyla bu durumun önüne geçilmiştir. Sonuç olarak burada cinsellik veya şehvet söz konusu olmayıp, bu izin sosyal bir amaçtan ötürü verilmektedir. Bunun ispatı yine Kuran ayetidir:

NİSA 127. “Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar. De ki, onlara ait hükmü size Allah açıklıyor: Kitap'ta, kendileri için yazılmışı vermeyip nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı âdil davranmanız hakkında size okunan âyetler (Allah'ın hükmünü apaçık ortaya koymaktadır). Hayırdan ne yaparsanız şüphesiz Allah onu bilmektedir.”

  Kitap’ta düşmüşlere yardım etmek yazılmıştır. Onlara düzenli bir mali yardım yapmayan veya yapamayanlar, düşmüşleri evlenerek sahiplenebilirler. Bu da bir çeşit hayırdır.

AHZAP 37 “Hani sen Allah'ın nimetlendirdiği, senin de lütufta bulunduğun kişiye "Eşini yanında tut, Allah'tan kork!" diyordun ama, Allah'ın açıklayacağı bir şeyi de içinde saklıyordun; insanlardan çekiniyordun. Oysaki kendisinden korkmana Allah daha layıktır. Zeyd o kadından ilişiğini kesince onu sana nikâhladık ki, evlatlıkları eşleriyle ilişkilerini kestiklerinde, müminler için o kadınlarla evlenmede bir güçlük olmasın. Zaten Allah'ın emri yerine getirilmiştir.”

  Bu ayette, Peygamberimizin eşi Zeynep’ten bahsedilmektedir. Zeynep, Peygamberimizin ilk zamanlar kölesi olan, sonradan azad ederek evlat edindiği Zeyd ile evlenmiştir. O zamanlar, hem evlatlık ilişkisi daha çoktu, hem de evlatlıkların eşleriyle evlenmek haram sayılırdı. Peygamberimizin içinde sakladığı ve insanlardan çekindiği şey de, toplumda haram sayılan bu davranışın kendisine emredilebilecek olmasıydı. Kendisine Zeynep’i sahiplenme görevi yüklenirse, halkın tepkisinden korkuyordu. Ve bir gün, rivayetlere göre zaten evlilikleri en başından beri yolunda olmayan Zeyd ve Zeynep boşanırlar. Peygamberimizin evlenmesi ile de genel anlamda, haram sayılan bu davranış sonucu kadınların sefalete terk edilmesinin önüne geçilir; özel anlamda ise Zeynep’e Peygamberimiz tarafından sahip çıkılır. Bu bilgileri bilmeyenler ise, Peygamberimizin şehvet duyguları ile evlatlığının boşandığı eşiyle evlendiğini iddia ederek Peygamberimizi karalarlar. Böyle bir durum ise söz konusu olmayıp, evlenmenin sebebi, sahiplenme amacıdır. Zeynep’ten herhangi bir çocuğunun olmaması da, cinsel ilişki yaşanmadığına ve dolayısıyla amacın cinsel olmadığına karinedir.

AHZAP 50, 52 “Ey Peygamber! Şüphesiz Biz sana, mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah'ın ganimet olarak sana verdiklerinden sözleşmenin malik olduğunu [savaş esirlerinden himayene verilmiş bayanları], amcanın kızlarından, halanın kızlarından, dayının kızlarından ve teyzenin kızlarından seninle birlikte hicret etmiş olanları ve kendisini Peygamber'e hibe eden Peygamber'in de nikâhlamak istediği Müslüman kadını, ÖTEKİ MÜMİNLERE DEĞİL, YALNIZ SANA ÖZGÜ OLMAK ÜZERE HELAL KILDIK. Onlara eşleri ve elleri altındakiler hakkında neler farz kıldığımızı biz biliriz. Sana bir zorluk olmasın diyedir bu... Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir. Bundan sonra sana artık başka kadınlar helal olmaz. Bunları, başka eşlerle değiştirmek de -onların güzellikleri hoşuna gitse bile - helal olmaz. Elinin sahip olabilecekleri müstesna. Allah her şey üzerinde bir Rakîb'dir, her şeyi gözetlemektedir.”

  Bu ayette ise, çok eşlilik herkes için değil, yalnızca Peygamberimiz için kabul edilmiştir. Bunun da çok farklı sebepleri vardır. Bu sebepler sosyal ve siyasal sebepler olup, şehvet veya cinsellikle alakalı değildir. Sosyal sebepler, günlük yaşamsal işlerin Peygamberimize bir yük yüklememesi amacından dolayı olup, siyasal sebepler ise, daha çok İslam’ı yayma adına diplomatik adımlardır. Bunun yanı sıra, en başta anlattığımız, düşeni sahiplenme amacını da unutmamak lazımdır. Peygamberimiz, bu sebepler ile evlenmiştir. Eşlerini tek tek inceleyecek olursak, bunun böyle olduğunu daha iyi anlarız.

     Peygamberimiz ilk olarak 25 yaşında, kendisinden 15 yaş büyük olan Hatice Annemiz ile evlenmiştir. Hatice, 25 yıl sonra ölmüş ve bu zaman diliminde, Peygamberimizin hiçbir şekilde başka karısı olmamıştır. Hatice’den 6 tane evladı olmuştur. Peygamberimizin, Hatice’den sonra, sadece bir tane evladı olmuştur. Peki, Hatice’den sonra çok eşlilik yapan Peygamberimiz, bu evlenmeleri şehvet duygusuyla yapmış olsaydı, ALLAH aşkına bir tane mi çocuğu olurdu?

     Peygamberimizin diğer eşleri:

Mariya: Diplomatik olarak, Mısır hükümdarının Peygamberimize cariye olarak hediyesidir. Mariya, Peygamberimizin Hatice’den olma 6 tane evladının dışındaki tek evladının annesidir. Peygamberimizin Mariya ile evliliği, Mısır’ın İslam’ı kabul etmesinde çok önemli bir adım olmuştur.

Safiye: Babası, Yahudilerin önde gelen bir lideridir. Kocası Hayber savaşında ölmüş ve kendisi ganimet olarak Peygamberimize verilmiştir. Peygamberimiz ise, kendisini azad etmiş, fakat Safiye Müslüman olup, Peygamberimizle evlenerek ona hizmet etmek istemiştir. Muhammed Peygamberin bunu kabul etmesiyle, Yahudiler İslam’a karşı sıcak bakar hale gelmiştir.

Ayşe: Halife Ebubekir’in kızıdır. Bu evlilik sonucunda, o dönemin güçlü isimlerinden olan Ebu Bekir’in hizmetleri bu evlilikle ödüllendirilmiştir. Bu evlilik günümüzde hala konuşulmaktadır. Önemli olan Ayşe’nin yaşı değil (zaten nişanlandığında 6 değil, yaklaşık 20 yaşındaydı) kimin kızı olduğudur. Ebu Bekir’in sadece iki kızı vardı ve Ayşe’nin ablası Esma, Zübeyir bin Avvam ile evliydi. Dolayısıyla, Ebu Bekir’in evlenebilecek bir tek kızı vardı ve bu kızla Peygamberimizin evlenmesi diplomatik açıdan çok faydalıydı. Bu adım, Ebu Bekir gibi İslam’a büyük hizmetler etmiş ve edecek birini şereflendirmekti. Bu tür evlilikler tarih boyunca, her türlü devlet yöneticileri tarafından da yapılmıştır. Peygamberimiz ile Ayşe yıllarca evli kalmıştır. İşin cinsel boyutu olsa, Ayşe’nin bu süreçte, bir kere de olsa, hamile kalması ve çocuk doğurması gerekmez miydi? O çağda, doğum kontrol mü biliniyordu? Dolayısıyla, hiç çocuğunun olmaması, işin cinsel boyutunun olmadığına karinedir. Tam burada iğrenç bir şekilde kısırlık iftirasında bulunanlar olabilir. Onlara sadece şu bilgiyi verelim, Peygamberimizin Mariya’dan olan oğlu, vefatından sadece 2 yıl önce doğmuştu.

Hafsa: Halife Ömer’in kızıdır. Kocası Bedir savaşında ölmüştür. Peygamberimizin evlenmesiyle, hem Hafsa zorluk çekmemiş hem de Ömer gibi güçlü bir ismin hizmetleri ödüllendirilmiştir. Ayşe ile evlenmesindeki aynı mantık söz konusu olup, birbirinin sağlaması niteliğindedir.

Ümmü Seleme: Kocası Uhud’ta şehit olmuştur. İleri bir yaşta, dört çocuk ile dul kalmıştır. Peygamberimiz, bu yaşlı kadına, dört çocuğuyla birlikte sahip çıkarak evlenmiş ve himayesine almıştır.

Sevde: Kocası da kendi de ilk Müslümanlardandır. Kocasının ölmesi sonucu elli yaşındayken muhtaç hale gelmiştir. Peygamberimiz evlenerek sahip çıkmıştır.

Huzeyme kızı Zeynep: Kocasının Bedir’de şehit olması sonucunda, altmış yaşındayken muhtaç hale gelmiştir. Peygamberimiz evlenerek sahip çıkmıştır.

Cahş kızı Zeynep: Evlenme sebebi yukarıda anlatılmıştı. Amaç, sahiplenmektir. Sadece şuna değinilecektir. Koskoca peygambere kızını vermeyecek var mıydı? Cinsel amacı olsa, seçe seçe, evlatlığının boşandığı karısını mı seçer? Ayrıca Zeynep’ten çocuğu olması da gerekmez miydi?

Ümmü Habibe: Peygamberimize en büyük zulümleri yapmış Ebu Süfyan’ın kızıdır. Kocasıyla Müslüman olup, Habeşistan’a göç ettiler. Kocasının din değiştirmesi sebebiyle ondan ayrıldı. Babasının yanına da dönemedi. Bu zor durumdayken Resullullah onu sahiplendi ve büyük düşmanın kızıyla evlenerek bir kez daha büyüklüğünü gösterdi.

Meymune: Başından iki evlilik geçmiştir. İkinci kocasının da ölmesi sonucu, geri kalan hayatını Peygamberimize hizmet ederek geçirmek istemiştir. Peygamberimiz de onun bu iyiniyeti üzerine onunla evlenmiştir.

Cüveyriye: Önemli bir kabile reisinin kızıdır. Kocası Müslümanlara karşı bir savaşta ölmüş ve kendisi ganimet olarak Peygamberimize düşmüş ve Peygamberimiz de onu özgürlüğüne kavuşturmuştur. Bu davranışı sonucu, müminlerin çoğu aynı davranışı sergilemiştir. Sonradan Cüveyriye ile evlenmesi sonucunda da, kabilesinin tümü Müslüman olmuştur.

  Görüldüğü üzere, Muhammed Peygamber cinsel sebeplerle evlenmemiştir. Çok eşliliğinin sebepleri bellidir. Ancak, ondan sonra çok eşlilik, maalesef, erkeklerin kadın düşkünlüğü yüzünden gerçekleşti ve yalanlarla, uydurmalarla din buna alet edildi.

  Bu bölümü, bir tespitimle bitirmek istiyorum. Nisa 34 ‘te ALLAH erkeklere, kadın yanlış yaparsa önce uyarmayı, sonra yatağı ayırmayı, sonra da göndermeyi, sorumluluktan çıkarmayı buyuruyor. Buradan, kadına karşı yatağı ayırmanın bir ceza olduğu sonucunu çıkarabiliriz. O zaman ilk önermemiz bir kenarda dursun.

Yatağı ayırmak, eşe cezadır.

Peki, çok eşlilikte, yatağın ayrılmaması söz konusu mudur? Sapık bir topluluk değilseniz, muhakkak ki, bir eşinizle birlikte yatıp, diğer bir eşle yatağı ayırmak zorundasınız. İkinci önermemizi de yazalım.

İkinci evlilik, yatağı ayırmayı zorunlu kılar.

Bu iki önermeden, mantık bilimini kullanarak bir sonuç çıkaralım.

Yatağı ayırmak, eşe cezadır.

İkinci evlilik, yatağı ayırmayı zorunlu kılar.

-----------------------------------------------------------

O halde, ikinci evlilik eşe cezadır.

 

İkinci evlilik, kadınlara hem ceza hem de hakarettir. ALLAH buyurmamışken, kul kendi başına, sebepsiz yere kadına böyle bir cezayı veremez. ALLAH, boşanmayı kabul ettiğine göre, boşanırsınız, yeni eş alırsınız. Kuma alma, çok eşlilik diye bir şey olamaz.

 


 

ÖRTÜNME

  Dini tekeline indiren gruplara bakıldığında, Kuran’da baştan sona türban, kara çarşaf, haremlik-selamlık, sakal, cübbe olduğu zannedilebilir. Ancak Kuran okunduğunda görülecektir ki, bütün bu sayılanların hiçbiri Kuran’da yoktur. Bunları savunanlar, uydurulmuş hadislerin dışında birkaç ayetin arkasına sığınırlar. Bu ayetleri kendi yorumumuzla birlikte size sunup, tartışacağız.

NUR 31. “Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.”

Öncelikle şunu belirtmeliyiz, çoğu mealde kafa karışıklığı yaratmak için “Örtü” yerine “Başörtüsü” şeklinde çeviri yapılmıştır. O dönem bir örtü varsa ve ALLAH bu örtüyü başlarının tepesine kadar örtmelerini buyuruyorsa, bu örtünün adı, nasıl “Başörtüsü” olabilir? Adı başörtüsü ise, zaten bu örtü başın üzerinde olur ve böyle bir ayete ihtiyaç kalmaz.

  O çağda, kadınların tahmin edemeyeceğiniz derecede çıplak gezdikleri biliniyor. Çoğunlukla kadınların göğüsleri hep açıkta oluyor. Bu durum şehvet duygularının kabarması sonucu toplumdaki ahlaksızlık olaylarını tetikliyor. Kadının göğsü, kadının ziynetidir. Tahrik unsurudur. İşte ALLAH, kadınlar namus ve iffetlerini koruyabilsin diye, kadınlara örtülerini yakalarının üzerine örtmelerini yani dekolte giyinmemelerini tavsiye ediyor.

  Bazıları yakanın üzerinden, başın tepesini anlıyor. Yakanın üzeri boyundur, baş değildir. Erkeklerde kravatın bağlandığı yerdir yaka. Buradan başın örtüleceği sonucu çıkmaz. Öyle olsaydı, ALLAH gayet güzel başlarınızı örtün derdi. Yok eğer, biz yanlış yorumluyorsak, her halükarda bu örtü, alından bir saç telinin bile gözükmesini engelleyecek biçimdeki türbana işaret etmez.

  Namus, iffet, teşhir, şehvet ve kadınlık hususiyeti, tüm bu kavramlar saça mı yoksa göğse mi daha uygun düşmektedir?

  Kadınların tahrik unsurunun saç değil, göğüs olduğu gerçeği, ayetin bütünüyle de anlam birliğini sağlamaktadır. Namus ve iffeti saçı göstermemek değil, göğsü ve diğer tahrik unsurlarını göstermemek korur. Ayetin sonundaki, “Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar.” cümlesiyle de bu gerçeğin sağlaması yapılır. Şöyle ki, sadece göğsü örterek, kadınlar bu ziynetini saklamış olmazlar. Örnek olarak, dar hatta transparan bir giysiyle de, her ne kadar örtmüş olsalar da, göğüslerini saklamamış olurlar. Örtmüş, fakat ayaklarını yere vurmuş yani dikkati çekmeye devam etmiş olurlar ve en nihayetinde tahrik özelliği devam eder.

   Aşağıdaki Ahzap 32 ve 33 ayetleri “Yalnızca peygamber eşlerine” yükümlülük yüklemekte olup, asla genelleştirilemez. Ayrıca bu ayette, İslam’dan önce kadınların fazlasıyla açık giyindiklerini de kanıtlarız.

AHZAP 32, 33. “Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah'tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir eda ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır. Güzel söz söyleyin. Evlerinizde oturun, eski cahiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Salatı ikame edin, zekâtı verin, Allah'a ve Resûlüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”

Bunun da mantıklı sebebi vardır. Peygamber hanımlarının yükümlülükleri vardır. Peygamber hanımlarının tahrik oluşturması çirkin bir şey olurdu. Kalbinde hastalık bulunan bir kimse ümide kapılırsa, zaten görevinin zorluklarıyla uğraşan Peygamberimiz, bir de bu dert ve sıkıntı ile uğraşacaktı. Ayrıca o dönemin ahlak yapısını da dikkate almalıyız. O dönem, insanların borçları için karılarını ve kızlarını sattığı, zinanın ve hatta birisinin karısıyla yatmanın doğal karşılandığı bir dönemdir.

     Aynı mantık, Ahzap 53 için de geçerlidir. Bu ayetler, sadece peygamber eşleri içindir.

AHZAP 53. “Ey iman edenler! Siz zamanını gözetlemeksizin, bir yemeğe davet edilmedikçe, Peygamber'in evlerine girmeyin. Ancak davet edildiğiniz vakit girin. Yemeği yediğinizde hemen dağılın, sohbete dalmayın. Çünkü bu hareketiniz Peygamber'i üzmekte, fakat o (size bunu söylemekten) utanmaktadır. Ama Allah, hakkı söylemekten çekinmez. Peygamber'in hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temiz bir davranıştır. Sizin Allah'ın Resûlünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız asla caiz olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günahtır.”

Bu ayette yalnızca peygamber eşleri içindir. Ancak yine de bir şey üzerinde düşünelim. Perde arkasından istemek ne demektir? Haremlik-selamlığa mı işaret ediyor? Peygamberimizin evinde, mutfak ile oturulan yer arasında perde mi vardı acaba? Diyelim ki öyle, misafir, perde arkasından Peygamberimizin hanımından bir şey istediğinde, hanımının o istenilen şeyi hazırladıktan sonra, kendisinin misafirlere ikram edememesi gerekir. Çünkü o zaman perdenin önüne geçmiş olur ve bir anlamı kalmaz. İstenilen şeyi hazırladıktan sonra hemen kaçması gerekir ki, bir erkek perdeyi aralasın ve kendisi o istediği şeyi alsın. Her yönden mantıksız, her yönden komik. Perde arkasından istemek; samimiyet kurmadan, laubali olmadan, belli bir yakınlığa varmadan iletişime geçmek anlamında deyimsel bir ifadedir. Yukarıdaki mantığımızı koruyoruz. Amaç, kalbinde hastalık bulunan bir kimse ümide kapılıp, istenmeyen olaylar yaşanmasın.

  Ayrıca burada şunu da belirtmeliyiz. Peygamberimizin eşlerinin başka erkeklerle ilişki kurabilme olasılığının yüksek görülmesi ve sebeple ALLAH’ın Peygamber eşlerini uyarması, Peygamberimizin yaptığı bu evliliklerin gerçek evlilikler olmadığını, kağıt üzerinde olduğunu gösterir.

  Son olarak, dini örtüden ibaret zanneden zihniyetin arkasına sığındığı Ahzap 59’dan bahsedelim. Ancak tek başına bu ayeti verirsek, anlam bütünlüğünü sağlayamaz ve yanlış yorumlamak zorunda kalırız. Onun için, kendisinden önceki iki ayetle birlikte düşünmek gerekir.

AHZAP 57,58 ve 59. “Allah ve Resûlünü incitenlere Allah, dünyada ve ahirette lânet etmiş ve onlar için horlayıcı bir azap hazırlamıştır. Mümin erkeklere ve mümin kadınlara, yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler, şüphesiz bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir. Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”

     Peygamberimize yapılan zulümleri biliyoruz. Onu taşlamalarını, küfürler yağdırmalarını, hayvan pisliği atmalarını, öldürmeye kalkışmalarını biliyoruz. Soruyorum, Peygamberimize bu kötülükleri yapan, onun eşlerine, müminlerin eşlerine zulmetmez mi? En çirkin, en iğrenç kötülükleri yaparlar. Yapmışlardır da. Ayşe’ye ve diğer birçok mümin kadına zina iftirası atılmıştır. İşte Ahzap 59, bu zulümlerden korunmaları için gönderilmiştir. Tanınmayacak şekilde yürüsünler ve bu sayede bir zulme uğramasınlar diyedir. “Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur.” cümlesiyle de, bu yorumu sağlamlaştırırız.

  Türban ve başörtüsünden sonra, çok azda olsa peçeden bahsetmek istiyorum. Peçe takmak da asla Kuran’da geçmeyen bir adettir. Peçe, İslam’dan önce de, hatta binlerce yıldır olan bir gelenektir. Ancak kültürden kültüre işlevi değişen bir gelenektir. Binlerce yıl önce peçe, hayat kadınlığı yapan ya da yapmak zorunda kalan kadınların, zarar görme korkusuyla yüzlerini gizlemek için kullandığı bir adettir. Bunun ispatı ise Tevrat’tadır:

YARATILIŞ 38: 14-17. “Tamar üzerindeki dul giysilerini çıkardı. Peçesini örttü, sarınıp Timna yolu üzerindeki Enayim Kapısı'nda oturdu. Çünkü Şela büyüdüğü halde onunla evlenmesine izin verilmediğini görmüştü. Yahuda onu görünce fahişe sandı. Çünkü yüzü örtülüydü. Yolun kenarına, ona doğru seğirterek, kendi gelini olduğunu bilmeden, "Hadi gel, seninle yatmak istiyorum" dedi. Tamar, "Seninle yatarsam, bana ne vereceksin?" diye sordu. Yahuda, "Sürümden sana bir oğlak göndereyim" dedi.”

  Nerden nereye. Bugün kadınlarımıza zorla yaptırılmaya çalışılan şeyin geçmişi ne kadar da ilginç. Yine Tevrat’ta Ezgiler Ezgisi’nde 1. bölüm 7. ayetten de aynı bilgiyi öğrenebiliyoruz.

  Sonuç olarak, dinimizde türban, kara çarşaf, haremlik-selamlık yoktur. Ne yazık ki bunlar, aklı cinsellikten başka bir şeye çalışmayan erkeklerin, kadınlar üzerindeki uygulamalarının önce gelenekleşip, sonra dinselleşmesinin bir sonucudur. Bunun bir gelenek olduğunu söyleyen Diyanet İşleri Başkanları da olmuştur ama koltuklarında fazla oturamamışlardır.

  Bütün bu anlattıklarım, dinde türbanın olup olmadığının tartışılması ve olmadığının tespitidir. Tespitten öteye geçip, bir taraf haline gelmek değildir. Ben, dinde türban vardır diyenlere de, türbanlılara zulmedenlere de karşıyım. Bir kadın, özgür iradesiyle, dininde türbanın olduğunu kabul ederek türban takıyorsa, hepimizin ona saygı duyması gerekir. Bu bir özgürlüktür ve kimsenin sorgulamaya hakkı yoktur. Çıkarmalarını söylemeleri ise, haktan öte, hadlerine değildir. Herkes nasıl mutluysa öyle yaşamalıdır. Biz bütün bunları, türban takmak istemeyip zorla takanlar veya takmayıp içi rahat etmeyenler için söylüyoruz. Takanlara karşı bir düşmanlık için değil. Takanlar asla aşağılanamaz, ötekileştirilemez. Yobaz, cahil yaftası yapıştırılamaz. Bu bir özgürlüktür. Kadınlarımız bu şekilde dinlerini yaşacaklarına inanıyor ve bu şekilde mutlu oluyorlarsa, elbette takacaklardır.

 


 

MEZHEPLER

  ALLAH, dinini bütün insanlara indirmiştir. Kullarının dinini öğrenmesi için, başka kullarına karşı el bağlamasına da müsaade etmez. Aksi takdirde dinini, bazı imamlara indirmiş ve hepimizi de onların anladığı ve yorumladığı şekle muhtaç etmiş olur.

     Mezhepler, dinin parçalanarak karmaşıklaşmasına yol açan sebeplerden biridir. Bir imam çıkmış ve ben bu ayetleri ve şu hadisleri şöyle yorumluyorum demiş, diğeri aksi yönde kabul etmiş, başkası bazı hadisleri reddetmiş, bazılarını ise Kuran’ın bile üzerine koyabilmiş… Sonuç olarak da, bu imamların düşünceleri doğrultusunda insanlık hareket etmiş, yeni kurallar, hatta yeni bir din oluşturulmuş.

RUM 32. “Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.”

      Mezheplerin sonucunda farklı dinler ve peygamberler oluşmuştur. Kuran rafa kalkmış ve bu mezhep imamlarının kitapları ele alınmıştır. Nasılsa biz Kuran’ı anlayamayız, bizim yerimize bu imamlar okumuş, anlamış, yorumlamış ve onlar bize öğretirler. Bizim ne düşündüğümüz, ne anladığımız önemli değildir. Biz düşünemeyiz, onlar bizim yerimize düşünmüşlerdir. Bize ise, kayıtsız ve şartsız onların dediğini kabul etmek düşer. Peki, böyle olunca peygamber kim? Kitap hangisi? Dinimiz ne?

  Peygamberimizin vefatından mezheplerin doğuşuna kadarki süreçte insanların hali nice olmuştur. Yazık onlara ne halde yaşıyorlardı acaba. Mezhepsizdiler. Kuran’ı anlayamıyorlardı. Peygamberin hadislerinin hangisi doğru, hangisi uydurma olduğunu bilemiyorlardı. Ortalıkta bilgisiz vaziyette “Müslüman’ım” diye geziniyorlardı. Mezhepler çıktı da, insanlar dinini öğrendi ve “Ben Hanefi’yim” , “Ben Şafii’yim” dediler de, Müslümanlık kurtuldu. Yoksa kim Müslümanlığı bilebilirdi? Hangimizin beyni Müslümanlığı anlamaya yeterdi?

  Mezheplerle birlikte, mezhepsiz olmak Müslüman olmamak ile eşdeğer olmuştur. İllaki birinden birine mensup olmak zorundasınız. Sadece Müslüman’ım demek yetmiyor. Sadece Kuran yetmiyor. Bir mezhebin de bünyesinde olup, onun imamını peygamberleştirmek zorundasınız. Mesela ben, Kuran’ı okuyana kadar, kendimi Sünni Hanefi bilirdim. Ancak okuduktan sonra, sadece Müslüman’ım diyorum. Çünkü Kuran’ı anlamaya aklım yetiyor. Dinim için öğrenmem gereken her şeyi Kuran’da bulabildim. ALLAH’ın sözleri, Kuran, yetersiz veya zor değil ki, ben başka kaynaklar arayayım. Benim peygamberim görevini layıkıyla yerine getirmiş ki, ben niye başka beşerlere muhtaç olayım. Velev ki Hanefi olayım, ben Hanefiliğin öğretilerinin Ebu Hanife’ye ait olduğuna inanmıyorum. Kendisi; Muaviye’nin, Yezid’in kurduğu Emevilerin zamanında yaşamıştır. Bilindiği üzere de, bu dönemde Ebu Hureyre gibi bir eli yağda bir eli balda yaşamamış, zindanlarda çürütülmüştür. Zindanlarda şehit edilmiştir. Ebu Hanife, bu düşmanların istediğinden farklı şeyler söylemiş olmalı ki, bu kadar zulme uğramış olsun. Ancak şuan Hanefiliğe bakıldığında, hiç de Emevilere aykırı düşecek öğretileri göremiyoruz. Bu öğretiler Ebu Hanife’ye ait olsaydı eğer, bu kadar zulme uğraması için bir sebep olmazdı. İşte bu yüzden benim yorumum, Hanefilikteki öğretilerin Ebu Hanife’ye ait olmadığıdır. Onun öldürülüşünden sonra, Emevi ve Abbasi baskısı altında, öğrencilerinin kasıtlı veya kendi hatalarıyla bilmeyerek yanlış anlatmaları sonucunda bu mezhebin oluştuğunu düşünüyorum.

  İmam Şafii, İmam Malik veya İmam Hanbeli gibi çağın önde gelen alimleri, kendi düşünce ve yorumlarıyla “Bu ayette ALLAH aslında bunu diyor” veya “Şu hadis doğru, bu hadis yanlış” diyerek dini anlatmaya çalışıyorlar. Onların yaptığı yanlış bir şey değildir. Aslında bizim bu kitapta yaptığımızdan da çok farklı değildir. Yanlış olan, insanların bu beşerleri peygamberleştirmeleri, sözlerini dinselleştirmeleridir. Bu insanların düşünceleri kendi düşünceleridir. Yorumları kendi yorumlarıdır. Doğrularını minnetle alacağız tabii ki, ama yanlışlarını da kabul etmeyeceğiz. İnsanlarımız ise, ait oldukları mezheplerin bazı yanlışlarını hiç sorgulamadan “Bu böyledir” diyip kabul etmektedirler. Ancak, mezheplerin bir beşerin kendi düşüncelerinden ve yorumlarından doğduğunun farkında olarak hareket etmeleri ve mutlaka Kuran ve kendi akıl ve mantıkları ile sağlamasını yapmaları şarttır.

   Mezhep imamları, kendi akıllarıyla ayetleri ve hadisleri yorumlamışlardır. Dikkat çekmek istediğim nokta, hadisleri yorumlarken bazı hadisleri kabul edip bazı hadisleri reddetmeleridir. Peki, onlar hadis reddedince “Eyvallah”, biz reddedince niye “Pis kafir” ? Mezhep imamlarının hepsi, ibadetini yapmayanın veya dinden dönenin öldürülmesi gerektiği ile ilgili hadisleri kabul etmişler. Biz kabul etmiyoruz. Onlar kadını küçülten köleleştiren hadisleri kabul etmişler. Biz etmiyoruz. Onlar Kuran ile çelişen veya Kuran’ın akıl ve mantıkla doldurulması için boş bıraktığı alanlarda kurallar yaratan hadisleri kabul etmişler. Biz etmiyoruz. Biz de bu reddimizi, Kuran’a ve akla, mantığa dayandırıyoruz. Her düşünceye değer verip dikkate alınması gerekirken, bazılarının düşüncelerini kutsallaştırıp, mutlak doğru kabul edip, diğerlerinin düşüncelerini mutlak yanlış kabul etmek mantıklı mıdır?

  Mezhep imamlarının, kendi düşünce ve yorumları sonucunda, dine birçok yeni kural ve kavram ilave olunmuştur. Haramlar, helaller yaratılmıştır. Mezhepler arası “Şu haram, bu helal” kargaşası yaşanmış ve yaşanmaktadır. Oysaki, ALLAH’ın ayetleri çok açıktır:

ENAM 140. “Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızkı, Allah'a iftira ederek (kadınlara) haram kılanlar, muhakkak ki ziyana uğramışlardır. Onlar gerçekten sapmışlardır ve doğru yolu bulacak da değillerdir.”

 

ENAM 151. “De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin -sizin de onların da rızkını biz veririz-; kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allah'ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte bunlar Allah'ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız.”

 

ARAF 32. “De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir. İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.”

 

ARAF 33. “De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.”

 

YUNUS 59. “De ki: Allah'ın size indirdiği rızıktan bir kısmını helâl, bir kısmını da haram bulmanıza ne dersiniz? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?”

 

NAHL 115. “(Allah) size, sadece ölü hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvanı haram kıldı. Ancak kim mecbur kalırsa (başkalarının haklarına) saldırmaksızın, sınırı da aşmadan (bunlardan yiyebilir). Çünkü Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.”

 

NAHL 116. “Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak "Bu helâldir, şu da haramdır" demeyin, çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.”

 

  Uydurulmuş hadisler ve mezhepler yüzünden helal-haram kargaşası yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Bu konuyu çok önemsiyorum. Çünkü bu durum, ALLAH’a karşı yalan uydurmaktır. Bunun için, bu konu üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Ancak, düşüncelerimi daha iyi ifade edebileceğimi tahmin ederek, diyalog halinde hikâyeleştirerek anlatmak istiyorum. Bu arada dört Sünni mezhebin birbirleriyle çelişkilerini derleyen kurandakidin.net sitesinden yararlandığımı da belirtmek istiyorum.

  Sokrates, her zamanki gibi düşünceli bir halde yalnız başına ilerlemektedir. Arada donar, bir süre sonra tekrar yürümeye başlardı. Bu sırada bir kahvehanenin önünden geçtiğini fark etti. Gözüne dört tane insan takıldı. Onları tanıyordu. Biri Hanefi, biri Maliki, biri Şafii ve biri de Hanbeli’ydi. Onların yanına gitti ve onlarla sohbet etmeye başladı:

-   Merhabalar dostlarım, dedi Sokrates.

-   Ve aleyküm selam, dediler hep bir ağızdan.

   Ne yaptıklarını soran Sokrates, din hakkında sohbet ettiklerini öğrendi ve sohbete katılmak istediğini söyledi. Karşısındakilerde onay verdi. Ve konuşmaya başladı Sokrates:

-          Sizlere bazı sorular sorabilirim?

-          Buyur bakalım.

-          Siz dördünüz de Müslümansınız değil mi?

-          Elhamdülillah Müslüman’ız, dediler hep bir ağızdan.

-          Hepiniz aynı ALLAH’a inanıyorsunuz?

-          Pek tabii ki.

-          Aynı peygambere?

-          Evet.

-          Aynı kitabın öğütlerini alıp, kurallarına uyup, yasaklarından kaçınıyorsunuz?

-          Şüphesiz öyle.

-          Peki o zaman, devam ediyorum. Sizin dininizde ölü hayvan derisi helal midir?

-          Haram, dedi Hanefi ve Şafii; helal, dedi Maliki ve Hanbeli.

-          Peki, pislikle beslenen hayvanların eti helal midir?

-          Helal, dedi Maliki; haram, dedi Hanbeli.

-          At eti, midye, istiridye, ıstakoz yemek?

-          Haram, dedi Hanefi; helal, dedi Maliki.

-          Karga veya Kartal eti?

-          Haram, dedi Şafii, Hanefi ve Hanbeli; helal, dedi Maliki.

-          Çok şaşkınım. Sizin dininiz birbiriyle çelişen hükümler mi emrediyor. Neyse, kırlangıç da birliğe varırsınız herhalde?

-          Helal, dedi Hanefi ve Maliki; haram, dedi Şafii ve Hanbeli.

-          Yok olmayacak böyle, bence başka yerlerden sormalıyım.

-          İyi olur Sokrates. Yoksa ya birbirimizle ya da senle kavga edeceğiz.

-          Tamam tamam. O zaman, biraz giysilerden bahsedelim.

-          Hah şöyle. Bizi birbirimize vurdurtacaktın.

-          Haklısınız. Umarım tekrar böyle bir hava doğmaz. Ben sorularıma devam ediyorum. Biz genelde beyaz giyiniriz. Siz genelde ne renk giyinirsiniz?

-          Siyah ya da yeşil, dediler hep bir ağızdan.

-          Güzel bende severim o renkleri, dedi Sokrates. Dininizin haram kıldığı renkler var mı acaba? Mesela kırmızı?

-          Bizde mekruhtur, dedi Hanefi ve Hanbeli; bizde helaldir, dedi Maliki; bizde ise haramdır, dedi Şafii.

-          Sarı da anlaşırsınız ama değil mi? Sarı haram mıdır, helal midir?

-          Haram, dedi Hanefi, Şafii ve Hanbeli. Helal, dedi Maliki.

-          Buradan da kavga çıkacak. Tamam kızmayın. O halde, renk değil de, giysinin kumaşıyla ilgili bir soru sorayım. Ama önce, çocuklarınızı seviyorsunuz değil mi?

-          Tabii ki, onlar bizim her şeyimiz.

-          Onların yanlış yapmasını istemezsiniz.

-          Hangi baba evladının yanlış yapmasını ister ki?

-          O zaman, onların harama bulaşıp, cehenneme gitmesini de istemezsiniz?

-          Evet şüphesiz.

-          Şimdi giysilere dönelim. Oğlunuza ipek giydirmenin dininizdeki hükmü nedir?

-          Haram, dedi Hanefi ve Maliki; helal, dedi Şafii ve Hanbeli.

-          Aman tamam ben sözlerimi geri aldım. İpek demişken, ipeğin üzerine oturmak, yaslanmak, yastık olarak kullanmak, duvar örtüsü yapmak haram mıdır?

-          Helaldir, dedi Hanefi; haramdır, dedi Maliki, Şafii ve Hanbeli.

-          Çok özür dilerim. Tesadüf mü desek, şansızlık mı, hep üst üste geldi. Şimdi hava yumuşayacak inanıyorum.

-          İyi olur Sokrates. Sabrımız taşıyor, kalkıp gideceğiz o olacak.

-          Tamam, hemen neşeli konulara geçiyorum. Müzik ne kadar güzeldir değil mi?

-          Evet. Özellikle sazı severiz.

-          Ne kadar güzel! Peki dininizin ud, zurna, dümbelek, boru, davul ile ilgili hükmü var mıdır?

-          Bizde mekruhtur, dedi Hanefi; bizde helaldir, dedi Maliki ve Şafii; bizde haramdır, dedi Hanbeli.

-          Anlaşıldı müzik dışında başka neşeli konulardan sorayım. Örneğin oyunlar. Tavla öğrendim geçenlerde. Tavla ile ilgili dininiz bir şey diyor mu?

-          Haramdır, dedi Maliki, Şafii ve Hanbeli; helaldir, dedi Hanefi.

-          Ama satrançta hem fikir olursunuz herhalde?

-          Haramdır, dedi Hanefi, Maliki ve Hanbeli; helaldir, dedi Şafii.

-          Oyunlardan da kavga çıkacak.

-          Adam akıllı yerlerden soru sormuyorsun ki!

-          Tamam kızmayın. Geçen gün şu dikkatimi çekti. Siz Müslümanların çoğunun sakallı olduğunu fark ettim. Dininizde sakalla ilgili bir hüküm mü var? Sakalı kesmek haram mıdır?

-          Evet, dedi Hanefi, Maliki ve Hanbeli; hayır, dedi Şafii.

-          Siz bir şey demeden ben konuyu değiştiriyorum. Sizin ibadetlerinizden bahsedelim biraz da.

-          Evet bak ne güzel! Namazdan, oruçtan, zekattan, hacdan bahsedelim de sana da faydası olsun.

-          Umarım olur, faydalanmayı çok isterim yoksa bu bilgisizlik beni öldürecek. Hemen sorularımı sormak istiyorum. Namaz size yüklenen bir görev midir?

-          Evet, dediler hepsi.

-          Ancak namazın kabul olması için, abdest şarttır değil mi?

-          Kesinlikle, abdestsiz namaz kabul olmaz, dedi hepsi.

-          Abdest alan birini gördüm. Çok uzun sürdü alması. Çok dikkatliydi. Belli bir sıraya göre yapıyormuş onun içinmiş meğer. Abdesti belli bir sıra ile almak farz herhalde.

-          Hayır, dedi Hanefi ve Maliki; evet, dedi Şafii ve Hanbeli.

-          Peki, abdesti ara vermeksizin almak farz mıdır?

-          Hayır, dedi Hanefi ve Şafii; evet, dedi Maliki ve Hanbeli.

-          Bir de, abdestinizin bozulmamasına dikkat ediyorsunuz. Kaç tane ki sizde abdesti bozan şeyler?

-          12, dedi Hanefi; 3, dedi Maliki; 5, dedi Şafii; 8, dedi Hanbeli.

-          Mesela, cinsellik organına dokunmak abdesti bozar mı?

-          Hayır, dedi Hanefi; evet, dedi diğerleri.

-          Şüphe ile bozulur mu?

-          Evet, dedi Hanbeli; hayır, dedi diğerleri.

-          Kan akması abdesti bozar mı?

-          Evet, dedi Hanefi; hayır, dedi diğerleri.

-          Tüysüz bir delikanlıya dokunmak?

-          Evet, dedi Maliki; hayır, dedi diğerleri.

-          Bir kadına dokunmak?

-          Evet, dedi Şafii. Diğerleri sinirlenip cevap vermedi.

-          Buradan da bana net bir bilgi çıkmadı. Bir de gusül abdesti varmış sizde. Gusül abdesti almayı gerektiren sebeplerin sayısı kaçtır?

-          7, dedi Hanefi; 4, dedi Maliki; 5, dedi Şafii; 6, dedi Hanbeli.

-          Ben abdestten vazgeçtim, biz namaza geçelim.

-          Bizce de geçelim.

-          Namazı dinin direği kabul ediyorsunuz?

-          Kesinlikle.

-          Namazınızı yanlış kılmak istemezsiniz değil mi?

-          Şüphesiz istemeyiz.

-          Peki, namazda Fatiha’dan evvel Besmele okunuyor mu?

-          Bizde sünnettir, dedi Hanefi; bizde mekruhtur, dedi Maliki; bizde farzdır, dedi Şafii.

-          Namazdayken ayakların arası açık olmalı mı?

-          4 parmak, dedi Hanefi; 1 karış, dedi Şafii; 2 karış dedi diğerleri.

-          Namazda selam almak namazı bozar mı?

-          Evet, dedi Hanefi; hayır, dedi Şafii.

-          Namaz içinde unutarak konuşmak namazı bozar mı?

-          Evet, dedi Hanefi ve Hanbeli; hayır, dedi Maliki ve Şafii.

-          Namazda hatayla yanlış bir kelime geçerse namaz bozulur mu?

-          Evet, dedi Hanefi; hayır, dedi diğerleri.

-          Ah veya of demek?

-          Hayır, dedi Maliki; evet, dedi diğerleri.

-          Kahkaha ile gülmek?

-          Evet, dedi Hanefi; hayır, dedi diğerleri.

-          Neyse ben oruca geçmek istiyorum. Oruç tutmadan önce niyet ediyorsunuz değil mi?

-          Tabii.

-          Bu niyeti dil ile söylemek şart mıdır?

-          Hayır, dedi Şafii; evet dedi diğerleri.

-          Ramazan’da her gün ayrı ayrı niyet etmek şart mıdır?

-          Hayır, dedi Maliki; evet, dedi diğerleri.

-          Neyse, orucu tutmaya başladık diyelim. Kan aldırmak orucu bozar mı?

-          Evet, dedi Hanbeli; hayır, dedi diğerleri.

-          Orucu da geçtim zekattan soracağım. Zekatın farz olması için borcun olmaması gerekiyor mu? Gerekiyorsa hangi mallardan borcun olmayacak?

-          Zirai ürünler, dedi Hanefi; altın ve gümüş, dedi Maliki, herhangi bir mal, dedi Hanbeli; böyle bir şart yok, dedi Şafii.

-          Müslüman olmayan bir fakire yemek verilmesi caiz midir?

-          Evet, dedi Hanefi; hayır, dedi diğerleri.

-          Zekattan da vazgeçtim. Son olarak hac ibadetinizden soracağım. Ben yaşlı bir adamım. Karım ve ben Müslüman olsaydık, karım bensiz hacca gidebilir miydi?

-          Hayır, dedi Hanefi ve Hanbeli; evet, dedi Maliki ve Şafii.

-          Peki, ben yerime başkasını gönderebilir miyim?

-          Hayır, dedi Maliki; evet, dedi diğerleri.

-          Nedir benim bu kaderim. Hacdan da net bir bilgi edinemedim. Bir şey bilmeden bu dünyadan göçeceğim galiba. Bir saniye aklıma bir soru daha geldi. İbadetini umursamazlıktan veya tembellikten dolayı yerine getirmeyen hakkında ne hüküm verirsiniz?

-          ÖLDÜRÜRÜZ, dediler hep bir ağızdan.

-          Çok şükür bir konuda birlik sergilediniz ama ona da inansam mı, inanmasam mı bilemedim.

-          İnanacaksın tabii ki Sokrates, bizim bütün ömrünü bu yola vermiş hocalarımız yanlış mı bilecek.

-          Haklısınız bunu ben bile düşünemem.

 

   Bunlar, birbiriyle çeliştikleri noktalardan bazı küçük örneklerdi. Bir de ortak yanlışları var ki, recm, kadın düşmanlığı, eğitim-bilim-sanat düşmanlığı, savaşla terörle cihat gibi, bunlar onların yanında hiçbir şeydir. Ama ben şuna dikkati çekmek istiyorum; bizim bunlara yanlış dememize gerek bile yok. Kendileri bağırıyorlar zaten “Biz yanlışız” diye. Nasıl mı? Ben süt beyazdır dersem, bu ya doğrudur ya yanlıştır. Biri süt beyazdır, diğeri süt siyahtır dedikten sonra, ama kardeşim ikisi de “Süt” diyor, süt faydalı bir şeydir, onun için ikisi de doğrudur mu diyeceğiz? Birisi doğruysa diğeri yanlıştır. Süt ya beyazdır ya siyahtır. Doğru olan tektir. Doğruları ise, yalnız ALLAH bilir. Onları da bu dünyada sadece Kuran’dan bulabiliriz.

 

 

 


 

FAİZ

  Kuran’da ALLAH kullarına, “Riba” dediği bir şeye bulaşmamalarını buyurmuş, bu kavramın kötü bir şey olduğunu söylemiştir. Peki “Riba” nedir? ALLAH bu kavram ile neyi kastediyor?

  “Riba” kelimesini, yazarlar “Faiz” olarak çevirmekte ve bu sebeple faizin haram olduğu sonucu çıkarılmaktadır. Benim sorgulamak istediğim nokta şu; ALLAH bir şeye “Riba” dediğinde bu faiz miydi, yoksa başka bir şey miydi? O dönem, kurumsallaşmış kredi şirketleri veya bankalar mı vardı da, biz ALLAH’ın “Riba” ile kastettiğinin “Faiz” olduğunu çıkaracağız? ALLAH’ın “Riba” dediği şey “Mevduat faizi” olabilir mi, yoksa bugün ki faizden daha farklı bir şey mi?

   Hiç şüphesiz, bu ayetlerin indiği dönemde bankalar yoktu. Bu bankaların halkı mağdur etmemesi için yapılan bir Bankacılık Kanunu veya kurulan bir BDDK yoktu. O dönem, sizin faiz olarak düşünebileceğiniz tek bir şey vardı, o da; “Tefecilik” idi. Bence ALLAH, riba ile, yüzyıllar sonra kurulacak olan bankaların mevduat faizini değil, işte bu tefeciliği söylemişti. Bunun farkında olan Edip Yüksel gibi bazı yazarlarda, Kuran meallerinde ribayı, faiz olarak değil, tefecilik olarak çevirmektedir.

  Kuran, insanlara yardımlaşmayı, sadakayı, infakı, zekatı emretmiştir. Ancak geçmiş çağlarda, bunlardan ve iyilikten habersiz olan insanlar, düşenin, muhtacın acizliğini sömürmüş ve toplumlarda bir meslek olarak tefeciler türemiştir. İhtiyaç sahiplerinin içinde bulunduğu zor durumu fırsat bilen tefeciler, onlara çok yüksek faizli borçlar vermiştir. İşte Kuran’a göre, insanların zor durumlarından çıkar sağlayıp, onları sömürmek yanlıştır. Müslüman’a yakışan ise düşmüşe, muhtaca yardım etmektir.

      Tartışılması gereken nokta şudur; tefecilerin faiziyle, bankanın faizi aynı şekil, işlev ve sonuçlara mı sahiptir?

   Bizim Kuran’dan anladığımız ALLAH’ın tefeciliği haram kıldığıdır. Buradan yola çıkarak, banka faizlerine de haramdır diyebilmek için, banka faizlerinin tefecilik boyutuna varması gerekir.

    İşleri iyi olan, ancak her tüccarın başına gelebilecek olan nakit ihtiyacına düşen bir iş adamını ele alalım. Bu iş adamı, çeklerinin dönmemesi, kara listelere girmemek, piyasadaki güvenilirliğinin kaybolmaması için bir şekilde bu nakit ihtiyacını karşılamalıdır. Önce çevresindekilerden borç istediğini varsayalım. Çevresindekiler gerçek Müslüman ise, o şahsa yardım etmelidirler. Ancak yine de yetmedi diyelim ve bu iş adamının ihtiyacı olan parayı tedarik edemediğini kabul edelim. Şimdi bu adamın iki seçeneği var. İlki bankaya gitmek, ikincisi tefeciye gitmektir. Hangisine gitmesini tavsiye edersiniz? Şu şekilde verilen bir cevap mantıklı mı; “Ne fark eder kardeşim ikisi de faiz veriyor, ikisi de haram”? Gerçekten farkı yok mu? Bu şahıs bankaya giderse ve diyelim ki 100 liralık, 5 yıllık kredi çekerse, 60 ay boyunca her ay rahat rahat borcunu öder, bu uzun süre içerisinde nakit ihtiyacını çözerse, istediği zaman borcunu ödeyebilir ve en nihayetinde bu uzun zaman diliminde ödeyeceği faizin toplamı, aldığı anaparanın yarısından biraz fazla olur. Bu iş adamı geçici krizini halleder ve işyerini kapatmaz, işçilerini sokağa atmaz.

   Bir de bu şahsı tefeciye gönderelim. Tefeci 3 ay süre verir, 3 ay sonra 100 lirayı 150 lira olarak alacağını söyler. 3 ay sonra ödeyemezse, tefeci belki bir 3 ay daha süre vererek borcu 2 katına çıkarır. En nihayetinde, eli silahlı adamlarıyla borcu bilmem kaç katına çıkartır ve o iş adamının varını yoğunu alır. Hem ailesi telef olur, hem işçileri işsiz kalır.

   Sonuç olarak faiz alan tarafından, banka ile tefecilerin aynı olduğunu söylemek mantıksız olur. Bu şekilden dolayı “Riba” banka faizine indirgenemez. İndirgenebilmesi için, bankanın tefeci boyutuna varması lazım. Örneğin, bir devalüasyon sonucu şahsın borcu birkaç kat artmış ise, o zaman burada riba vardır diyebiliriz. Veya şahıs bir süre borcunu düzenli öderken, bir ay geciktirdi diye, tüm borçlarını muaccel hale getirir ve icra takibine başlarsanız, o zaman burada riba vardır diyebiliriz. Veya en ufak bir temerrütte banka şahsın ipoteğine el koyup, değerinden aşağı fiyata satıp, borcu kapatırsa, o zaman burada riba vardır diyebiliriz. Yani demek istediğim, genelleme yapamayız. Olaya ve şahıslara göre yorum yapmak zorundayız.

   Faiz alan açısından tefecilik ile banka arasında fark olduğu çok açıktır. Biz bir de faiz veren açısından bakalım.

   Gerçek Müslüman, ihtiyacından fazla parası varsa, hiç çekinmeden bunu ihtiyaç sahiplerine dağıtabilendir. Eğer bir kişinin ihtiyacından fazla parası varsa ve o kişi muhtaç durumda olan birinin yardım talebine karşılık vermiyorsa, hiç tartışmasız bu kişi İslam ile bağdaşmayan bir harekette bulunmuştur. Dolayısıyla, parasını faize yatırmış, yatırmamış önemli değildir. Öncelikli ve asıl suç paylaşmamaktır.

    Birikmiş bir miktar parası olan ve bunu kendisi veya ailesinin bazı ihtiyaçları için saklayan bir adam düşünelim. Bu adamdan kimse yardım talep etmemişse, bu adamında ailesiyle yaşamında henüz karşılaması gereken ihtiyaçları varsa, bu adamdan bu birikmişini bağışlamasını kimse bekleyemez. İşte biz böyle bir adam ele alalım. Bu adam, birikmişini bankaya yatırmış olsun. Parasını üç aylık vadeli mevduat faizine yatırsın ve üç aylık enflasyon oranı da yüzde 2,5 olsun. Bu adamın alacağı faiz, en fazla yüzde 3’tür. Yani bu adam binde 5 para kazanmıştır. Üç ayda binde beş faize haramdır demek çok iddialı bir cümledir ve benim aklıma İncil’deki şu sözü getirir:

MATTA 23: 24. “Ey kör kılavuzlar! Küçük sineği süzer ayırır, ama deveyi yutarsınız!”

    Aynı şahıs birikmişini tefecilikte kullansa idi, üç ayda tahminen yüzde elli faiz koyardı ve enflasyonu çıkardığımızda üç ayda yüzde 47,5 faiz kazanmış olurdu. Faiz veren açısından da tefecilik ile banka arasında büyük fark vardır ve bu sebeple ribayı banka faizine indirgemek doğru değildir. İndirgenebilmesi için yine tekrar etmek gerekir ki, faiz veren açısından da bankanın tefeci boyutuna varması gerekir. Örneğin; kişi spekülasyon, arbitraj denen durumlar ile hiç emek harcamadan parasını katlıyorsa, döviz ile, altın ile, devalüasyon ile parasını katlıyorsa, borsada parasını katlıyorsa ve bilinmelidir ki, böyle durumlarda birinin kazancı, birinin kaybı olmaktadır, işte o zaman burada ribayı bu işlemlere indirgeyebiliriz. Tekrar edersek, demek istediğim, genelleme yapamayız. Olaya ve şahıslara göre yorum yapmak zorundayız.

  Şöyle bir örnek verelim, ihtiyacından fazla parası olmayan bir adam para biriktirmiş ve repoya yatırmış olsun. İhtiyacı olan bir adam da kendisine gelip yardım istediğinde, bu adam “Param şuan repoda onu bozmayayım, süresi bitince vereyim” derse, buradaki suçu faiz yemek değil, yardımlaşmamaktır. Dolayısıyla riba ile ilgili ayetlere değil, parayı yardımlaşmaktan daha çok sevenler ile ilgili söylenen ayetlere bakmak gerekir.

    Sonuç olarak bence, Kuran’da haram kılınan banka faizi değil, tefeciliktir. Bankadaki işlemler tefecilik boyutuna ulaşmıyorsa, haramdır dememiz doğru değildir. Olayın şekline, şahısların durumuna göre ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim.

    Şimdi ribanın Kuran’da nasıl bahsedildiğine bakalım:

BAKARA 275. “Faiz yiyenler, şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların "Alım-satım tıpkı faiz gibidir" demeleri yüzündendir. Halbuki Allah, alım-satımı helâl, faizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve artık onun işi Allah'a kalmıştır. Kim tekrar faize dönerse, işte onlar cehennemliktir, orada devamlı kalırlar.

                 276. Allah faizi tüketir (bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.”

 

        “Alım-satım tıpkı faiz gibidir” sözü üzerinde durulmalıdır. Bunu bazı yazarlar kar-faiz farkı olarak görmüşler ve bu sebeple “Kar helal, faiz haramdır” demişlerdir. Ancak tefecilik incelendiğinde, yıllarca tefeciliğin bir meslek olarak yapıldığı görülecektir. Tefeciler, kendilerine yapılan eleştirilere karşı tarih boyunca, “Bu da bir meslektir, ticaretten bir farkı yoktur” şeklinde cevap vermişlerdir. Dolayısıyla bizim yorumumuza göre, “Alım-satım tıpkı faiz gibidir” sözü ile ticaretin helal, tefeciliğin haram olduğu söylenmek istenmiştir. Yani tefecilik, bir meslek olarak görülemez.

     “Kar helal, faiz haram” yorumu her olayda karşımıza mantıklı bir şekilde çıkmayabilir. Örneğin; faiz ile iş büyütüp, istihdam yaratıp, vergisini veren, ülkesinin ekonomisinin gelişmesine katkıda bulunan bir girişimciye faiz haram diye cehennemlik diyeceğiz, tekelleşip malını çok yüksek kar ile satan iş adamına kar helal diye cennetlik diyeceğiz. Bu yüzden buradaki “Alım-satım tıpkı faiz gibidir” sözüne, kar-faiz olarak değil, tüccarlık-tefecilik olarak bakmanın doğru olacağı kanaatindeyim.

      İkinci ayette, insanlara yardımlaşma tavsiye edilmektedir. Tefecilikle kazanılan paranın bereketsiz olacağını, ancak fazla parasını tefecilikte değil, yardımlaşmaya harcayanların malının, mülkünün bereketleneceğini anlıyoruz. Rum 39 ayeti de aynı bilgiyi vermektedir.

BAKARA 278. “Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarınızı terk edin.

                   279. Şayet (faiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Resûlü tarafından (faizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz olsun. Eğer tevbe edip vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir; ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.”

 

           Birinci ayette söylenen mevcut faiz alacakları ile, günümüzdeki binde iki-üçlük mevduat faiz alacağı mı, yoksa o dönem tefecilerin yüksek faiz alacakları mı kastediliyor?

           İkinci ayette söylenen vazgeçerseniz sermayeniz sizindir ile, garibanın bankadaki üç kuruşluk parası mı, yoksa tefecinin yüklü sermayesi mi kastediliyor?

NİSA 161. “Menedildikleri halde faizi almalarından ve haksız (yollar) ile insanların mallarını yemelerinden dolayı içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık.”

 

    Burada haksızlık ile insanların mallarını yiyen, bankaya üç kuruş para yatıranlar mı, yoksa muhtacın acizliğini sömüren tefeciler mi?

İMRAN 130. “Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah'tan sakının ki kurtuluşa eresiniz.”

 

    İşte bu ayet, Kuran’da bahsedilenin tefecilik olduğunun kanıtıdır. ALLAH bankadaki binde iki-üçlük faizi değil, insanları sömüren tefecilerin kat kat arttırılmış faizini yasaklamıştır.

    Bunlardan başka da, riba ile ilgili ayet yoktur. Kuran, tefeciliği yasaklamıştır. Zaten Kuran’da yazmamış olsaydı da, tefeciliğin yanlış bir şey olduğu bellidir. Bizim Türk Ceza Kanunumuzda da tefecilik suç olarak düzenlenmiştir. Bizim dikkat etmemiz gereken, banka ve benzeri yerlerdeki işlemlerimizin şeklinin, işlevinin ve sonucunun tefecilik boyutuna varmamasıdır. Bunun için de, yetkili organlarca gerek kanun ile gerek BDDK benzeri kurumlar ile gerekli önlemler alınmalıdır, alınmaktadır.

 

 


 

EL KESME

  İslam dininde, hırsızlık suçunun cezasının, hırsızın elini kesme olduğu söylenir. Şeriat ile yönetilen ülkelerde de, hırsızın önce sağ eli kesilir, hırsızlığa devam etmesi durumunda ise sırasıyla, sol ayak, sol el ve sağ ayak kesilir. Aklımızdaki ve kalbimizdeki ALLAH inancına baktığımızda ise, pek tabii ki, hırsız da olsa, ALLAH’ın hiçbir insana böyle cezalar verilmesini emredebileceğine inanamıyoruz. Bu ve bunun gibi birçok örnek, yıllarca insanları hem ALLAH’tan hem de dinden soğuttu. Cevap olarak da, “Vardır bir bildiği” demekle yetinildi. Halbuki araştırsalardı, bunların ALLAH’a iftira niteliğinde olduğunu göreceklerdi.

  El kesme ile ilgili ayet, Maide 38’de geçmektedir. Ancak anlam bütünlüğünün sağlanması için, necm olarak, yani 39 ve 40. ayetlerle birlikte verilmeli ve düşünülmelidir.

MAİDE 38, 39 ve 40. “Hırsız erkek ve hırsız kadın; bunların yaptıklarına karşılık, Allah'tan bir engelleyici uygulama olarak hemen ikisinin de gücünü/ellerini [ikiden çok el] kesin. Ve Allah, Azîz'dir, Hakîm'dir. Sonra kim yaptığı haksızlıktan sonra tövbe eder ve düzeltirse, bilsin ki, şüphesiz Allah, onun tövbesini kabul eder. Şüphesiz Allah, Gafûr'dur [çok bağışlayandır], rahîm'dir [çok merhamet edendir]. Göklerin ve yerin mülkünün Allah'a ait olduğunu bilmedin mi? O, dilediğine azap eder, dilediğini de bağışlar? Ve Allah, her şeye en iyi güç yetirendir.”

  Bu ayet ile ilgili farklı görüşler mevcuttur. Ulemanın yıllardır kabul ettiği görüş, fiziksel anlamda el kesmektir. Bu görüşü çürütmek için ilk iddiamız, bütün meallerde aynı şekilde çevrilip, üzerinde bir tartışma konusu yapılmayan “Ellerini” ifadesi üzerinedir. Dikkat edilirse ayette, çoğul bir ifade söz konusudur. Şeriatte ise, sadece sağ el kesilir. Ayete göre ise, hırsızın iki elinin birden kesilmesi gerekir. Bir insanın iki elini birden kesmek ise, onun hayatını tamamen bitirmek anlamında olup, akla ve mantığa aykırıdır. Ayrıca, hırsızlıktan daha büyük suçlarda ne yapacağız? İki eli, iki ayağı, kulağı, burunu ne varsa keselim.

  Bu görüşe karşı ikinci iddiamız, 38. ayetin devamındaki ayettir. 39’da, tövbe ederse bağışlanacağı söylenir. Tipik bir pişmanlık hali düzenlenmiştir. İnsan pişman olup, geçmişini düzeltebilir. Ama siz onun elini çoktan kesmiş olacağınızdan, bu insanın iyi bir insan olma hakkını çoktan elinden almış olursunuz. Bu insan artık mimlenmiştir. Artık o pişman olsa da, herkesten farklı olduğu için, siz onun bütün geleceğini karartırsınız. Sonuç olarak bu durum, hem 39. ayeti geçersiz kılmakta, hem de adaletsiz sonuçlar doğurmaktadır.

  Üçüncü iddiamız, evrensel hukuk kuralları ile ilgilidir. Bir hukukçu olarak, benim karşıma “Hırsızlık suçunun cezası, failin elini kesmektir.” şeklinde bir ceza normu konulsa, ben o normu tanımam, yırtar atarım. Böyle bir ceza normu olamaz. Öncelikle “Hangi hırsızlık?” sorusunu sorarım. Bakkaldan ekmek çalmak ile bankayı hortumlamaya aynı cezayı verip, ikisinin de iki elini kesecek miyiz? Nerede kaldı bizim ölçülülük ilkemiz? İnsanlığın bildiği evrensel hukuk ilkelerini ALLAH bilmiyor mu? Tek bir hırsızlık fiili yoktur ki, tek bir ceza olsun. Hırsızlık fiilinin basit şekli vardır, nitelikli şekli vardır, kullanma hırsızlığı şeklinde olanı vardır, zorunluluk hali vardır ve dolayısıyla bunlara verilecek cezalarda farklılık gösterir. Çocuğu hasta olduğu için ilaç çalan ile, bir evden para çalan ile, memleketi dolandıranın cezaları aynı olamaz. Aksi takdirde, adaletsiz sonuçlar çıkar ki, ALLAH’a da adaletsiz sıfatını yakıştırmak zorunda kalırız. Ancak, ALLAH’ın adalet terazisi, en ince ve en doğru terazi olduğundan, bizi bu sonuca götürecek sebepleri kabul edemeyiz.

      Dolayısıyla biz bu görüşü kabul etmiyoruz. ALLAH’ın fiziksel anlamda “Ellerini kesin” dediğini düşünmüyoruz. Bu ifadenin, ALLAH’ın İmran 7 de belirttiği gibi, “Müteşabih” yani deyimsel bir ifade olduğunu düşünüyoruz. “Ellerini kesin” ile “onların hırsızlık yapma güçlerini, gerekçelerini ortadan kaldırın” söylenmek istenmiştir. Gerekçesinin teknik bilgiler içermesi sebebiyle, Hakkı Yılmaz’ın Tebyin-ül Kur’an adlı eserinin 11. cildinden ilgili bölümü aynen aktarıyorum:

  “Ayette geçen  أيد [eyd] sözcüğü,  يَد [yed] sözcüğünün çoğulu olabileceği gibi, أيَدَ [eyede] filinden tekil mastar ve isim de olabilir (bkz. Sad/17, Zariyat/47, Sad/45). Tekil olduğu ve eyede fiilinden geldiği kabul edilirse sözcük “kuvvet” anlamına gelir. Yed sözcüğünün çoğulu olduğu kabul edilirse sözcük, “eller” [üç ve daha fazla el] anlamını ifade eder. Hırsızın ikiden fazla eli olmadığına göre, buradaki “eller” sözcüğü, mecazi olarak anlaşılmalıdır. Bu sözcük, yedullâh [Allah'ın eli] şeklinde de birçok âyette geçmektedir. Allah'ın eli olmadığından, buralarda da sözcük, mecazî anlamıyla kabul edilmelidir.

  Yed sözcüğü mecazen, “ kuvvet, zenginlik, iktidar, saltanat, nimet, yay, elle yapılan işlerin tümü” anlamında kullanılır.

  Anlaşılan o ki, O ikisinin ellerini kesin ifadesi, “onların hırsızlık yapma güçlerini, gerekçelerini ortadan kaldırın” anlamındadır. Burada kesme işini, –Yusuf/31'in delâletiyle– elinde bir iz bırakmak üzere kesme şeklinde yorumlamaya gerek olmadığı gibi, ayetin metni de buna izin vermez.

   Hırsızlık, kendine ait olmayan bir şeyi gizlice almaktır. İnsanlık tarihi kadar eski olan hırsızlığı, şekli ve niteliği çağlara göre değişebilir. Bir bahçeden gizlice meyve koparmak, okulda bir kalem-silgi araklamak hırsızlık olduğu gibi, banka soymak, hortumlamak, vergi kaçırmak vs gibi davranışlar da hırsızlıktır. Hayati tehlike durumunda ihtiyaç miktarı yiyecek çalmak, hırsızlık sayılmaz.

   Buradaki, ellerini/güçlerini kesin ifadesi, en geniş kapsamıyla, “önce onları hırsızlığa iten açlık ve muhtaçlık gibi gerekçeleri ortadan kaldırın, malı-mülkü kontrol altına alın, teşhir ederek kimsenin iştahını kabartmayın, kapınızı-pencerenizi açık bırakmayın, eğitim, rehabilite merkezleri kurun; keyfî olarak hırsızlık yapanlara karşı da hapis, sürgün vs. gibi caydırıcı cezalar tayin edin, büyük soygun ve vurgunlara karşı hukukî boşlukları doldurun” şeklinde anlaşılabilir.

   İslâm, câhiliye Araplarının hırsızlık için uyguladıkları el kesme cezasını farklı bir boyuta çekmiş; hırsızlığa karşı tedbirler alınmasını emretmiş ve hırsıza verilecek cezanın şeklini toplumlara bırakmıştır.”

   Bu ayette kullanılan ifadenin müteşabih bir ifade olduğunu ispatlamak için, Edip Yüksel’in bu konu ile ilgili araştırmasının bir kısmını da paylaşmak istiyorum:

5:38 ayette "kesin" diye çevirdiğimiz kelimenin benzer formu Kuran'da 19 ayette geçer. 5:38 ayetinin dışındaki yerlerin hemen hepsinde "ilişkiyi kesme" veya "son verme" gibi fiziksel olmayan veya mecazi anlamlarda kullanılır (2:27; 3:127; 6:45; 7:72; 8:7; 9:121; 10:27; 11:81; 13:4; 15:65; 15:66; 13:25; 22:15; 27:32; 29:29; 56:33; 59:5; 69:46). Bunlardan sadece 13:4'teki kullanımı fiziksel anlamda olup 69:46 ise tartışmalıdır.

  Söz konusu kelimenin bir başka formu ise Kuran'da 17 kez geçer. Bu şeddeli form, hem fiziksel olarak kesip atmak (5:33; 7:124; 20:71; 26:49; 13:31) hem mecazen ilişkiyi kesmek (2:166; 6:94; 7:160; 7:167; 9:110; 47:15; 47:22; 21:93; 22:19; 23:53) ve hem de fiziksel olarak çizme anlamında kullanılır (12:31; 12:50). 12:31 ayetinde Yusuf peygamberin yakışıklığına hayran kalarak heyecanlanan kadınların meyve bıçağıyla "ellerini kestiği" anlatılır. Kuşkusuz, kadınlar ellerini kesip koparmadılar.”

  Sonuç olarak, “Ellerini kesin” ifadesi mecazi anlamda kabul edilmeli ve “Güçlerini kesin, hırsızlıklarını engelleyin” olarak düşünülmelidir.

  Ayrıca, 40. ayete dikkat edilmelidir. 40. ayette mülkün yalnızca ALLAH’a ait olduğu söylenmektedir. ALLAH’ın hırsız olarak nitelediği kullarının kimler olduğunu anlayabilmek için, bu ayete ve Kuran’ın geneline vakıf olmak gerekir. Bu ayette ve Kuran’ın genelinde söylendiği üzere hırsız, ALLAH’ın mülkünü sahiplenip, bunu fakirlerle, yoksullarla, ihtiyaç sahipleriyle paylaşmayanlardır. İşte bu kimselerin güçleri, kuvvetleri kesilmelidir.

  Peki bu ayetteki emri hayatımıza nasıl uygularız?

  Haram kazanan, insanları dolandıran, yanında çalışan işçilere hakkını vermeyen veya bunların hiçbirini yapmasa da, çok çok paralar kazanıp, fakir fukarayı unutmuş bir insanın mağazasını düşünelim. Bu mağaza sahibi hırsızdır ve gücü kesilmelidir. Örneğin, bu kişinin mağazasından alışveriş edilmemelidir, bu kişinin aleyhine propagandalar yapılmalıdır, bu kimse gerekli yerlere şikayet edilmelidir, hatta suçun ağırlığına göre bu kimsenin işine el konulmalıdır. İşte ALLAH’ın emri bu şekilde yerine getirilir, hırsızın eli böyle kesilir.

   Örnekleri çoğaltabiliriz. Davasını satan, müvekkillinin düşmüşlüğünü sömüren bir avukat, hastasını gereksiz yere ameliyat eden bir doktor veya öğrencisi gelip kendisinden özel ders alsın diye düşük not veren bir öğretmen… Tüm bunlar hırsızlığa örnektir. İşte böyle kişilerin hırsızlıkları engellenmeli, bu hareketleri topluma teşhir edilmeli, bu kimseler gerekli yerlere şikayet edilebilmeli ve hatta kusurun derecesine göre bu insanlar meslekten men edilmelidir.

   Sonuç olarak, Maide 38’in doğru yorumu bu şekildedir. Bu ayetin, ulemanın anladığı gibi el-kol kesmekle alakası yoktur. Kuran’ın doğru anlaşılması için, Kuran’a vakıf olunmalıdır. Kuran sınırları içerisinde kalındıkça, en güzel, en doğru yorumlara ulaşılacaktır. Çünkü Kuran, kendisini en güzel şekilde tefsir eder.

 

 


 

MEHDİ - MESİH

  Kıyametten önce gökten bir Mehdi/Mesih gelecek. Eline kılıcı alıp kafirlere savaş açacak. Kafir bir devlet onun üzerine bir nükleer füze fırlatacak. Mehdi ise, Matrix misali elini havaya kaldırarak füzeyi havada durduracak, sonra küçük bir hareket ile füzeyi geldiği yere geri gönderecek. Kafir ülkenin paramparça olması üzerine yerden üç yaratık çıkacak. Birinin alnında “KFR” yazacak, işte o Deccal’dir, kafirlerin lideridir. Birinin alnında şimşek işareti olacak, işte o Harry Potter’dır, ALLAH kafasına yıldırım atmış, işaret kalmıştır. Birinin parmağında altın bir yüzük olacak, işte o Gollum’dur, altın haram olduğu için ALLAH onu çarpmıştır. Sonra Mehdi/Mesih, üçünü de, bütün kafirleri de yenecek. Dünya kafirlerden temizlenince “Game Over” olacak… Artık oyunu silebilir ya da sıkılmazsanız tekrar baştan başlayıp, oynayabilirsiniz.

  Mitolojik masalların, titanların, yarı tanrı insanların, fantastik kahramanların akıl ve mantık temeli üzerine inşa edilmiş İslam dininde yeri yoktur, olamaz. Mitoloji meraklısı masalcı zihniyetin uydurmalarının hiçbiri tek kaynağımız Kuran’da kendilerine bir dayanak bulamamıştır.

     Resullullah’ın vefat haberini duyduğunda Ömer, Peygamberimizin evine koşar. Orada toplanan insanlar da aynı haberi tekrar edince Ömer şoka girer. İnsanlara öfkeyle bağırmaya başlar. Onun öldüğünü söyleyenleri mahvedeceğini, kılıçtan geçireceğini haykırır. İçinde bulunduğu şokun etkisiyle, Peygamberimizin ölmediğini, Musa gibi 40 gün eğitime gittiğini, sonrasında ise döneceğini söyler. Bunları işiten Ebu Bekir, Peygamberimizin evinden çıkarak halka seslenme ihtiyacı duyar. Her beşer gibi Peygamberimizin de ölümü tattığını, bu dünyadan göçtüğünü, artık aramızda olamayacağını ancak ALLAH’ın ölümsüz olduğunu, sadece ona bağlanmamız, teslim olmamız gerektiğini anlatır ve sonrasında Ömer’i sakinleştirir.

  Bu olayı şundan dolayı anlatma ihtiyacı duydum; tarih boyunca insanlar, çok sevdikleri tarihi kişilerin ölümlerini çok zor kabullenebilmişlerdir. Bazen bu ayrılık, geride kalanlara o kadar ağır gelmiştir ki, bu yükü, gidenin tekrar geri geleceği inancını yaratarak hafifletmeye çalışmışlardır. İşte Mesih ve Mehdi inancı da buradan doğmuştur.

  Mesih bir Hıristiyanlık, Mehdi ise bir Şia uydurmasıdır. İsa’nın da, Peygamberimizin ve Ali’nin torunlarından on ikinci imam Muhammed Mehdi’nin de hazin ölümü, onu sevenlere çok ağır gelmiştir. Ölümü kabullenememeleri, onların geri geleceği inancını doğurmuş ve bu inanç, masallarla, mitolojik fantastik kurgularla taçlandırılmıştır.

  Mesih ve Mehdi gibi bir kurtarıcı beklemek hem ALLAH’a hem de Kuran’a bir küfürdür. ALLAH’a bir küfürdür çünkü, ALLAH’ın kullarını doğru yola sokmak için eli kılıçlı titanlara ihtiyacı yoktur. O, hiçbir elçisine bunu yaptırtmazken, sanki yanlış bir karar vermiş gibi (ki ALLAH yanlış yapar mı?) neden ileride aksi yönde hareket etsin?

YUNUS 99. “(Resûlüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?”

GAŞİYE 21, 22. “(Resûlüm), öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin.”

ENAM 104. “(Doğrusu) size Rabbiniz tarafından basiretler (idrak kabiliyeti) verilmiştir. Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de kör olursa zararı kendinedir. Ben üzerinize bekçi değilim.”

  Niye zorlasın? Niye gökten eli kılıçlı titanlar yollasın? Bize akıl vermişken, o aklı korku ve şiddet ile bastırarak mı bizi imana getirmeye çalışacak? Diyelim ki öyle olacak, o zaman sizce bu, sonsuz bir gücün başvurması gereken bir yol mudur? Hatta bu yol, sonsuz bir güce yakışacak bir yol mudur? Velev ki bu yola başvurmasa, ne olur? Kılıçla, silahla, savaşla, şiddetle kullarını doğru yola sokmasa da, varsayalım herkes yanlış yola sapsa, sapıtsa, dünyayı kötülük sarsa, ALLAH ALLAHLIĞINDAN NE KAYBEDER?

ALİ İMRAN 144. “Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allah'a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.”

İSRA l5. “Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur.

  ALLAH, hiç kimseyi zorla doğru yola sokmaya çalışmıyor. O istiyor ki, bize lütfettiği akıl ile biz doğru yolu bulalım. Aksi takdirde, zorla bizi doğru yola sokmak istese, zaten titanlara, mitolojik fantastik savaşçılara ihtiyaç duymaz, tek bir kelime ile hepimiz melek gibi olurduk.

MAİDE 48. “(Ey ümmetler!) Her birinize bir şerîat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şerîatlerde) sizi denemek için (böyle yaptı).”

FATIR 37. “Onlar orada: Rabbimiz! Bizi çıkar, (önce) yaptığımızın yerine iyi işler yapalım, diye feryat ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi? (Niçin inanmadınız?) Şimdi tadın (azabı)! Zalimlerin yardımcısı yoktur.”

  Ki zaten, bize bir uyarıcı da geldi. O uyarıcı bize, ALLAH tarafından korunan, asla geri kalmayacak, sonsuz bir rahmet ve hidayet rehberi olan ALLAH sözleri Kuran’ı tebliğ etti. Ne olacak? Kuran eskiyecek, hükümsüz ya da çağın gerisinde kalacak da, insanlık yeni bir kurtarıcıya mı ihtiyaç duyacak? İşte bu, Kuran’a ve dolayısıyla yine ALLAH’a bir küfürdür. İleride bir kurtarıcı gelecek demek, tek ve gerçek kurtarıcı olan Kuran’a, eskiyecek, geri ve hükümsüz kalacak; ALLAH’a da, sözlerini, emirlerini, yasaklarını ve dinini değiştirip, eski kararlarını nesih edip duran, kararlarından dönen bir varlık gözüyle bakmaktır. İşte bu ALLAH’a ve Kuran’a büyük bir küfürdür.

   Kuran gibi bir kurtarıcı varken neden yeni yeni kurtarıcılar, kaynaklar arıyorsunuz?

   Peki neden birileri bu uydurmaların bu kadar peşinden gidiyor, hiç düşündünüz mü? Şeyhlerin ve hocaların bu uydurmaları savunmalarının sebebi, müritleri üzerinde iki düşünce yaratmaktır. Şeyhler ve hocalar, Mesih ve Mehdi uydurması ile müritlerinin bilinçaltına şu iki düşünceyi kazırlar:

1-  Ya Mehdi/Mesih gelecekmiş. Mehdi/Mesih olsa olsa benim şeyhim/hocam olur. Ondan başka kim olabilir ki… O zaman şeyhim/hocam bu kutsal görevini ilan edene kadar ben ona yakın olmaya çalışıyım, malımı mülkümü ona sunayım, ne olacak ki cennette bana bilmem kaç katını geri verir. Ona hizmette kusur etmeyeyim, öteki tarafta bana torpil yapar, pardon şefaat eder direk cennete girerim. Hatta mübarek Mesih/Mehdi hazretlerinin gönlü karımı, kızımı, bacımı arzularsa hiç çekinmeden önüne seriyim, hem bu bizim için büyük bir şereftir. Hatta canı başka kadınları çekerse, getirip haremine katıyım, ne güzel cennette bana yüzlerce huri olarak döner. Mehdiliğini/Mesihliğini ilan edene kadar hizmette kusur etmeyeyim ki, görevi ilan ettiğinde onun baş adamlarından biri olayım…

 

2-  Ya Mehdi/Mesih gelecekmiş. O gelince benim şeyhim/hocam onun başyardımcısı olur. Ondan başka kim olabilir ki… O zaman Mehdi/Mesih gelene kadar ben şeyhime/hocama yakın olmaya çalışıyım, malımı mülkümü ona sunayım, ne olacak ki Mehdi’ye/Mesih’e bir rica eder, cennette bana bilmem kaç katını geri verir. Ona hizmette kusur etmeyeyim, o da öteki tarafta bana torpil yaptırır, pardon şefaat ettirir direk cennete girerim. Hatta mübarek şeyhimin/hocamın gönlü karımı, kızımı, bacımı arzularsa hiç çekinmeden önüne seriyim, hem bu bizim için büyük bir şereftir, sonuçta o Mehdi’nin/Mesih’in baş adamı olacak. Hatta canı başka kadınları çekerse, getirip haremine katıyım, ne güzel cennette bana yüzlerce huri olarak döner. Mehdi/Mesih gelene kadar hizmette kusur etmeyeyim ki, geldiğinde şeyhim/hocam onun baş adamlarından biri olacağı için bende Mehdi’nin/Mesih’in baş adamının baş adamı olayım…

     Abartmıyorum! Abarttığımı düşünen çevresine baksın. Lüks içinde yaşayan şeyhlere, hocalara baksın. Onların haremlerini, tek gecelik nikahlarını görsün. Görmedik mi? Bu ülke ve diğer Müslüman ülkeler daha nicelerini görmedi mi? ALLAH aşkına bu ülke, cinsel organını müritlerine öptüren şeyh görmedi mi? Evlenecek kızlarla ilk geceyi birlikte geçiren, kızların bekaretini bozan şeyhler görmedi mi? Bu pisliklerin bunları yapabilmesi için, insanların beynini hangi uydurmalarla yıkaması gerekiyor, düşünmüyor musunuz?

     Söylediklerinin sonunda hiçbir çıkar elde etmeyen biri mi, yoksa söylediklerinin sonunda birçok çıkar elde eden biri mi söylediklerin de haklıdır? Lütfen bu kıyaslamayı yapın ve “Onu bunu bırakın, ALLAH’ın kitabına sarılın” diyen bizleri anlamaya çalışın. Yoksa Kuran erlerinin sayısı bu kadar az olmaya devam ettikçe, dinimizi bir mitolojik ve fantastik kurguya çeviren cahiller ile dinden para kazanan, dinimizi sapıklıklarına alet eden sahtekarların sayısı daha da artacak.

 

 


 

MUCİZE

 

“En büyük benim peygamberim” ya da “Benim peygamberim senin peygamberini döver” şeklindeki sağlıksız ve çocuksu düşüncelerin bir sonucu olarak peygamberlere birçok mucize izafe edilmiştir. Peygamberlerimiz birbirleriyle rakip veya birbirlerinden güçlü olma meraklısı değildir. Onlar aynı ALLAH’a teslim olmuş, aynı ALLAH’ın sözlerini tebliğ edebilmek için hayatlarını ortaya koyan, aynı amaç için çalışan kardeşlerdir. Ancak bunun farkında olmayanlar, “Şu peygamber şunları şunları yapmış, bizimkisi ondan aşağı mı kalsın. Bizimki de bunları bunları yapsın” mantığıyla hareket ederek, peygamberlere mucizeler izafe etmişlerdir.

BAKARA 136. “"Biz, Allah'a ve bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve esbâta indirilene, Musa ve İsa'ya verilenlerle Rableri tarafından diğer peygamberlere verilenlere, onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah'a teslim olduk" deyin.”

 

İMRAN 84. “De ki: Biz, Allah a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve Ya'kub oğullarına indirilenlere, Musa, İsa ve (diğer) peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onları birbirinden ayırdetmeyiz. Biz ancak O'na teslim oluruz.”

 

  Halbuki mucizeler ile peygamberler büyümez. Çünkü mucizeleri, ancak ALLAH izin verirse peygamberler yapabilir. Dolayısıyla, ortada kendilerine ait olan bir güç yoktur. Bütün güç ALLAH’a aittir ve pek tabiî ki ALLAH’ın mucizelere ihtiyacı yoktur.

RAD 38. “Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah'ın izni olmadan hiçbir peygamber için mucize getirme imkânı yoktur. Her müddetin (yazıldığı) bir kitap vardır.”

 

MÜMİN 78. “…Hiçbir peygamber Allah'ın izni olmaksızın herhangi bir mucizeyi kendiliğinden getiremez. Allah'ın emri gelince de hak uygulanır ve o zaman bâtılı seçenler hüsrana uğrayacaklardır.”

 

  Peygamberlerde mucize aramak, iman etmek için karşılık aramaktır. “Hadi bir mucize yap ki ben de iman edeyim” şeklindeki yakışıksız bir düşüncedir. Aşk da, iman da karşılıksız yapılırsa değerlidir. Ancak peygamberlere izafe edilen mucizelerin çoğu böyledir. “Hastalığımı iyileştir ki iman edeyim” veya “Ölen çocuğumu dirilt ki dediklerini kabul edeyim” ve bir sürü uydurulmuş mucizeler, hem imanı karşılıklaştırmakta hem de insanları imana yanlış yoldan çağırmaktadır.  Oysaki peygamberlerin en büyük mucizesi “Vahiy” dir. İndirilen kitapları okuyup iman etmeyip, onun yerine bir mucizeye hayran kalıp iman etmek mantıksızdır. Dinimizde de, asıl mucize Kuran’dır. Kuran’dan başka mucize aranmamalıdır.

ANKEBUT 50, 51. “Ona Rabbinden (başkaca) mucizeler indirilmeli değil miydi?" derler. De ki: Mucizeler ancak Allah'ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım. Kendilerine okunmakta olan Kitab'ı sana indirmemiz onlara yetmemiş mi? Elbette iman eden bir kavim için onda rahmet ve ibret vardır.”

  Peygamberleri ilahlaştırmak için de onlara birçok mucizeler izafe edildi. Bu bir şirk koşma olmanın yanı sıra, mantıksız da bir durumdur. ALLAH istese zaten herkesi imana getirirdi. Bunun yerine elçileri aracılığıyla mucizeler yaptırtarak bunu gerçekleştirmek, yolu uzatmaktan başka bir şey değildir. Ayrıca, peygamberlerin her zaman mucizeler yapan insanlar olduğunu düşünmek de yanlıştır. Öyle olsaydı, her dakika birileri gelip peygamberlere, “Hadi bir şey yap da iman edeyim” ya da “Hadi bunu konuştur, şunu uçur da dediklerini kabul edeyim” gibi şeyler söylerdi. Böylece peygamberler, insanların görmek için uzak yerlerden geleceği sihirbazlar olurdu. Böyle bir ortamda da, asıl mucize olan vahiyler ikinci plana atılırdı ve işin düşünme ile imtihan boyutu kalmazdı.

ENAM 8. “Muhammed'e (görebileceğimiz) bir melek indirilseydi ya! dediler. Eğer biz öyle bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine göz bile açtırılmazdı.”

  Mucizelerle Peygamberimizi sevdirteceklerini düşündüler. Yanlış düşündüler. Peygamberimiz ayı ikiye yararsa biz ona saygı duyarız zannettiler. Yanlış zannettiler. İnsanlara Peygamberimizi anlatmadılar. Sadece insanlığını anlatsalardı, zaten aklıselim kimse ona hayran olmaktan kendini alamazdı.

      Peygamberimizin en büyük mucizesi Kuran’dır. Kuran’dan sonraki en büyük mucizesi ise insanlığıdır.

      Peygamberimiz hayatı boyunca birçok zulme, işkenceye, hakarete maruz kalmıştır. Hiçbirimizin kaldıramayacağı onca şeye rağmen o, kendisine bunları yapanlara karşı, onlar adına üzülmüş, onlar adına ağlamıştır.

   Yine böyle kara bir gün, çevresindekiler ona karşı iyice kuduruyorlar. Peygamberimizin sırtına hayvan işkembesi koyuyorlar. O ağırlığın altından zor kalkıyor. Peygamberimizde en ufak bir sinir yok. Nefret yok. Kin yok. Zalimler durur mu? Peygamberimize hayvan dışkısı atıyorlar. O en güzel insanın her yerine bulaşıyor. Yine de bir şey demiyor. Kızmıyor. Öfke patlaması yaşamıyor. İntikam yemini etmiyor. Peygamberimiz o halde evine gidiyor. Onu gören evdekiler üzüntülerinden ağlamaya başlıyorlar. Onları sakinleştiriyor. Üzerindeki pisliklerin su ile gideceğini, üzülmemeleri gerektiğini söylüyor. Ve Peygamberimiz gidip yıkanıyor, temizleniyor.

Sonra ne mi yapıyor?

Hayır, kendisine bu zulümleri yapanlar hakkında öfkeyle konuşmuyor.

Hayır, onlara karşı kin beslemiyor.

Hayır, onlara karşı intikam planları kurmuyor.

Ne mi yapıyor?

Duaya duruyor ve onlar için üzülüyor, onlar için ağlıyor. Rabbinden onları bağışlamasını diliyor. Onların cahil olduklarını, bilmediklerini, bunun için cezalandırılmaması gerektiğini söylüyor.

    İşte bizim Peygamberimiz Muhammed, bu Muhammed’dir. Başkalarının anlattığı değildir. Bunları anlatın. Göreceksiniz ki, işte o zaman insanlar İslam’ı seveceklerdir.

ŞUARA 3.“(Resûlüm!) Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın!”

 


 

İSLAMIN ŞARTLARI

  İslam aleminde, bütün çocuklara “İslam’ın şartları” ve “İmanın şartları” sorulur ve bu şartlar öğretilir. Çoğu zaman çocuklar bu şartları birbirlerine karıştırır ve sonra onlara İslam’ın şartı beş, imanın şartı yedi olarak söylenir ve bunlar net bir şekilde sayılır. Kuran’da ise, bu kadar açık bir şekilde bunu söyleyen bir ayet yoktur. Uydurma hadislerden ve dolaylı yorumlardan bazıları bu sonuca çıkmaktadır.

  Siz bir baba veya anne olarak kendinizi düşünün. Evladınızla 23 yıllık bir birliktelik yaşadığınızı hayal edin. Bu süre zarfında, ona söylediğiniz öğütleri kitaplaştırın. Sonra öğütleri birbirleriyle kıyaslayın. Şimdi ben size soruyorum: “Hiç 23 yıl boyunca evladınıza bin kere tekrar etme gereği duyduğunuz bir öğüt ile on kere tekrar etme gereği duyduğunuz bir öğüde, verdiğiniz değer aynı mıdır?”

Kuran’ın önemli bir kısmında; iyilikten, hayır işlerinden, yardımlaşmadan, paylaşmadan, infaktan, sadakadan bahsedilmektedir. Kuran’ın onlarca ayetinde salat ve zekat emredilir. Toplasanız on-on beş ayette ise oruç ve hacdan bahsedilir. Yanlış anlaşılmasın, tabii ki oruç ve haccı çöpe atmak, dünyadan silmek gibi gizli emellerimiz yok, olamazda. Bir ayette bile geçiyor olsa yeterlidir ve bize bir emirdir. Ama benim dikkati çekmek istediğim nokta, bu iki emir aynı değerde midir?

  İslam’ın beş şartı diye kalıplaştırıp, salat ve zekatın karşısına oruç ve haccı koyarsanız, kimse artık düşünmez ve bunlara aynı değeri verir. Ben bunun tarihte kasıtlı olarak yapıldığını düşünüyorum. Muaviye ile birlikte, dini tekeline indiren halife-kral, zengin iktidar sahipleri, zekatı önemsizleştirmek için bunu yapmış olabilirler. Çünkü zekat, onların ekonomik gücüne zarar verecek bir emirdir.

  Zenginler, üç kuruşlarını bile fakirlere vermek istememelerinden dolayı önce kırkta bir gibi komik bir oran kabul ettiler. Sonra da insanları uyutmak, uyuşturmak için onlarca hurafe uydurdular. Ne dua anlamı kalmış ne yardım/destek anlamı bırakılmış salat, namaz adı altında seriye bağlanmış bir yatıp kalkma eylemine; nefsi öldürme, fakirleşme ve Kuran’a yönelme amaçları unutturulmuş oruç, yılda bir ay kuru kuruya tutulan bir aç kalma haline; eğitim yönü kaldırılıp tamamen mekana özgülenen hac ise, kendilerine para kazandıran bir turistik faaliyete çevrilerek İslam’ın gerçek emirlerinin görülmesi engellenmiştir. Siyasi, ekonomik ve dini diktatörler, kavramların anlamlarını bozarak, dini de bir hurafe ve bidat çöplüğüne çevirerek, dinin kendilerine vereceği zararların önüne geçmiştir. Böylece servetlerine dokunulmamış, zulümlerine ses çıkarılmamış, her türlü şehvetleri doğal kabul edilmiştir. Çünkü artık din deyince insanların aklına, her türlü zulme baş kaldırma, yoksulluk ve cehaletle mücadele etme, iyilikler yapma gibi şeyler gelmemekte, namazı nasıl kılsam daha doğru olur, namazımı, abdestimi, orucumu ne bozar, Mekke’ye kaç kere gitsem gibi şeyler gelmektedir.

  Hiç din denilince aklımıza “her türlü zulme başkaldırmak” gibi bir şey geliyor mu? Emeviler sayesinde tabii ki de gelmiyor. Halbuki din, bizatihi zulme baş kaldırma değil midir? Her Peygamber, yaşadığı dönemdeki siyasi, ekonomik, sosyal veya dini zulümlere başkaldırmamış mıdır? İbrahim, Nemrut’un zulümlerine sessiz mi kalmış, babasına bile başkaldırmamış mı? Musa, firavunun karşısında boyun mu eğmiş, ezilen kölelerin yanında yer almamış mı? İsa, Yahudilerin hurafeleri ile mücadele edip, onların paraya taptıklarını haykırmamış mı? Ve Peygamberimiz, Ebu Cehillere, Süfyanlara, Leheblere karşı diz mi çökmüş? Her türlü baskılara rağmen dönemin bu güçlü diktatörlerine karşı çevresindeki garibanlarla, kölelerle yoluna devam etmemiş mi? Bu yolda servetini kaybedip, evinden, yurdundan dahi olmamış mı? Her Peygamberin gelişinde, siyasi, ekonomik, sosyal veya dini zulümlere bir başkaldırı vardır. Onların izinden gidenler de, dinin bu yönüne vakıf olup, bu doğrultuda hareket etmişlerdir. Ali, Muaviye ile keyfinden savaşmamıştır. Hüseyin, Yezid’in zulmüne başkaldırmıştır.

  Kısacası, İslam’ın şartlarında “Zulme başkaldırmayı” bulamazsınız. Çünkü bu, Emevilerin işine gelmez. Onların işine “Halifeye biat” gelir ki, bunu da hadis uydurarak elde etmişlerdir.

  Sünniler ve Şiiler, İslam’ın kaç tane şartı olduğu konusunda anlaşamazlar. Şiiler başka birçok şart da eklerler. Bunlardan bazıları bize göre son derece yanlış iken, birisi vardır ki tam tersi son derece doğrudur. O da, iyiliği tavsiye etmek, kötülükten alıkoymaktır.

   Bize göre her halükarda İslam’ın şartları diye bir şey olmaz. Ben, bana şah damarımdan daha yakın olan ALLAH’a teslim olmamda olmazsa olmaz şartların belirlenemeyeceği inancındayım. Bana göre “şart” olmaz, ona teslim olmak için “yol” olur. Bu veya başka yollar aracılığıyla kulluk edilir, teslim olunur ve salih ameller ile onun rahmetini kazanmak umulur. “İslamiyet” teslimiyet anlamına, “Müslüman” da teslim olan anlamına geldiğine göre, önemli olan kulun ilahına teslim olması olup, nasıl ve hangi yoldan teslim olduğunun bizce önemi yoktur. Yok eğer “Teslimiyetin şartları” diye bir liste çıkarırsak, o zaman kişinin bu listedeki tek bir eksiği bile, tüm şartları yerine getirmemesinden dolayı, o kişinin teslim olmadığını, o teslimiyetin içerisinde yer almadığını gösterir. İslam, yanlarına “tick” koymaya çalışılan bir şartlar listesi değildir.

  Koskoca İslam’ı üç beş eyleme indirgemek doğru değildir. İslam, üç beş eylemle özdeşleşemez. Hayatı boyunca kuru kuruya iki üç eylemi yerine getiren biri cennete gideceğini düşünürken; “Kelime-i şehadet” ten bihaber birisi, yaptığı iyiliklerin, hayırların sonucunda onun çok önüne geçebilir. Kimin gerçek, kimin sahte Müslüman olduğunu ALLAH bilir. Bizce bunu belirlerken, “Kim Arapça kelimeleri yan yana koyarak giriş dilekçesi vermiş” veya “Kim kaç kere yatıp kalkmış, kaç kere aç kalmış” diye bakmaz. Onun gönlüne bakar, yaptığı iyiliklere bakar.

  Kuran’da da, insanlara bir liste sunulup, “Şu şu şu şartları yerine getirin yoksa cehenneme atarım” gibi ifadelere rastlanmamaktadır. Genel olarak, tek bir ilaha inanmak, bir gün ona hesap verileceğini bilmek, iyilikler yapmak ve salih ameller işlemek söylenmiş ve istenmiştir. Gelenekçi görüşle baktığımızda ise özellikle salatı ikame etmek ve zekatı vermek emredilmiştir. Salat ve zekatta zaten, hurafelerden temizlenip gerçek anlamında düşünüldüğünde hangi dinden olunursa olunsun yerine getirilebilecek görevlerdir.

BAKARA 83. “Vaktiyle biz, İsrailoğullarından: Yalnızca Allah'a kulluk edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz diye söz almış ve "İnsanlara güzel söz söyleyin, salatı ikame edin, zekâtı verin" diye de emretmiştik. Sonunda azınız müstesna, yüz çevirerek dönüp gittiniz.”

 

BAKARA 177. “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, salatı ikame eder, zekâtı verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!”

 

BAKARA 277. “İman edip iyi işler yapan, salatı ikame eden ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.”

 

İMRAN 114. “Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır.”

 

NİSA 39. “Allah'a ve ahiret gününe iman edip de Allah'ın kendilerine verdiğinden (O'nun yolunda) harcasalardı ne olurdu sanki! Allah onların durumunu hakkıyla bilmektedir.”

 

NİSA 162. “Fakat içlerinden ilimde derinleşmiş olanlar ve müminler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman edenler, salatı ikame edenler, zekâtı verenler; Allah'a ve ahiret gününe inananlar var ya; işte onlara pek yakında büyük mükâfat vereceğiz.”

 

MAİDE 12. “Eğer salatı ikame eder, zekâtı verir, peygamberlerime inanır, onları desteklerseniz ve Allah'a güzel borç verirseniz (ihtiyacı olanlara Allah rızası için faizsiz borç verirseniz) andolsun ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi, zemininden ırmaklar akan cennetlere sokarım.”

 

MAİDE 55. “Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah'tır, Resulüdür, iman edenlerdir; onlar ki Allah'ın emirlerine boyun eğerek salatı ikame eder, zekâtı verirler.”

 

MAİDE 69. “İman edenler ile Yahudiler, Sâbiîler ve Hıristiyanlardan Allah'a ve ahiret gününe (gerçekten) inanıp iyi amel işleyenler üzerine asla korku yoktur; onlar üzülecek de değillerdir.”

 

ENFAL 2, 3. “Müminler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir. Onlar salatlarını ikame eden ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcayan kimselerdir.”

 

TEVBE 18. “Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, salatı ikame eden, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.”

 

RAD 22. “Onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabreden, salatı ikame eden, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık olarak (Allah yolunda) harcayan ve kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. İşte onlar var ya, dünya yurdunun (güzel) sonu sadece onlarındır.”

 

İBRAHİM 31. “İman eden kullarıma söyle: Salatlarını ikame etsinler, kendisinde ne alışveriş, ne de dostluk bulunan bir gün gelmeden önce, kendilerine verdiğimiz rızıklardan (Allah için) gizli-açık harcasınlar.”

 

ENBİYA 73. “Onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, salatı ikame etmeyi, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, daima bize kulluk eden kimselerdi.”

 

HACC 41. “Onlar (o müminler) ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek salatı ikame ederler, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler. İşlerin sonu Allah'a varır.”

 

HACC 50. “İman edip sâlih ameller işleyen kimseler için mağfiret ve bol rızık vardır.”

 

NUR 37. “Onlar, ne ticaret ne de alış-verişin kendilerini Allah'ın Zikrinden (Kuran’dan), salat ikame etmekten ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.”

 

FATİR 29. “Allah'ın kitabını okuyanlar, salatı ikame edenler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) gizli ve açık sarfedenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler.”

 

MÜDDESİR 42- 47. “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?" diye sorulduğunda, onlar şöyle cevap verirler: Biz salatı ikame edenlerden değildik, yoksulu doyurmuyorduk, (Bâtıla) dalanlarla birlikte dalıyorduk, ceza gününü de yalan sayıyorduk, sonunda bize ölüm geldi çattı.”

 

İNŞİKAK 25. “İman edip sâlih amel işleyenler başkadır; onlar için arkası kesilmeyen bir mükâfat vardır.”

BÜRUC 11. “İman edip sâlih ameller işleyenlere ise, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur.”

BEYYİNE 5. “Halbuki onlara ancak, dini yalnız O'na has kılarak ve hanifler olarak Allah'a kulluk etmeleri, salatı ikame etmeleri ve zekât vermeleri emrolunmuştu. Sağlam din de budur.”

  Bu ayetlerden sonra İslam’ın temelinin neler olduğu yönünde bir fikrinizin oluşacağına inanıyorum. İyilikler, salih ameller, salatlar, zekatlar, bunlar kulları teslim olmaya götüren yollar veya teslim olduğunu iddia eden kulun teslimiyetini gösteren temel hareketlerdir. Her halükarda bu ayetlerden görüldüğü üzere “Beş”, “Yedi” falan şeklinde bir kalıplaştırma yoktur.

 


 

İYİLİK

  İyilik; her türlü yardımı, infakı, sadakayı, zekatı, bağışı, hayır işlerini bünyesinde bulundurduğu gibi doğruluğu ve dürüstlüğü de kapsamına alır. Şöyle ki, bir insan yardımsever değilse, iyi bir insan değildir. Doğru, dürüst bir insan değilse, yine iyi bir insan değildir. Dolayısıyla biz bütün bu salih amelleri “İyilik” üst başlığı ile anlatacağız.

İMRAN 114. “Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır.”

  Kuran’ın özü de, ruhu da, asıl emri de iyiliktir. Bana dini tek kelime ile anlat derseniz gönül rahatlığı ile “İyiliktir” derim. ALLAH, kullarının asıl ve öncelikle iyi insanlar olmasını emretmiştir. Ancak günümüzde ise iyilik çöpe atılmış ve din, bir sürü şekil kurallarından ibaret bir kavram haline gelmiştir.

BAKARA 159. “İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder.”

    İyilik yolunu gizleyenler bu yola çıkarlarından ötürü başvurdular. İyilik yapmak, mallarından harcamak birilerinin çıkarlarına aykırıydı. Bunun için iyiliği unuttular ve ucuz bir Müslümanlık icat ederek, milleti tespih çekerek cennete gireceğine ikna ettiler. Fakat gerçek ALLAH yolu iyilikten geçer.

TEVBE 34. “Ey iman edenler! (Biliniz ki), hahamlardan ve râhiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve (insanları) Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele!”

       Bazıları ise, bu yolu gizlemediler, millete anlattılar ama malları kendilerine daha tatlı geldiği için kendilerini unuttular.

BAKARA 44. “(Ey bilginler!) Sizler Kitab'ı (Tevrat'ı) okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?”

   Herkesin bir kıblesi, yani yolu, hedefi olduğu gibi biz Müslümanların da bir kıblesi vardır. Ancak bu kıbleyi birileri çarpıttı ve Kabe tarafına dönmek olarak öğretti. Hâlbuki ayete göre Müslüman’ın kıblesi hayır işlerinde yarışmaktır.

BAKARA 148. “Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır. (Ey müminler!) Siz hayır işlerinde yarışın. Nerede olursanız olun sonunda Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”

MÜMİNUN 61. “İşte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar.”

MAİDE 48. “Öyleyse iyi işlerde birbirinizle yarışın.”

FATİR 32. “Sonra Kitab'ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur.”

  Müslüman’ın asli görevi olan bu iyilik konusu, şüphesiz ki Kuran’ın da çoğunluğunu oluşturur. Din diye uydurduklarının hiçbirinin olmadığı Kuran’da, baştan sona infak, hayır işi, yardım, sadaka, zekat, bağış, doğruluk, dürüstlük vb. konular işlenmiştir. İyilikle ilgili yüzlerce ayet, öğüt mevcuttur. Bu kadar ayeti görmeyip, din ile ilgili insanlara bambaşka öğütler verenler herhalde kör olmalılar.

BAKARA 195. “Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareketinizde dürüst davranın. Çünkü Allah dürüstleri sever.”

BAKARA 215. “Sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: Maldan harcadığınız şey, ebeveyn, yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular için olmalıdır. Şüphesiz Allah yapacağınız her hayrı bilir.”

BAKARA 254. “Ey iman edenler! Kendisinde artık alış-veriş, dostluk ve kayırma bulunmayan gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın. Gerçekleri inkâr edenler elbette zalimlerdir.”

BAKARA 266. “Sizden biriniz arzu eder mi ki, hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu, arasından sular akan ve kendisi için orada her çeşit meyveden (bir miktar) bulunan bir bahçesi olsun da, bakıma muhtaç çoluk çocuğu varken kendisine ihtiyarlık gelip çatsın. Bahçeye de içinde ateş bulunan bir kasırga isabet ederek yakıp kül etsin! (Elbette bunu kimse arzu etmez.) İşte düşünüp anlayasınız diye Allah size âyetleri açıklar.”

BAKARA 280. “Eğer (borçlu) darlık içinde ise, eli genişleyinceye kadar ona mühlet vermek (gerekir). Eğer (gerçekleri) anlarsanız bunu sadakaya (veya zekâta) saymak sizin için daha hayırlıdır.”

NİSA 2. “Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mallarını kendi mallarınıza katarak (kendi malınızmış gibi) yemeyin; çünkü bu, büyük bir günahtır.”

NİSA 5. “Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin; o mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.”

NİSA 36. “…Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara (köle, cariye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.”

YUNUS 58. “De ki: Ancak Allah'ın lütfu ve rahmetiyle, işte bunlarla sevinsinler. Bu, onların (dünya malı olarak) topladıklarından daha hayırlıdır.”

NAHL 90. “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”

İSRA 23. “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine "of!" bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.”

İSRA 80. “Ve şöyle niyaz et: Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla; çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla. Bana tarafından, hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver.”

KEHF 46. “Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; ölümsüz olan iyi işler ise Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır.”

NUR 22. “İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler akrabaya, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere (mallarından) vermeyeceklerine yemin etmesinler; bağışlasınlar; feragat göstersinler. Allah'ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.”

LOKMAN 18. “Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.”

MUHAMMED 38. “İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağırılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama kim cimrilik ederse, ancak kendisine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz.”

HADİD 10. “Ne oluyor size ki, Allah yolunda harcamıyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah'ındır.”

HADİD 24. “Onlar cimrilik edip insanlara da cimriliği emrederler. Kim yüz çevirirse şüphesiz ki Allah zengindir, hamde lâyıktır.”

MÜNAFİKUN 10. “Herhangi birinize ölüm gelip de: Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam, demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın.”

TEĞABÜN 16. “O halde gücünüz yettiğince Allah'a isyandan kaçının. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”

BELED 12-17. “O sarp yokuş nedir bilir misin? Köle azat etmek veya açlık gününde yemek yedirmektir, yakınlığı olan bir yetime veya hiçbir şeyi olmayan yoksula. Sonra iman edenlerden, birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden ve birbirlerine acımayı öğütleyenlerden olmaktır.”

DUHA 9-11. “Öyleyse yetimi sakın ezme. El açıp isteyeni de sakın azarlama. Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an.”

BEYYİNE 7. “İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, halkın en hayırlısı da onlardır.”

ASR 2,3.  “İnsan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.”

   Hiçbir ibadetin sonucunu cennet ya da cehennem olarak göstermeyen ALLAH, iyilik konusunda çok açık ve nettir. Hayatlarını iyilikle geçiren herkes, mükâfatlarını rahatlıkla bekleyebilirler. İyilik nedir bilmez kötüleri ise acı bir son beklemektedir.

İMRAN 92. “Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça "iyi" ye eremezsiniz. Her ne harcarsanız, Allah onu hakkıyla bilir.”

BAKARA 62. “Şüphesiz iman edenler; yani Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah'a ve ahiret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlar üzüntü çekmeyeceklerdir.”

BAKARA 82. “İman edip yararlı iş yapanlara gelince onlar da cennetliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.”

BAKARA 272. “Hayır olarak harcadıklarınız kendi iyiliğiniz içindir. Yapacağınız hayırları ancak Allah'ın rızasını kazanmak için yapmalısınız. Hayır olarak verdiğiniz ne varsa; karşılığı size tam olarak verilir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız.”

İMRAN 180. “Allah'ın, kereminden kendilerine verdiklerini (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o, kendileri için hayırlıdır; tersine bu onlar için pek fenadır. Cimrilik ettikleri şey de kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”

NİSA 10. “Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.”

NİSA 122. “İman eden ve iyi işler yapanları, içinde ebedî kalmak üzere, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Allah, (bu söylenenleri) hak bir söz olarak vâdetti. Söz verme ve onu tutma bakımından kim Allah'tan daha doğru olabilir?”

MAİDE 9. “Allah, iman eden ve iyi şeyler yapanlara söz vermiştir; onlara bağışlama ve büyük mükâfat vardır.”

ENAM 160. “Kim (Allah huzuruna) iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır. Kim de kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.”

ARAF 42. “İnanıp da iyi işler yapanlara gelince -ki hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz- işte onlar, cennet ehlidir. Orada onlar ebedî kalacaklar.”

TEVBE 35. “(Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki): "İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azabını) tadın!"”

KASAS 54. “İşte onlara, sabretmelerinden ötürü, mükâfatları iki defa verilecektir. Bunlar kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan da Allah rızası için harcarlar.”

KASAS 84. “Kim bir iyilik getirirse ona bundan daha hayırlı karşılık vardır. Kim bir kötülük getirirse, o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları kadar ceza görürler.”

RUM 45. “Zira Allah, iman edip iyi işler yapanlara kendi lütfundan karşılık verecektir. Şüphesiz O, kâfirleri sevmez.”

ZÜMER 10. “(Resûlüm!) Söyle: Ey inanan kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah'ın (yarattığı) yeryüzü geniştir. Yalnız sabredenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir.”

HAKKA 32-34. “Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincir içinde oraya sokun! Çünkü o, ulu Allah'a iman etmezdi, yoksulu doyurmaya teşvik etmezdi.”

İNŞİKAK 25. “İman edip sâlih amel işleyenler başkadır; onlar için arkası kesilmeyen bir mükâfat vardır.”

BÜRUC 11. “İman edip sâlih ameller işleyenlere ise, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur.”

  Hayatını iyiliğe harcamış bir insan için artık korku yoktur. Ancak bilinmelidir ki, gerçek Müslüman, cenneti kazanmak için değil, sadece ALLAH rızası için iyilikte yarışır.

BAKARA 265. “Allah'ın rızasını kazanmak ve ruhlarındaki cömertliği kuvvetlendirmek için mallarını hayra sarf edenlerin durumu, bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye benzer ki, üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün vermiştir. Bol yağmur yağmasa bile bir çisinti düşer (de yine ürün verir). Allah, yaptıklarınızı görmektedir.”

İNSAN 8-10. “Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. "Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimizden (O'nun azabına uğramaktan) korkarız" (derler).”

LEYL 18-21. “O ki, Allah yolunda malını verir, temizlenir. Onun nezdinde hiçbir kimseye ait şükranla karşılanacak bir nimet yoktur. O ancak Yüce Rabbinin rızasını aramak için verir. Ve o (buna kavuşarak) hoşnut olacaktır.”

  Ve yine gerçek Müslüman, çöpe atacağını değil, kendisinin de kullandığını infak eder.

BAKARA 267. “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah zengindir, övgüye lâyıktır.”

  Ve yine gerçek Müslüman, yaptığı iyiliği kimsenin başına kakmaz.

BAKARA 262. “Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler var ya, onların Allah katında has mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir.”

MÜDDESİR 6. “Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma.”

   Hayrı açık da, kapalı da yapabiliriz. Yeter ki yapalım. Açık yapılmasının çevreye örnek olmak gibi bir avantajı vardır. Ama karşımızdakini incitme gibi de bir dezavantajı olabilir. İşte bunun için kapalı yapılması daha hayırlıdır.

BAKARA 271. “Eğer sadakaları (zekât ve benzeri hayırları) açıktan verirseniz ne âlâ! Eğer onu fakirlere gizlice verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır. Allah da bu sebeple sizin günahlarınızı örter. Allah, yapmakta olduklarınızı bilir.”

   Detaylı ve eksiksiz Kuran, hayrın kimlere yapılması gerektiğini de açıklıyor:

BAKARA 273. “(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları simalarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.”

   Peki ALLAH iyiliğe, infaka, hayır işlerine bu kadar önem verirken, gerçekte asıl olan bu görevimizi yerine getirebiliyor muyuz? Yoksa mal, mülkten kopamıyor muyuz?

İMRAN 14. “Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır.”

KASAS 60. “Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vasıtası ve süsüdür. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâla buna aklınız ermeyecek mi?”

  Bize çekici ve süslü gelen bu geçim vasıtalarını, gelecekte kat kat karşılığını alacağımız daha hayırlı bir ödüle karşılık fakire, yoksula dağıtmaya elimiz gitmiyor. İçimizdeki şeytan denen dürtü rahat durmuyor.

BAKARA 268. “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf vaat eder. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir.”

  Evet şeytan bu şekilde dürtüyor ama insaf edelim, ALLAH bakın ne diyor:

SEBE 39. “De ki: Rabbim, kullarından dilediğine bol rızık verir ve (dilediğinden de) kısar. Siz hayıra ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”

  Ama şeytan baskın geliyor ve bizler, sanki ALLAH yalan söylüyormuş gibi ona inanmıyor, istenileni yapmıyoruz. Hatta şeytanın dürtülerine iyice teslim oluyor, günahtan öte bir sapıklığa sürükleniyoruz.

YASİN 47. “Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden hayra sarf ediniz, denildiğinde, kâfirler müminlere dediler ki: Allah'ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız? Siz gerçekten apaçık bir sapıklık içindesiniz.”

   İşte burada, işin imtihan boyutu devreye giriyor. ALLAH iyiliği bizden istiyor. Dilediğine bol, dilediğine az veriyor ve bol verdiklerini imtihana tabi tutuyor. Dolayısıyla zenginlik, ALLAH’ın lütfundan öte, büyük bir sorumluluktur.

ENAM 165. “Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve gerçekten O, bağışlayan merhamet edendir.”

RAD 26. “Allah dilediğine rızkını bollaştırır da daraltır da. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa ahiretin yanında dünya hayatı, geçici bir faydadan başka bir şey değildir.”

KEHF 7. “Biz, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi dünyanın kendine mahsus bir ziynet yaptık.”

RUM 37. “Görmediler mi ki Allah, rızkı dilediğine bol bol vermekte, dilediğininkini de daraltmaktadır. Şüphesiz imanlı bir kavim için bunda ibretler vardır.”

TEĞABÜN 15. “Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır: Büyük mükâfat ise Allah'ın yanındadır.”

FECR 15-20. “İnsan var ya, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nimet verdiğinde "Rabbim bana ikram etti" der. Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise "Rabbim beni önemsemedi" der. Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz, yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz, haram helâl demeden mirası yiyorsunuz. Malı aşırı biçimde seviyorsunuz.”

  İmtihanın farkında değiliz. Şirk, sadece puta tapmakla olmaz. Ne kadar LA İLAHE İLLALLAH desek de, bu sadece dilimizde. Bunu pratiğe dökmek infak ile olur. Aksi takdirde istediğimiz kadar ALLAH’a tapıyoruz diyelim, aslında paraya, mala, mülke tapıyoruz. Bizi var edenin ve edeceğin ALLAH değil; para, mal, mülk olduğunu dilimizle kabul etmesek de, davranışlarımızla kabul ediyoruz.

HÜMEZE 3. “(O), malının kendisini ebedî kılacağını zanneder.”

  İstediğimiz kadar ahirete inanıyoruz diyelim, hayır inanmıyoruz. Ahirete inanıyorsak, ahirette kat kat karşılığını alacağımız davranışları bu dünyada gerçekleştirmemiz gerekir. Farkında olmadan şunu diyoruz, “Ben dilimle ahirete inanıyorum ama bu dünyada yaptığım iyiliklerin karşılığını ALLAH’ın öteki dünyada fazlasıyla vereceğine inanmadığım için iyilik yapmıyorum.” İşte aslında dolaylı olarak söylediğimiz bu şey bizi, içten içe şirke ve hatta inançsızlığa sürüklüyor ama farkına varalım, unutmayalım, hesap günü hızla yaklaşıyor.

TEKASÜR 8. “Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.”

RUM 34. “Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler bakalım! Haydi sefa sürün; ama yakında bileceksiniz!”

CASİYE 21. “Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!”

  Şimdi paylaşacağım ayetler, ilk defa okurken tüylerimi diken diken ettiği gibi beni hala da çok etkilemeye devam etmektedir.

MAİDE 12. “Eğer salatı ikame eder, zekâtı verir, peygamberlerime inanır, onları desteklerseniz ve Allah'a güzel borç verirseniz andolsun ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi, zemininden ırmaklar akan cennetlere sokarım.”

MUHAMMED 7. “Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.”

HADİD 11. “Kim Allah'a güzel bir ödünç verecek olursa, Allah da onun karşılığını kat kat verir ve ayrıca onun çok değerli bir mükâfatı da vardır.”

HADİD 18. “Sadaka veren erkeklere ve sadaka veren kadınlara ve Allah'a güzel bir ödünç verenlere, verdiklerinin karşılığı kat kat ödenir ve onlara değerli bir mükâfat vardır.”

TEĞABÜN 17. “Eğer Allah'a ödünç verirseniz, Allah onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar. Allah çok mükâfat verendir, ceza vermekte acele etmeyendir.”

  Tanrıdan daha ötesi var mı? Her şeyi yaratan sonsuz bir gücün kullandığı ifadelere bakın. Gelin de hayran olmayın, gelin de aşık olmayın. Tüm kahinatı yaratan ALLAH, karşısında bir nokta kadar değeri olmayan insandan ödünç istiyor. Kendi için mi? Onun ihtiyacı mı var? Kim için ödünç istiyor? Yine kendi kulları olan fakir ve yoksul insanlar için. Onlara yapılan yardımı kendisine yapılmış sayıyor ve bu borcu fazlasıyla ödeyeceğini belirtiyor.

KASAS 77. “Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.”

  Tüm mülk ALLAH’ındır. ALLAH tüm bu mülklerini kullarına belli şartlarla ödünç vermiştir. Bu şartların en önemlisi de, onun ödünç verdiği gibi, bizim de ihtiyaç sahiplerine ödünç vermemiz, iyiliklerde yarışmamızdır. Ancak bu ödüncün karşılığını ödünç verdiğimiz değil, bizzat kahinatın yaratıcısı ödeyecektir, hem de kat kat fazlasıyla. Sonsuz bir güç bu konuda söz veriyor. O diyor ki, ıvır zıvırı bırakın, bana yakışır iyi insanlar olun, iyilikte yarışın. Ben sonsuz iyilik ve merhamet sahibi olarak size kendi ruhumdan üfledim, siz de benim yolumda, bana doğru yürümek istiyorsanız, benim gibi mülkünüzden paylaşın, diyor. İşte o zaman üflediği ruh kulunda tecelli etmeye başlar. Ama bizler ya bu ruhun farkında değiliz ya da çok ucuz ve komik yollardan bu ruhu tecelli ettirmeye çalışıyoruz. O bize bırakın ruhundan üflemeyi, yanında bütün hazinelerini de önümüze serse, biz yine ucuz ve komik yollara saparız.

İSRA 100. “De ki: Rabbimin rahmet hazinesine eğer siz sahip olsaydınız, biter korkusuyla kıstıkça kısardınız. İnsanoğlu da pek eli sıkıdır!”

  Her lafımızın başında anlamını bilmeden “BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM” diyoruz. Peki ALLAH’ın “Rahman” ismi ne demek? Rahman, çok fazla rahmet eden demektir. Rahmet ise, sevgi ile merhamet ile acıyı, sıkıntıyı almak, mutluluğu ve iyiliği getirmektir. Toparlarsak rahman kelimesine, sevgi ve merhamet ile nimetler veren, iyilikler yapan diyebiliriz. Bir işe başlamadan önce besmele çekilmesinin mantığı da burada gizlidir. ALLAH’ın Rahman ve Rahim isimlerini hatırlayacağız ki, o işimizde sevgi, merhamet, hoşgörü, bağışlama duyguları ile hareket edip, iyilik esasından ayrılmayalım ve onun bu iki ismini kendimizde tecelli ettirip, ona yakışır kullar olalım. Ama tekrar tekrar söyleyelim, iyilik yapmadan iyi, rahmette bulunmadan rahman olunamaz. Elinize tespihi alıp, bilmem kaç bin kere “Ya Rahman Ya Rahman” diyerek rahman olunamaz. Düşmüşü kaldırmadan, açı doyurmadan, bir çocuğun yüzünü güldürmeden ne rahman olabilirsiniz, ne de ALLAH’a layık bir kul olabilirsiniz. Ancak samimiyetsizce kendinizi komik duruma düşürüp, ucuz Müslümanlık yaparsınız.

TEVBE 9. “Allah'ın âyetlerine karşılık az bir değeri (dünya malını ve nefsânî istekleri) satın aldılar da (insanları) O'nun yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yapmakta oldukları şeyler ne kötüdür!”

  Kuran’ın tabiriyle halis din, gerçekten o kadar basit ve kolay ki... İyi insanlar olmak ve iyiliklerde yarışmak… Bu da insanları sıkacak, zorlayacak ölçüde değildir. Yani bütün malınızı, mülkünüzü paylaşın, dağıtın şeklinde bir konu değildir. Çünkü İslam, zenginliğe düşman değildir. ALLAH, malı mülkü yığıp, yoksula hakkını vermeyenlere kızmaktadır. Yoksa tabii ki, güzel, rahat, konforlu yaşamlar yaşacağız. Tüm bu nimetler bize O’nun lütfudur ve bu nimetleri kendimize haram kılamayız.

ARAF 32,33. “De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir. İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz. De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.”

  Ancak Kuran’ın özünü oluşturan bu konuda, kesin bir sınır da koyamayız. Yani şu kadar iyilik yaptım yeter diyemeyiz. ALLAH tüm salih amellerimizi değerlendirip adaletle hükmünü verecektir. Ancak Kuran’da, özellikle infak, zekat, sadaka, bağış gibi konularda bir sınır belirtilmemiştir. Kırkta bir gibi devede kulak oranlar sonradan uydurulmuştur. İnfakta, zekatta sınır bizim ne kadar iyi bir Müslüman olduğumuzu gösterecek ölçülerden biridir.

BAKARA 2l9. “… Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. "İhtiyaç fazlasını" de. Allah size âyetleri böyle açıklar ki düşünesiniz.”

İSRA 29. “Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.”

FURKAN 67. “(O kullar), harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.”

  Halis din, bu konuda da yeterince açık ve kolay. Normal bir Müslüman’ın iyilik de ölçüsü orta bir yol tutmaktır. Ne kendimize her şeyi haram kılıp, her şeyi dağıtıp, kendimiz yoksul bir hayat süreceğiz ne de malımızdan azıcık infak edip, sonra infak etmemekte direneceğiz.

NECM 33, 34. “Gördün mü arkasını döneni? Azıcık verip sonra vermemekte direneni?”

  Düşünen bir varlık yaratan ALLAH, ölçüyü de bu insanın aklına bırakmıştır. “İhtiyaç fazlası” ifadesi insandan insana değişen bir kavramdır. Bu ifadeyi nasıl yorumladığınız, sizin ne derece iyi bir Müslüman olduğunuzu da belirleyecektir. Şöyle ki, normal bir Müslüman yukarıda belirttiğimiz gibi orta bir yol tutar. Ancak kötü bir Müslüman, her şey benim ihtiyacım der, kendisinin malla mülkle var olacağını, ebedi kalacağını zannederek hiç infak etmez. Bir de ALLAH yolunda çok ilerlemiş Müslümanlar vardır ki, onlar bu ihtiyaç fazlası ifadesini şöyle yorumlarlar:

  Hiçbir eşyaya ihtiyacı olmayan ve hayatını bir fıçıda geçiren Diyojen, bir gün çeşmeden su içen bir çocuk görür. Dikkatlice bakınca, bu çocuğun çeşmeden suyu avucu ile içtiğini fark eder. Bunun üzerine hemen bir telaş ile su çanağını çıkarır ve tekrar çocuğa bakar. Ardından da şu tarihi cümleyi söyleyerek su çanağını kırar; "Bu çocuk bana fazladan eşyam olduğunu öğretti"

  İşte Diyojen gibiler, istediği kadar kelime-i şehadet getirmemiş olsunlar, gerçek ve hem de ALLAH yolunda çok ilerlemiş hanif Müslümanlardır. ALLAH yolunda ilerlemiş bir Müslüman ihtiyaç fazlası ifadesini bu şekilde yorumlar. Benim ALLAH’tan başka hiçbir şeye ihtiyacım yok, der. Ama tekrar ediyorum, bu şekilde hareket etmek herkese farz değildir. Bu davranış ALLAH yolunda ilerlemiş, tam bir teslim olma haline yaklaşmış Müslümanların geldikleri aşamadır. Bizim gibi çok daha basit Müslümanlara ise farz olan, orta yolu tutmaktır.

  Tekrar tekrar söylemek gerekirse, Müslüman’ın kıblesi iyiliklerde yarışmaktır. Müslüman’ın asli ve öncelikli görevi budur. Zenginlik ALLAH’ın bir lütfunun yanında, ayrıca imtihan vesilesidir. Zengin, zenginliği ile imtihan olunur. Ancak fakirin kaderi fakir olmak değildir. ALLAH hiç kimseye zulmetmez. Fakir, zenginin iyi bir Müslüman olamamasından ötürü fakirdir. Zenginin görevini yerine getirmemesinden dolayı bu dünyada fakirliği yaşayan iyi Müslümanlara, zamanı gelince hakları ALLAH tarafından ödenecektir. Ancak zengin, bu dünyada infak etmeyerek, sonsuz bir zenginliği elinin tersiyle itmiş olacaktır.

  Yoksulluğun olduğu yerde İslam yoktur!

  Bir yerde yoksulluk varsa, orada İslam’a ihtiyaç vardır, orada gerçek Müslümanlara ihtiyaç vardır. Nerede yoksulluk çözülemiyorsa, orada İslam’da yoktur, gerçek Müslümanlar da yoktur. Yoksulluk bir kader değil, zenginin ALLAH’a mı yoksa paraya mı taptığının anlaşılması için bir imtihandır. Çözüm de, kurtuluş da; iyilikte, infakta, hayırda saklıdır.

“Yoksulluk bir insan olsaydı, onu katlederdim.” İMAM ALİ

  Bizler, Maun Suresi’ni başucu yapıp, özümsediğimizde, inanıyorum ki dünya çok daha güzel bir dünya olacaktır.

MAUN SURESİ

“Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar; yoksulu doyurmaya teşvik etmez. Yazıklar olsun o salatçılara ki, onlar salatlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yapanlardır ve hayra da mâni olurlar.”

 ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

KİTABI MUKADDES’TEN İYİLİK MANZARALARI

TEVRAT

MISIRDAN ÇIKIŞ 22: 21-27. “Yabancıya haksızlık ve baskı yapmayacaksınız. Çünkü sizde Mısır'da yabancıydınız. Dul ve öksüz hakkı yemeyeceksiniz. Yerseniz, bana feryat ettiklerinde onları kesinlikle işitirim. Öfkem alevlenir, sizi kılıçtan geçirtirim. Kadınlarınız dul, çocuklarınız öksüz kalır. Halkıma, aranızda yaşayan bir yoksula ödünç para verirseniz, ona tefeci gibi davranmayacaksınız. Üzerine faiz eklemeyeceksiniz. Komşunuzun abasını rehin alırsanız, gün batmadan gerivereceksiniz. Çünkü tek örtüsü abasıdır, ancak onunla örtünebilir. Onsuz nasıl yatar? Bana feryat ederse işiteceğim, çünkü ben iyilikseverim.”

LEVİLİLER 19: 9,10. “Ülkenizdeki ekinleri biçerken tarlanızı sınırlarına kadar biçmeyeceksiniz. Artakalan başakları toplamayacaksınız. Bağbozumunda bağınızı tümüyle devşirmeyecek, yere düşen üzümleri toplamayacaksınız. Onları yoksullara ve yabancılara bırakacaksınız. Tanrınız RAB benim.”

Lev.19: 13,14. “Komşuna haksızlık etmeyecek, onu soymayacaksın. İşçinin alacağını sabaha bırakmayacaksın. Sağıra lanet etmeyecek, körün önüne engel koymayacaksın. Tanrı'ndan korkacaksın. RAB benim.”

Lev.19: 16-18. “Halkının arasında onu bunu çekiştirerek dolaşmayacaksın. Komşunun canına zarar vermeyeceksin. RAB benim. Kardeşine yüreğinde nefret beslemeyeceksin. Komşun günah işlerse onu uyaracaksın. Yoksa sen de günah işlemiş olursun. Öç almayacaksın. Halkından birine kin beslemeyeceksin. Komşunu kendin gibi seveceksin. RAB benim.”

Lev.19: 32. “Ak saçlı insanların önünde ayağa kalkacak, yaşlılara saygı göstereceksin. Tanrı’ndan korkacaksın. RAB benim.”

Lev.25: 35-37. “Bir kardeşin yoksullaşır, muhtaç duruma düşerse, ona yardım etmelisin. Aranızda kalan bir yabancı ya da konuk gibi yaşayacak. Ondan faiz ve kâr alma. Tanrı’ndan kork ki, kardeşin yanında yaşamını sürdürebilsin. Ona faizle para vermeyeceksin. Ödünç verdiğin yiyecekten kâr almayacaksın.”

YASANIN TEKRARI 14: 28, 29. “Her üç yılın sonunda, o yılın ürününün bütün ondalığını getirip kentlerinizde toplayın. Öyle ki, sizin gibi payları ve mülkleri olmayan Levililer, kentlerinizde yaşayan yabancılar, öksüzler, dul kadınlar gelsinler, yiyip doysunlar. Bunu yaparsanız, Tanrınız RAB el attığınız her işte sizi kutsayacaktır.”

Yas.15: 7-11. “Tanrınız RAB'bin size vereceği ülkenin herhangi bir kentinde yaşayan kardeşlerinizden biri yoksulsa, yüreğinizi katılaştırmayın, yoksul kardeşinize eli sıkı davranmayın. Tersine, eliniz açık olsun; gereksinimlerini karşılayacak kadar ona ödünç verin. Ona bol bol verin, verirken yüreğinizde isteksizlik olmasın. Bundan ötürü Tanrınız RAB bütün işlerinizde ve el attığınız her şeyde sizi kutsayacaktır. Ülkede her zaman yoksullar olacak. Bunun için, ülkenizde yaşayan kardeşlerinize, yoksullara, gereksinimi olanlara eli açık davranmanızı buyuruyorum.”

Yas.15: 12-15,18. “Eğer İbrani kardeşlerinizden bir erkek ya da kadın size satılırsa, altı yıl size kölelik edecek, yedinci yıl onu özgür bırakacaksınız. Onu özgür bırakırken, eli boş göndermeyin. Ona davarlarınızdan, tahılınızdan, şarabınızdan bol bol verin. Tanrınız RAB'bin sizi kutsadığı oranda ona vereceksiniz. Mısır'da köle olduğunuzu, Tanrınız RAB'bin sizi kurtardığını anımsayın. Bu buyruğu bugün size bunun için veriyorum. Kölenizi özgür bırakınca üzülmemelisiniz. Size hizmet ettiği bu altı yıl boyunca ücretli bir işçiden iki kat fazla iş görmüştür. Tanrınız RAB yaptığınız her işte sizi kutsayacaktır.”

Yas.16: 19. “Yargılarken haksızlık yapmayacak, kimseyi kayırmayacaksınız. Rüşvet almayacaksınız. Çünkü rüşvet bilge kişinin gözlerini kör eder, haklıyı haksız çıkarır.”

Yas.23: 15,16. “Efendisinden kaçıp size sığınan köleyi efendisine teslim etmeyeceksiniz. Bırakın kendi seçeceği yerde, beğendiği bir kentte aranızda yaşasın. Ona baskı yapmayacaksınız.”

Yas.24: 14,15. “Ücretle çalışan, gereksinimi olan, yoksul bir soydaşınızı ya da kentlerinizin birinde yaşayan bir yabancıyı sömürmeyeceksiniz. Ücretini her gün, güneş batmadan ödeyeceksiniz. Yoksul olduğu için güvencesi odur. Yoksa sana karşı RAB'be haykırır ve sen de günah işlemiş sayılırsın.”

Yas.24: 17. “Yabancıya ya da öksüze haksızlık etmeyeceksiniz. Dul kadının giysisini rehin almayacaksınız.”

ZEBUR

Mez.9: 9. “RAB ezilenler için bir sığınak, Sıkıntılı günlerde bir kaledir.”

Mez.10: 13-15. “Neden kötü insan seni hor görsün, İçinden, "Tanrı hesap sormaz" desin? Oysa sen sıkıntı ve acı çekenleri görürsün, Yardım etmek için onları izlersin; Çaresizler sana dayanır, Öksüzün yardımcısı sensin. Kötünün, haksızın kolunu kır, Sormadık hesap kalmasın yaptığı kötülükten.”

Mez.14: 1-3. “Akılsız içinden, "Tanrı yok!" der. İnsanlar bozuldu, iğrençlik aldı yürüdü, İyilik eden yok. RAB göklerden bakar oldu insanlara, Akıllı, Tanrı'yı arayan biri var mı diye. Hepsi saptı, Tümü yozlaştı, İyilik eden yok, Bir kişi bile!”

Mez.23: 6. “Ömrüm boyunca yalnız iyilik ve sevgi izleyecek beni, Hep RAB'bin evinde oturacağım.”

Mez.34: 11-14. “Gelin, ey çocuklar, dinleyin beni, size RAB korkusunu öğreteyim. Kim yaşamdan zevk almak, iyi günler görmek istiyorsa, dilini kötülükten, dudaklarını yalandan uzak tutsun. Kötülükten sakının, iyilik yapın; esenliği amaçlayın, ardınca gidin.”

Mez.36: 1-4. “Günah fısıldar kötü insana, yüreğinin dibinden: Tanrı korkusu yoktur onda. Kendini öyle beğenmiş ki, suçunu görmez, ondan tiksinmez. Ağzından kötülük ve yalan akar. Akıllanmaktan, iyilik yapmaktan vazgeçmiş. Yatağında bile fesat düşünür, olumsuz yolda direnir, reddetmez kötülüğü.”

Mez.37: 27-29. “Kötülükten kaç, iyilik yap; sonsuz yaşama kavuşursun. Çünkü RAB doğruyu sever, sadık kullarını terk etmez. Onlar sonsuza dek korunacak, kötülerinse kökü kazınacak. Doğrular ülkeyi miras alacak, orada sonsuza dek yaşayacak.”

Mez.39: 6. “Bir gölge gibi dolaşır insan, boş yere çırpınır, mal biriktirir, kime kalacağını bilmeden.”

Mez.41: 1. “Ne mutlu yoksulu düşünene! RAB kurtarır onu kötü günde.”

Mez.62: 10. “Zorbalığa güvenmeyin, yağma malla övünmeyin; varlığınız artsa bile, ona gönül bağlamayın.”

Mez.82: 2,3. “Ne zamana dek haksız karar verecek, kötüleri kayıracaksınız? Zayıfın, öksüzün davasını savunun, mazlumun, yoksulun hakkını arayın.”

Mez.146: 9. “RAB garipleri korur, öksüze, dul kadına yardım eder. Kötülerin yolunuysa saptırır.”

İNCİL

MATTA 6: 19,20. “Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalarlar. Bunun yerine kendinize gökte hazineler biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir, ne de hırsızlar girip çalar.”

Mat.6: 24. “Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrı'ya, hem de paraya kulluk edemezsiniz.”

MARKOS 12: 38-40. “İsa öğretirken şöyle dedi: "Uzun kaftanlar içinde dolaşmaktan, meydanlarda selamlanmaktan, havralarda en seçkin yerlere ve şölenlerde başköşelere kurulmaktan hoşlanan din bilginlerinden sakının. Dul kadınların malını mülkünü sömüren, gösteriş için uzun uzun dua eden bu kişilerin cezası daha ağır olacaktır.”

LUKA 6: 32-36. “Eğer yalnız sizi sevenleri severseniz, bu size ne övgü kazandırır? Günahkârlar bile kendilerini sevenleri sever. Size iyilik yapanlara iyilik yaparsanız, bu size ne övgü kazandırır? Günahkârlar bile böyle yapar. Geri alacağınızı umduğunuz kişilere ödünç verirseniz, bu size ne övgü kazandırır? Günahkârlar bile verdiklerini geri almak koşuluyla günahkârlara ödünç verirler. Ama siz düşmanlarınızı sevin, iyilik yapın, hiçbir karşılık beklemeden ödünç verin. Alacağınız ödül büyük olacak, Yüceler Yücesi'nin oğulları olacaksınız. Çünkü O, nankör ve kötü kişilere karşı iyi yüreklidir. Babanız merhametli olduğu gibi, siz de merhametli olun.”

Luk.14: 12-14. “İsa kendisini yemeğe çağırmış olana da şöyle dedi: "Bir öğlen ya da akşam yemeği verdiğin zaman dostlarını, kardeşlerini, akrabalarını ve zengin komşularını çağırma. Yoksa onlar da seni çağırarak karşılık verirler. Ama ziyafet verdiğin zaman yoksulları, kötürümleri, sakatları, körleri çağır. Böylece mutlu olursun. Çünkü bunlar sana karşılık verecek durumda değildirler. Karşılığı sana, doğru kişiler dirildiği zaman verilecektir.”

 

 


 

SALAT

  Kuran’da “namaz” olarak çevrilen “salat” kavramı çok uzun yıllardır tartışma konusu olmuştur ve bugün de bu tartışma sonlandırılmış değildir. Bu sorunun sebebi ise gayet açıktır. Her ayette salatın namaz olarak meal edilmesi, ayette söylenmek istenen anlama uygun düşmemekte, konu bütünlüğü bozulmakta ve hatta bir çok mantıksızlığa ve ötesinde bazı ayetlerde küfre sebebiyet vermektedir. Bunu birazdan ayetleri paylaşınca daha iyi anlayacaksınız. Ayrıca Kuran’ı okumadıysanız, inşallah hemen okumaya koyulup, Kuran’ın geneline vakıf olmaya başladığınızda siz de ne demek istediğimizi daha rahat göreceksiniz. Buna rağmen, bu kadar açık belli olan bir konuda, hacı hocaların, ulemanın ille de salatı sadece duaya/namaza indirgeyip, salat=namaz şeklinde formüle etmelerinin sebebi ne yazık ki hiç de iyi niyetlice değildir. Kusura bakmasınlar, aşağıdaki ayete muhatap olmaktan kurtulamayacaklar.

BAKARA 159. “İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder.”

  SLV” kökünden türemiş olan “salla” (mastarı salat) kelimesi Kuran’da seksene yakın yerde geçer. Salavat kelimesi ise salat kelimesinin çoğulu olup salatlar anlamına gelir. Kuran’da bu kelimelerin geçtiği yerlerden örnekler vermeye başlayalım:

BAKARA 157. “İşte Rablerinden destekler (ORJ: SALAVATUN) ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır.”

  Bu ayette ALLAH’ın kullarına salatları olduğunu görüyoruz. ALLAH’ın kullarına “namazları” mı var? Yoksa ALLAH kullarına (haşa) namaz mı kılıyor? Mealciler gördüğü her salat kelimesini namaz diye çevirirken neden burada “bağışlama, mağfiret, bereket” olarak çeviriyorlar?

   Başka bir örnek verelim:

AHZAP 56. “Allah ve melekleri, Peygamber'e salat (ORJ: YUSALLUNE) ediyorlar. Ey müminler! Siz de ona salat (ORJ: SALLU) edin, içtenlikle selam edin.”

  Mealciler bu ayette ise işin içinden çıkamıyorlar ve orijinalini kullanmakla yetiniyorlar. Bazıları ise ikinci cümledeki Müslümanların Peygambere salat etmesinin emredildiği cümleyi “Allahümme salli alâ Muhammed, deyin” şeklinde düşünmekte ve hatta çevirmektedir. İnsaf edin ya! Peygamberimizin çevresindeki insanlar, onca zulme karşı oturup bu cümleyi kurarak mı Peygamberimize yardım ediyor ve kafirlerle mücadele ediyorlardı? Ayrıca ALLAH bu ayette yardımı insanlara emrederken, söylediğiniz cümlede “Yok ALLAH’ım ben almayayım sen yardım et” dediğinizin farkında değil misiniz? Değilsiniz tabiî ki, bir Arapça diye tutturmuşsunuz, ağzınızdan çıkanı kulağınız duymuyor. Peki diyelim siz haklısınız, ilk cümlede ALLAH ve melekleri de mi durup durup bu cümleyi kuruyorlardı?

  Peki bu ayetlerdeki salatı neden namaz olarak düşünmüyor veya çevirmiyorsunuz? Çevirirseniz nasıl büyük bir küfre sebebiyet vereceğinizi görüyorsunuz değil mi? Bu ayette salatı namaz olarak çevirmek çok yanlış olacak iken, diğer ayetlerde çok doğru olacağı kanaatine nerden varıyorsunuz? Neden aynı hassasiyeti salatın geçtiği diğer ayetlerde de göstermiyorsunuz?

  Bu iki ayetten bir şeyi görüyoruz. Salat yardım etmek/desteklemek anlamında kullanılmış. ALLAH ve melekleri Peygamberimize çokça yardımlar etmiş/destek vermiş, Peygamberimizin zamanında yaşayan Müslümanlardan da, bu zorlu mücadelede Peygambere yardımlar edilmesi/destek verilmesi istenmiştir. Dolayısıyla Ahzap 56’nın doğru çevirisi şu şekildedir:

AHZAP 56. “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’i destekliyorlar. Ey iman etmiş kişiler! Siz de o’na destek olun ve o’nun güvenliğini tam bir güvenlikle sağlayın!”

  Ahzap 43’te de aynı mantık söz konusudur:

AHZAP 43. “O ki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için melekleri ile birlikte sizi destekler (ORJ: YUSALLİ). O, inananlara karşı Rahimdir.”

  Ahzap Suresi’nden iki sure önce inen Enfal Suresi’nde de ALLAH ve meleklerinin Peygamber ve çevresindekilere yardım ve desteğinden bahsedilmektedir:

ENFAL 9-12. “Hatırlayın ki, siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da, ben peşpeşe gelen bin melek ile size yardım edeceğim, diyerek duanızı kabul buyurdu. Allah bunu (meleklerle yardımı) sadece müjde olsun ve onunla kalbiniz yatışsın diye yapmıştı. Zaten yardım yalnız Allah tarafındandır. Çünkü Allah mutlak galiptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir. O zaman katından bir güven olmak üzere sizi hafif bir uykuya daldırıyordu; sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (verdiği vesveseyi) sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve savaşta sebat ettirmek için üzerinize gökten bir su (yağmur) indiriyordu. Hani Rabbin meleklere: "Muhakkak ben sizinle beraberim; haydi iman edenlere destek olun; Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım; vurun boyunlarına! Vurun onların bütün parmaklarına! diye vahiy ediyordu.”

 

   Enfal 60’da da ALLAH, Müslümanlara bir savaş taktiği söyleyerek salat etmekte yani yardım edip, destek olmaktadır. ALLAH’ın elçisine ve müminlere yardım etmesine Ali İmran 121-127, Tevbe 25-27’yi de örnek gösterebiliriz. Bunun dışında Hadid 9’a dikkat edilmelidir. Ahzap 43 ile benzer ifadeler Hadid 9 ‘da da kullanılmıştır:

 

HADİD 9. “Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indiren O'dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.”

 

  Şüphesiz ki ALLAH, Peygamberine ve çevresindekilere çok farklı yardımlar ve destekler vermiştir. Hadid 9’da görüldüğü üzere, ALLAH’ın Peygamberine, müminlere ve tabii ki bizlere salatlarından, yani yardımlarından, desteklerinden biri “Kuran” dır. ALLAH’ın kullarına en güzel salatı Kuran’ı indirmesidir. Peygamberimizin müminlere en güzel salatı ise Kuran’ı tebliğ etmesidir. Bunlara karşın bugün ki Müslümanların ALLAH’a ve elçisine en güzel salatı ise; hakkı savunup batılı yıkmak, Kuran’a sahip çıkmak ve her türlü zulmü göze alıp, Kuran’ı, doğruları ve gerçekleri insanlara anlatmak ve böylece kötülüklerden temizlenmiş iyiliklerle dolu bir dünyanın yaratılmasına destek olmak olabilir.

 

ALİ İMRAN 164. “ALLAH inananların içinden, onlara ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitap ve bilgelik öğreten bir elçiyi göndermekle iyilikte bulundu. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler!”

 

  Burada Kıyamet Suresi’nin 31 ve 32. ayetleri de paylaşılmalıdır:

“31. İşte o, (Peygamber'in getirdiğini) doğru kabul etmemiş ve desteklememişti (ORJ: SALLA).

32. Aksine yalan saymış ve yüz çevirmişti.

 

  Görüldüğü üzere burada sırayla birbirine karşıt iki kelime kullanılmıştır. Doğru kabul etmek, yalan saymanın karşıtı iken, desteklemek yüz çevirmenin karşıtıdır. Dolayısıyla buradan salat kavramının, Hak dini, hanif Müslümanlık öğretisini desteklemek, batıla karşı Peygamberin tebliğ ettiği Kuran’a yönelmek, bu amaçla çaba harcamak/gayret göstermek anlamlarını taşıdığını çıkarabiliriz. Dolayısıyla artık salat kelimesini duyunca yardım/destek kelimelerinden sonra aklımıza gelmesi gereken kelimelere, kabul etmek, uymak, izlemek, ardından gitmek, yönelmek gibi kelimeleri de eklemeliyiz.

 

   Tevbe 5,11’de, Müslümanlara zulmeden kafirlerin tövbe edip, salatı ve zekatı kabul etmeleri halinde Müslümanların kardeşi olacağı söylenir. Her halde ALLAH kafirlerin namaz kılmasını beklememekteydi. Her türlü zulmü, küfrü yap, sonra iki namaz kıl tamamdır gibi bir mantığı mı kabul edeceğiz? Buradan da salat ile yukarıda saydığımız anlamların söylenmek istendiğini, zekat ile de kötülüklerden arınıp iyilikler yapılmasının istendiğini çıkarabiliriz.

 

ANKEBUT 45. “(Resûlüm!) Sana vahyedilen Kitab'ı oku ve salatı ikame et. Muhakkak ki salat, çirkinlikten ve kötülükten alıkoyar. Elbette Allah'ın Zikri en büyüktür. Allah yaptıklarınızı bilir.”

 

   Öncelikle burada altı çizili olan cümleden bahsetmek gerekir. Cümlenin orijinali “ve le zikrullahi ekber” dir. Burada salata dua/namaz anlamı kazandırmak için bu cümle parantez açılarak, kelime eklenerek şu hale sokulmuştur; “Elbette ALLAH’ın anılması ibadetlerin en büyüğüdür.” Burada söylenen ise ALLAH’ın zikrinin, yani Kuran’ın ekber olduğudur. Kuran’ın birçok ayetinde Kuran, ALLAH’ın zikri olarak ifade edilmiştir. Örnekler; Hicr 9, Yasin 11, Kalem 51, Araf 63, Taha 99, Furkan 29, Saffat 3. Ayrıca zikir kelimesi birçok ayette de “Öğüt” anlamında kullanılmıştır. Örnekler; Kamer 17, Yasin 69.

 

TAHA 14. “Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah'ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; zikrim için salatı ikame et.”

 

   Peki ALLAH’ın zikri (Kuran) ile zikir (öğüt) için salatı ikame etmek nasıl olur?

 

GASİYE 21. “O halde (Resûlüm), öğüt ver (ORJ: ZEKKİR). Çünkü sen ancak öğüt vericisin.”

 

ENAM 70. “Ve dinlerini oyun ve eğlence edinmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış olan kimseleri bırak ve Kur’an ile öğüt ver (ORJ:ZEKKİR)…”

 

KAF 45. “Biz onların dediklerini çok iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. Tehdidimden korkanlara Kur'an'la öğüt ver (ORJ: ZEKKİR).”

 

ZARİYAT 55. “Öğüt ver (ORJ: ZEKKİR); çünkü öğüt vermek (ORJ: EZ ZİKRA) müminlere yarar sağlar.”

 

İşte Kuran’daki salatlardan biri de, Kuran’a yönelmek ve yönlendirmek, Kuran’ı öğrenmek ve öğretmektir. Bir insana verebileceğimiz en güzel yardım/destek onu Kuran ile tanıştırmaktır. Her konuda en faydalı yardım/destek eğitimdir. Bu anlamda düzenli bir salat, yani eğitim-öğretim, Kuran sohbetleri; Kuran’a yönelmiş, kötülüklerden arınmış ve iyiliklerde yarışan bir toplumun doğmasına destek olur.

 

ARAF 170. “Kitaba sarılanlara ve salatı ikame edenlere gelince, iyiliğe çalışanları ödülsüz bırakmayız.”

 

FATIR 29. “Allah'ın kitabını okuyanlar, salatı ikame edenler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) gizli ve açık infak edenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler.” 

 

  Ayrıca Müzzemmil Suresi de salatın eğitim yönünü gösteren çok güzel bir örnektir. Ancak ne yazık ki yıllardır parantezler açılarak bu surenin anlamı tahrif edilmiştir.

 

  Buraya kadar anlattıklarımızı Hakkı Yılmaz’ın “İslam Dini’nin Temel Direkleri” kitabından bir paragrafla toparlayalım:

 

  “Sonuç olarak salât sözcüğünün anlamını; “destek olmak, yardım etmek, sorunları sırtlamak; sorunların çözümünü üzerine almak” şeklinde özetlemek mümkündür. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, buradaki sorunlar, sadece bireysel sorunları değil, aynı zamanda toplumsal sorunları da kapsamaktadır.

   Dolayısıyla salât sözcüğünün anlamını, “yakın çevrede bulunan muhtaçlara yardım” boyutuna indirgemek doğru olmayıp, “topluma destek olmak, toplumu aydınlatmak, toplumun sorunlarını sırtlamak, üstlenmek ve gidermek” boyutunu da içine alacak şekilde geniş düşünmek gerekir. Yapılacak yardımın, sağlanacak desteğin gerçekleştirilme şeklinin ise “zihnî” ve “mâlî” olmak üzere iki yönü bulunmaktadır:


• Zihnî yönü ile salât; eğitim ve öğretimle bireyleri, dolayısıyla da toplumu aydınlatmak, rüşde erdirmek; en sağlam yola iletmek;
• Mâlî yönü ile salât; iş imkânları ve güvence sistemleri ile ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, onları zor günlerinde sırtlamak, böylece de toplumun sıkıntılarını gidermektir.”

 

  Günümüzde yardımlaşma ve dayanışma dernekleri ile, vakıflar ile, her türlü eğitim ve öğretim kurumları ile hep salat ikame edilmektedir. Peygamberimizin mescidi de hep bu vasıfları taşımaktaydı. Şüphesiz ki Resulullah’ın mescidi, insanların yatıp kalktıkları bir mekan olmayıp, bir okul, bir vakıf, bir dernekti. Dünya üzerinde hiçbir insanın gerçekleştiremeyeceği onca büyük başarıları Peygamberimizin 23 senede başarmasının sebebi, çevresindekilerle sabah akşam yatıp kalkması değil, çevresindekilerle sabah akşam tartışması, istişare etmesi, eğitim-öğretimi yerine getirmesi, insanların sorunlarını çözmesi, yardımlarda ve desteklerde bulunmasıydı. Resulullah’ın mescidinde bunlar yapılır, konuşulacak her şey konuşulduktan sonra da dua edilir/namaz kılınır ve ardından mescittekiler dağılırdı. Peygamberin salatı bu şekilde idi. Sağlıklı bir salat bu şekilde layıkıyla icra edilir. Ancak yıllar içinde, birilerinin çıkarlarından dolayı yardım, dayanışma, paylaşma, destekleme, eğitim faaliyetleri yok edildi ve salat, yalnızca duaya/namaza indirgendi.

 

ŞURA 38, 39. “Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve salatı ikame ederler. Onların işleri, aralarında danışma/istişare iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar. Bir haksızlığa uğradıkları zaman yardımlaşırlar.”

 

     Müslümanlar, birbirlerine yardım etmek, birbirlerinin sıkıntılarını gidermek, kötülüğe bulaşmasını engellemek, cehaletten arınmasını, batıldan ve hurafeden temizlenmesini sağlamak zorundadır. Kısacası Müslümanlar birbirlerine destek olmak zorundadır. Evrendeki her şeyin, yerdekilerin ve göktekilerin, uçan varlıkların, kuşun, arının, bulutun bile dünyanın varoluşu ve bizlerin daha güzel yaşaması için bir sebebi olup, bizlere destekleri söz konusuyken, bizler birbirimize destek olmadan yaşarsak, bırakın ALLAH’a layık bir kul olmayı, hayvandan da aşağı bir varlık oluruz.

NUR 41. “Göklerde ve yeryüzünde bulunanların, dizi dizi uçanların [kuşların, arıların, bulutların, boranların] Allah'ı her türlü noksanlıktan arındırdıklarını görmedin mi? Hepsi kendi tesbihini ve desteğini (ORJ: SALATEHU) mutlaka bilmektedir. Allah da, onların işlemekte olduklarını en iyi bilendir.”

  Uçan varlıklar örneğin kuşlar sanki dua edebilecek, namaz kılabilecekmiş gibi, buradaki salat kelimesini mealciler dua olarak çevirmişlerdir. Bu ayetten önce ve sonra gelen ayetler incelendiğinde konu daha rahat anlaşılır. Şöyle ki, evrendeki her şey ALLAH’ın varlığını ispat eder. Evrendeki bu derece karmaşık bir yapı da ALLAH’ın kusursuzluğunu göstererek onu tesbih eder, yani onun kusurlu, noksanlı olamayacağını kanıtlar ve sonuç olarak onu yüceltir. Bizler bir arının bile neden ve nasıl yaratıldığını onsuz bulamayız. Ama yediğimiz onca güzel gıda, meyveler, sebzeler hep arılar sayesindedir. Bir kuşun, bir kelebeğin, bir arının bile bu evrende belirli görevleri vardır ve onlar bu görevlerini yerine getirerek dünyanın yaşanabilir bir gezegen olmasına yardım eder; dünyaya, yaşama ve insanlara destek olurlar. ALLAH, hiçbir şeyi boşuna yaratmamıştır:

SAD 27. “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline!”

  Dolayısıyla Nur 41’den de salatın anlamlarından birinin “destek” olduğunu görüyoruz.

  Kuran’ın bir çok ayetinde salatın namaz olarak çevrilmesi anlam bütünlüğünü bozmakta, tabiri caizse namaz ifadesi ayetlerin içinde sırıtmaktadır. Birkaç tane örnek verelim:

MEARİC 19-25. “Gerçekten insan dayanıksız ve huysuz yaratılmıştır. Kendisine kötülük dokununca basar bağırır.  Kendisine hayır ve nimet ulaşınca ondan başkalarının yararlanmasına engel olur. Ancak salatçılar (ORJ: MUSALLİN) bunun dışındadır. Onlar ki, salatlarını sürdürenlerdir. Bunların mallarında belirli bir hak vardır: Yoksul ve yoksun için.”

 

HUD 87. “Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana salatın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!”

TAHA 132. “Ehline salatı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine) biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takva iledir.”

TEVBE 53-55. “De ki: Yoksullara ister gönüllü ister gönülsüz yardım edin, sizden asla kabul olunmayacaktır. Çünkü siz yoldan çıkan bir topluluk oldunuz. Yardımlarınızın kabul edilmesini engelleyen, onların Allah ve Resûlünü inkâr etmeleri, salata ancak üşenerek gelmeleri ve istemeyerek harcamalarından başka bir şey değildir. (Ey Muhammed!) Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor.”

 

  Salatın sadece namaz olarak düşünülmesinin ve meal edilmesinin mantıksızlığa yol açtığı diğer örnekler ise, Kuran’ın daha ilk inen surelerinde dahi bu kelimenin geçiyor olmasıdır. İlk inen sure olan Alak Suresi’nde Peygamberimizin salattan kovulduğu belirtilir. Müddessir 43, Ala 15, Kevser 2, Kıyamet 31, Maun 4-5 ayetlerinde de salat kelimesi geçer. Kuran daha yeni inmeye başladığında namaz mı vardı? Olduğunu kabul ediyorsanız tutup bir de Yahudi uydurması olan Miraç masalını nasıl kabul ediyorsunuz? Artık ataperestliği, yani atalarınızın anlattıklarını sorgulamadan kabul etmeyi terk etmelisiniz.

  Bu ayetlerin yanı sıra salat kelimesinin geçtiği başka bir örnek olarak Enfal 35’e göre, Mekkeli müşrikler namaz mı kılıyordu?

  Sadece ismini verdiğimiz bu ayetleri destek anlamında da, dua anlamında da düşünebiliriz. Destek anlamında düşünürsek; yardımlaşmak, ALLAH’ın hak dinini kabul etmek, hanif Müslümanlık öğretisine yönelmek, batılın yıkılıp hakkın ilan edilmesine destek olmak, bu amaç doğrultusunda uydurmalara, hurafelere karşı mücadele vermek, ALLAH’ın emirleri doğrultusunda insanlara destek olmak şeklinde yorumlar yaparak ayetlere uyarlayabiliriz. Dua anlamında kullanıldığını da düşünebiliriz. Zaten dua, hak ya da batıl her dinde olduğu için, Mekkeli Müşrikler tarafından da farklı da olsa yerine getirilmekteydi. Ancak hacı, hocalar buralarda dua kelimesini kullanmayı pek sevmezler ve zaten Farsçada dua anlamına gelen namaz kelimesini kullanmakta direnirler. Çünkü dua kelimesini kullanırlarsa, insanların sorgulamaya başlayıp bugün kıldıkları namaz ile duayı bağdaştıramayacağını ve böylece namaz adı altında tabulaşmış birçok şeyin hurafe ve bidat olduğunu fark edeceklerini bilirler. Ancak bu korkularına rağmen bazı ayetler vardır ki namaz olarak düşünülemeyip, eli mahkum dua olarak çevrilmektedir. Tevbe 99 ve Tevbe 103 buna çok güzel bir örnektir.

TEVBE 99. “Bedevîlerden öylesi de vardır ki, Allah'a ve ahiret gününe inanır, (hayır için) harcayacağını Allah katında yakınlığa ve Peygamber'in dualarını (ORJ: SALEVATİ) almaya vesile edinir. Bilesiniz ki o (harcadıkları mal, Allah katında) onlar için bir yakınlıktır. Allah onları rahmetine (cennetine) koyacaktır. Şüphesiz Allah bağışlayan, esirgeyendir.”

TEVBE 103. Onların mallarından sadaka al; bununla onları temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et (ORJ: SALLİ). Çünkü senin duan (ORJ: SALATEKE) onlar için sükûnettir. Allah işitendir, bilendir.

(Bu iki ayetteki salat ifadeleri de “destek” olarak çevrilebilir. Örnekler; Hakkı Yılmaz, Edip Yüksel, Yaşar Nuri Öztürk mealleri.)

  Mealcilerin salatı dua olarak çevirmekten korkmalarının bir diğer sebebi, bu sefer Kuran’da “namaz” diyebilecekleri bir kelime kalmama endişesidir. Çözüm ise insanlara gerçek namazın, şekle indirgenmiş, aynı şeylerin anlamsızca tekrar edildiği bir ayin olmadığını, bunların uydurmalar, hurafeler ve bidatlerden kaynaklandığını, namazın zihni bir huşu ve teslimiyetle edilen bir duadan ibaret olduğunu anlatmaktır. Kuran’da olmayan şeyler, yok fıkıh terimi yok ıstılah anlamı denilerek dine eklenmeye çalışılmamalıdır. Sonuç olarak; hurafe ve bidatler Kuran’a uydurulup salat namazlaştırılacağına, Kuran ile hurafe ve bidatler yıkılıp namaz dualaştırılmalıdır.

  Biz salatın ne sadece dua/namaz ne de sadece yardım/destek anlamında kullanıldığını düşünüyoruz. Zaten yardım/destek kavramları ile dua/namaz kavramları birbirleri ile alakasız kavramlar olmayıp, tam tersi birbirlerine çok yakın kavramlardır. Şöyle ki dua, en basit tanımıyla ALLAH’tan yardım talep etmektir. Yani, yardımı/desteği başkalarından değil de, ALLAH’tan diler, ona yalvarır yakarırsanız bu dua olur. Dolayısıyla dua, yardım ve destek ihtiyacının ALLAH’a yöneltilmiş halidir. İşte bize göre salat böylece yan anlam kazanmış ve dua anlamında da kullanılmıştır.

 

 


 

KURAN’DAKİ NAMAZ: TAZARRULU DUA

  İnsan genel olarak ALLAH ile halini anlatma, af dileme, yardım talep etme, şükretme, tesbih etme gibi sebepler ile iletişim kurar. Şüphesiz ki bir kul bu iletişimi yalnız dua yolu ile gerçekleştirebilir. Duanın en temel sözlük anlamı, kulun Rabbinden hayır istemesi, yardım talep etmesidir. Usuller ve söylenen sözler değişse de her duanın özünde, aciz ve zayıf insanın, sonsuz güçteki bir varlıktan yardım istemesi vardır.

NİSA 28. “… insan zayıf yaratılmıştır.”

  İnançlı veya inançsız olsun herkes, az ya da çok dua eder. Çünkü insan güçsüzdür ve her anı güçlü bir varlığa muhtaç olar geçer. Fıtratında zayıflık olan insan, bilerek veya bilmeyerek günde onlarca kez, sonsuz güçteki ALLAH’tan yardım dilemektedir. Bu yardım talepleri, zor bir anda ALLAH’tan medet umma veya normal zamanlarda herhangi bir dilekte bulunma şeklinde olabileceği gibi, farkında olmadan çok basit şekillerde de gerçekleşebilir. Örneğin, arabasıyla park sıkıntısı olan bir yere son dakika ile yetişecek bir adamın “ALLAH’ım ne olur hemen boş bir yer bulayım” demesi dahi bir duadır.

  Verdiğimiz örnekteki gibi çok basit şekilde istenen yardım talebi de, annesi ölüm döşeğinde iken evladın “ALLAH’ım annemi bana bağışla” şeklindeki yakarışları da, her şey yolunda iken ALLAH’a şükredip, bu halin devam etmesini dilemek de birer duadır. Dua da önemli olan, kişinin acizliğinin ve zayıflığının farkında olarak, ALLAH’tan yardım dilemesidir. Duanın nasıl edileceği, ne söyleneceği önemli değildir. Bunlar kulun kendisine kalmış olup, kulla ALLAH arasındaki birer meseledir. Kul, Rabbine gönlünden nasıl geliyorsa öyle yakarmalı, niyaz etmelidir. Gidip de, “yok şöyle edeceksin, bunları söyleyeceksin, anlamadığın şu kelime yığınlarını tekrarlayacaksın” demek hem ALLAH ile kul arasına girmektir hem de ALLAH’a karşı bir samimiyetsizliktir.

  Bir çocuk, babasından bir şey isteyeceğinde boynunu bükerek, “Babacığım bana şunu alır mısın?” demek yerine, anlamadığı bir dilde bir şeyler söyleyerek ya da eline bir tespih alıp, “Baba, baba, baba” diye bozuk plak gibi tekrarlayarak istese, bu bize ne kadar mantıklı ve samimi gelirdi?

BAKARA 200-202. “… babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah'ı anın. İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur. Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! derler. İşte onlar için, kazandıklarından büyük bir nasip vardır. (Şüphesiz) Allah'ın hesabı çok süratlidir.”

  ALLAH’tan bu dünyadan da, öteki dünyadan da iyilik talep edebiliriz. Hiç çekinmeden, istediğimiz her şeyi isteyebiliriz. ALLAH, “Benden çok şey istedin” diye kızacak değildir. Tam tersi ALLAH, kendisine hiç yalvarmayanlara kızmaktadır. Çünkü ALLAH’a yalvarmayan, kendini büyük gören, yeryüzünde böbürlenen kimselerdir. ALLAH’a yalvaranlar ise, fakirliğini ve acizliğini bilmiş, ALLAH’ın sonsuz gücünü ve zenginliğini kabul etmiş, ona kulluk eden kimselerdir.

MÜMİN 60. “Oysa Rabbiniz: "Bana yalvarın ki, size karşılık vereyim; çünkü Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler, yarın horlanmış cehenneme gireceklerdir." buyurdu.”

  İnsan ALLAH’ı hatırlamazsa, ona yalvarıp yakarmazsa, kendisini güçlü ve zengin görmeye başlar. Böyle bir şeyin sonu şirktir. Güçlü ve zengin olan yalnızca ALLAH’tır. Her insan fakir, aciz ve zayıftır. Tüm insanlar ALLAH karşısında fakirlikte, acizlikte ve zayıflıkta eşittir. Kimsenin kimseden bir üstünlüğü yoktur. Üstün olan yalnız ALLAH’tır. İşte insanın bunları hep hatırlaması için, sadece başı sıkıştığında, ihtiyacı olduğunda değil, düzenli olarak her gün, kendi güçsüzlüğünü ilan edip, ALLAH’ın sonsuz gücüne biat etmesi, ona kulluk etmesi ve ona yalvarıp, yakarması gerekmektedir.

  İnsan bilerek veya bilmeyerek günde çokça dua eder, demiştik. Ancak bu, kimin güçlü kimin zayıf olduğunun hatırlanması için yeterli değildir. İnsan unutmaya müsaittir. Tüm bu söylediklerimizi hafızasında tutarak hayatına katabilmesi için kişinin basit şekilde değil belirli bir yoğunluk ile her gün dua etmesi gerekmektedir. Aksi halde insan gerçek konumunu unutmaya, yeryüzünde böbürlenerek gezmeye, kendini yükseklerde görmeye başlayabilir. İşte bunun için insan, her gün kendini alçaltmalı, tazarru göstermelidir.

   Dua, putperestler tarafından bile edilirken, Hicretten yaklaşık 1,5 yıl önce ALLAH, Müslümanlara belli bir amaçla yapmalarını emretmiştir. Araf Suresi 54. ayette gücünden bahseden ALLAH, 55 ve 56. ayette bu özel amaçlı duanın şeklinin nasıl olması gerektiğini belirtir:

ARAF 55, 56. “Rabbinize alçala alçala ve için için dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez. Düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah'a ürpererek ve (rahmetini) umarak dua edin. Muhakkak ki iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır.”

  Bu ayet ile farz kılınan, alçala alçala, için için, ürpere ürpere yerine getirilen yani tazarru ile edilen duaya, yıllar sonra insanlar Farsça’da “ Saygı ile eğilerek dua etmek” anlamına gelen “Namaz” adını vermiş ve günümüze bu isimle gelmiştir.

Dikkatinizi çekmek istediğim bir husus var. Tarihi bilgilerimizden, namazın sonradan farz kılındığını biliyoruz. Genel olarak kabul edilen görüşe göre namaz, hicretten yaklaşık 1,5 yıl önce farz kılınmıştır. Bu tarihi önemsiyorum. Çünkü ne ilginçtir ki, bizimde namazın dayanağı olduğunu söylediğimiz Araf Suresi, tam da Hicret’ten 1,5 yıl önce inmeye başlamıştı. Acaba yıllar içinde insanlar, namazın tazarrulu bir dua olduğu gerçeğini unutup, eski alışkanlıklarıyla namazı bir ayine benzettikleri için bu ayeti gözden kaçırmış ve bundan dolayı yeni namazlarına Kuran’da bir dayanak bulamamaları sonucunda, Miraç masalını uydurmuş olabilirler mi?

   Tazarru, ALLAH’a boyun eğerek, teslimiyet gösterek, saygı ile huşu içinde yalvarmak demektir. Namaz ile de insan, tazarru gösterir ve alçaldıkça alçalır. Alçaldıkça zayıflığını ve acizliğini idrak eder. Alçaldıkça gerçekte mülk kimin güç kimin görmeye başlar. Alçaldıkça hem kendisinin hem de yaratıcısının konumuna vakıf olur. Namaz bu bilinçle yerine getirilmelidir. Namazın her şeyden önce zihni bir alçalma olduğunun farkında olunmalıdır. Namaz, robot gibi bazı jimnastik hareketleri tekrar tekrar yapmak değildir. Namazdan istenilen kulun zihnen, bilinç olarak alçalması, gerçek konumunu idrak etmesidir. Bu sayede kul, yeryüzünde böbürlenerek gezmez, bozgunculuk yapmaz ve gücü kendinde görüp şirke sapmaz.

  Peki Kuran’da, tazarru ile yapılan bu duadan, yani namazdan ne kadar bahsedilmiştir.

  Öncelikle şunu belirtelim ki, Kuran’da dua ayeti diyebileceğimiz, dua özelliği taşıyan, dua sözleri içeren 200 civarında ayet vardır. Bu ayetler, namazımızın esasını oluşturmada eşsiz örneklerdir. Namazımızda bu ayetlerden destek alabilir, bu ayetleri o anki ruh halimize göre şekillendirip, Rabbimize yöneltebiliriz. Elimizde bu kadar ayet varken, “Namazda ALLAH’a ne söyleyeceğim?” demek, Kuran’dan bihaber olmaktır. Velev ki Kuran’daki bunca dua ayetinden habersiz olsanız da, bir kulun Rabbine nasıl dua edeceği, belli kalıplara, standartlara sokulabilecek bir şey değildir. Hakkı Yılmaz’ın dediği gibi “Dua okunmaz, edilir.” Nasıl gönlümüzden geliyorsa, kalbimiz nasıl huzur bulacaksa, nasıl kulluğumuzu daha iyi ifade edeceksek o şekilde diyalog kurmalıyız. Kuru kuru, anlamadan, kalıplaşmış ifadelerle ancak samimiyetsizliğimizi gösteririz.

  Burada şunu da belirtmeliyiz. Kuran’ı ikra etmek, yani Kuran’ı okumak, öğrenmek, öğretmek farklı bir şeydir, duada direk Kuran ayetini okumak farklı bir şeydir. Peygamberimiz salatı tüm yönleri ile gerçekleştirir, insanların maddi-manevi sıkıntılarına karşı yardım ve destek faaliyetleri yürütür,  Kuran eğitimi verir ve sonra dua ederdi. Zamanla salatın eğitim yönünün yok edilmesi üzerine, Peygamberimizin insanlara Kuran okuması, öğretmesi faaliyeti, namazda insanın Kuran okuması olarak kabul edilmiştir. Ancak ALLAH’a Kuran okunmaz, dua edilir. Kuran, Kuran’ı bilmeyene okunur, ALLAH’a değil. Kuran zaten ALLAH’ın kitabı, ALLAH zaten Kuran ayetlerini biliyor.

  Kuran ayetlerinden yararlanarak dua edilebilir, ancak direk Kuran’ı okumak, mantıksızlığa ve hatta küfre sebep olabilir. Örneğin Kevser Suresi’ni ALLAH’a direk okursanız, ALLAH’a şöyle demiş olursunuz, “Biz sana bol nimet verdik…” Ya da ALLAH’a peygamberlerin hayatını anlatır, kula söylenen öğütleri, emirleri, yasakları O’na söyler, hatta O’na miras paylaşımından filan bahsedersiniz. Tüm bunlar insanlar içindir, ALLAH için değil. Onun için dualarımızda Kuran’dan iki şekilde yararlanabiliriz, ya Kuran’daki 200 civarındaki dua ayetlerinden destek alırız ya da ayetleri dua formuna sokarız. Örneğin Kevser Suresi’ni şu şekilde dua formuna sokarız:

“ALLAH’ım sen bize bol nimet verdin. Bunlara karşılık bizde kulluğumuzu layıkıyla yapmak istiyor ve senin hak yoluna yöneliyoruz. Bu yol da karşımıza çıkacak her zorluğa karşı bize dayanma gücü ver ki, zorluklara göğüs gerelim.”

  İhlas Suresi’nden de örnek verelim. İhlas Suresi’ni direk okumak da mantıksızlığa sebebiyet verir. Çünkü dua esnasında ALLAH ve kuldan başka kimse yoktur. Ancak ayeti direk okuduğunuzda ALLAH’a başka bir ilahtan bahsediyormuş gibi olur:

İHLAS 1. De ki: O, Allah tekdir. (ALLAH’a “De ki” mi diyoruz?)

 

2. Allah sameddir. (Sen değil ALLAH’ım, öbür ALLAH)

 

3. O, doğurmamış ve doğmamıştır. (Sen değil, O)

 

4. Onun hiçbir dengi yoktur. (Senin var mı?)

 

  Görüldüğü gibi ayeti direk dua gibi ALLAH’a okumak mantıksızlıktan öte küfre bile sebebiyet vermektedir. Onun için ayetler, dua formuna sokulmalıdır:

“ALLAH’ım sen teksin, sen sonsuz güç sahibisin. Sen cahillerin sana yakıştırdığı tüm noksanlıklardan münezzehsin. Sen, eşi benzeri olmayan, gücünde ve hazinesinde hiçbir ortağı bulunmayan, ahad ve samed olan ALLAH’sın.”

  Tabii ki tüm bunları görebilmek, mantıksızlığa ve küfre sebebiyet vermemek için, dua anlayarak edilmeli, ağzımızdan çıkanı kulağımız duymalıdır. İnsanlara zorla Arapça okutmazsanız ve insanlar da bir kere olsun Rablerine anlayarak dua ederlerse/namaz kılarlarsa, yaptıkları saçmalıkları görürler.

  Sonuç olarak namazımızın esası için, yani Rabbimize nasıl dua edeceğimiz, neler söyleyeceğimiz için Kuran ayetlerinden ve Kuran’daki 200 civarındaki dua ayetinden yararlanabiliriz. Bunun yanı sıra, Araf 180’de bize yol göstermektedir:

ARAF 180. “En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin…”

  Kuran’da ALLAH’ın çok sayıda güzel ismi sayılmıştır. Bu isimler günümüzde “Esma-i Hüsna” adıyla bilinmektedir. Bu ayete göre namazımız sırasında onun güzel isimlerinden yararlanabiliriz. Bu tabiî ki bir ismin bozuk plak gibi tekrar tekrar söylenmesi ile olmaz. Örneğin, sevdiği biri önemli bir hastalığa yakalanan bir kişiyi ele alalım. ALLAH’ın güzel isimlerinden biri de şifa veren anlamına gelen “Şafi” olduğundan bu kişi namazında şu tarz bir duada bulunabilir:

 “Sen Şafi’sin, sen şifa verenlerin en güzeli, en iyisisin. Bu hastalık musibetinden bizi kurtar. Gezmediğimiz hastane, gitmediğimiz doktor kalmadı. Ne olur bize acı, biz zayıfız, biz sana muhtacız. Sen bize kaldıramayacağımız yükler yüklemezsin biliyorum ama ne olur bu yükü bizden al. Sen Şafi’sin ne olur bize şifa ver. Sen Rahim’sin ne olur bize acı. Sen Basıt’sın ne olur içimizdeki bu sıkıntıları al, bizi feraha çıkar. Biz yalnız sana kulluk ediyoruz, yalnız senden medet umuyoruz.”

  Kişi gönlünden geçirdiği gibi, samimice yakarmalıdır. Kimsenin kalıplaşmış, standart dualara ihtiyacı yoktur. Herkes Rabbine karşı, o anki ruh haline göre bu tarz duaları rahatlıkla akıl edebilir ve kalbinden söyleyebilir.

  Yine Araf Suresi’nde, Müslümanlardan istenen tazarrulu dua yani namaz, Araf 55 ile aynı ifadelerle bu sefer “Rabbi zikretmek, anmak, hatırlamak” şeklinde geçmektedir:

ARAF “205. Rabbini, öz benliğinin içinde yalvarıp ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah ve akşam hatırla. Sakın umursamazlardan olma!

206. Rabbinin katında olanlar, büyüklük taslayıp O'na kulluktan yüz çevirmezler; O'nu tesbih ederler ve yalnız O'na secde ederler.”

  Bu ayetlerden de namazımızı nasıl kılacağımız ile ilgili ipuçlarına ulaşmaktayız. Alçalmayan kimse, kendini büyük görüp Rabbini ve onun rahmetini umursamayan kimselerdir. Alçalan ve sonunda Rabbinin katına yükselenler, ona kulluktan yüz çevirmeyen ve aynı zamanda onu öven, yücelten (tesbih eden) ve yalnız ona teslim olan (secde eden), ona saygıyla boyun eğen (rüku eden) kimselerdir.

  Tesbih, ALLAH’ı yüceltip överek, onu noksanlıklardan arındırarak yerine getirilir. Şüphesiz tesbih, namaz haricinde de yerine getirilebilir. Güzel bir namaz için, dualarımızda tesbihli sözlere de yer vermeliyiz. Onu övmeli, yüceltmeliyiz. Çünkü kimi yüceltirsek, ona karşı kendimizi alçaltmış oluruz. ALLAH’ı yüceltirken, diğer bir açıdan kendimizi de alçaltmış oluruz. Ayrıca tesbih ile kimin en yüce, en övülmeye layık olduğunu da iyice idrak ederiz.

  Kuran’daki 200 civarında dua ayetinin birçoğunda da dualar ile tesbihin nasıl iç içe geçtiğini görebiliriz. Çok basit bir örnek verelim:

MÜMİNUN 18. “(Resûlüm!) De ki: Bağışla ve merhamet et Rabbim! Sen merhametlilerin en iyisisin.”

  Görüldüğü gibi bu ayette ilk cümle çok basit ve kısa bir dua ayetidir. İkinci cümle ise, yine çok basit ve kısa bir tesbih ayetidir. İşte dua ve tesbih bu şekilde iç içe geçirilerek yerine getirildiğinde namaz, çok daha güzel ve samimi bir hal almaktadır. Böyle bir namazda, asıl istenen alçalma amacına daha kolay ulaşılacaktır.

  Araf 206’da işaret edilen bir diğer husus, namazın yalnızca ALLAH için yerine getirileceği, secdenin yalnızca O’na edileceğidir. Secde kavramı üzerinde durulması gerekir. Günümüzde secde kavramından sadece, insanların yüz üstü yere kapanması eylemi anlaşılmaktadır. Belki secde kavramı tarih boyunca bedenen bu şekilde gösterilmiş olsa bile, secde kavramının asıl anlamı bedeni bir hareket değildir. Secde, teslim olma, biat ve itaat etme, kabul etme anlamına gelen bir kavramdır. Örneğin Yusuf 100’de, Yusuf Peygamber’in babası ve annesi Yusuf’a secde etmektedirler, yani teslimiyet göstermekte, büyüklüğünü kabul etmekte, onun otoritesi altına girmektedirler. Yusuf 4’de aynı şekilde, on bir yıldız, güneş ve ay olarak ifade edilen, Yusuf’un kardeşleri ve anne-babası Yusuf’a secde etmektedirler. Meallerde farklı şekillerde çevrilse de secde kavramı Araf 161, Bakara 58 ve Nisa 154‘te de geçmektedir. Burada doğru anlamında düşünülüp, yere kapaklanarak şehre girme gibi bir yorum yapılmamaktadır. Ayrıca Rad 15, Nahl 48-50, Hac 18’te de, canlı cansız, yerden gök cisimlerine kadar her şeyin ister istemez ALLAH’a secde ettiği söylenmektedir. Herhalde gök cisimleri ALLAH’a karşı yere kapanmamaktadırlar. Bu ayetlerde her şeyin ALLAH’ın otoritesi altına girdiğinden, onun gücüne teslim olup, biat ve itaat ettiğinden bahsedilmektedir. Son olarak, Sad 72’de ALLAH meleklerine Adem’e secde etmeyi emretmektedir. Şüphesiz burada ALLAH, meleklerine Adem’e namaz kılmalarını emretmemekte, kendi eliyle Adem’i kendisine şirk koşmamaktadır. Burada ALLAH’ın, melek olarak sembolize edilen meleki güçleri insanoğlunun özgür otoritesine bıraktığı anlaşılmaktadır. Şeytanın insana secde etmemesi ile anlatılmak istenen de, şeytanın insana namaz kılmaması değil, şeytan olarak sembolize edilen menfi gücün, insanın otoritesi altında olmadığı, hakim olamadığı bu menfi gücün etkisi ile insanın yanlışlar yapabileceğidir.

  Kuran’da “yere kapanmak” eylemi “harur” sözcüğü ile ifade edilir. Nitekim bazı ayetlerde “harru sücceden” diye geçer ki bunun anlamı “secde ederek (teslim olarak, teslimiyet göstererek) yere kapandılar” demektir.

  Sonuç olarak, Araf 206’da yalnız ALLAH’a secde edilmesi ile söylenmek istenen, yalnız O’na teslim olmamız ve dolayısıyla yalnız ondan medet ummamız gerektiğidir.

  Namaz’da ondan başka herhangi bir güce yalvarmak, yalnız ALLAH’a secde edilmediğini gösterir ve böyle bir namaz sakattır. Bu konuyu şu ayetlerle daha iyi anlarız:

ŞUARA 213. “O halde sakın Allah ile beraber başka ilaha kulluk edip yalvarma, sonra azap edilenlerden olursun!”

KASAS 88. “Allah ile birlikte başka bir ilaha yalvarma! O'ndan başka ilah yoktur. O'nun zâtından başka her şey yok olacaktır. Hüküm O'nundur ve siz ancak O'na döndürüleceksiniz.”

NAHL 20, 21. “Allah'ı bırakıp astlarından yakardıkları şeyler, herhangi bir şey yaratamazlar. Çünkü onlar kendileri yaratılmışlardır. Onlar diriler değil, ölülerdir. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.”

  Ve yine Araf Suresi’nde:

ARAF 194. “Allah'ı bırakıp da yakardıklarınız kimseler, sizler gibi kullardır…”

  Güç yalnız ALLAH’a aittir. Ondan başkasına yakarmak şirktir. Her kul, her nesne onun astıdır ve onun yaratmasıdır. Yaratan dururken, yaratılandan medet ummak hem sapıklık hem aptallıktır.

HAC 12. “O, Allah'ı bırakıp, kendisine ne faydası, ne de zararı dokunacak olan şeylere yalvarır. Bu, (haktan) büsbütün uzak olan sapıklığın ta kendisidir.”

  Kuran’da kendisine ne faydası, ne de zararı dokunabilecek bir varlık örnek gösterilmiştir. İlginçtir ama o da Peygamberimiz Muhammed’dir. Zamandan münezzeh ALLAH, Kuran’da gereken uyarıyı yapmıştır ama tabii ki okuyana. Kuran’dan bihaber Müslümanlar, Peygamberimizi putlaştırıp yıllardır ondan medet ve şefaat dilenmektedir ve bunu yaparken de akıllarınca Peygamberimize iyilik yaptıklarını zannetmektedir.

ARAF 188. “De ki: "Ben, Allah'ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim."”

   Hal böyle iken, namazda bilmem ne duası ile Peygamberimizden şefaat beklemek, başın sıkışınca “Medet Ya Muhammed, medet Ya Ali” demek; dininize şirk bulaştırmak, namazınızı sakatlamaktır. Hiç kızmayın, çok şükür ki kimse bizden daha çok Muhammed’i de, Ali’yi de sevdiğini söyleyemez. Ancak onları çok sevmek, ALLAH’ı bir kenara bırakıp, onun astlarını ilahlaştırıp, ALLAH’a şirk koşmak demek değildir. Hıristiyanlar da İsa’yı çok sevmelerinin sonucunda onu putlaştırdılar. Yaptıkları yanlışın İsa’yı mahşerde ne kadar zor durumda bırakacağını Maide 116,117 ayetlerinden bir okuyun ve sonra aynısı bizim başımıza gelecek mi diye bir düşünün. Peygamberimizi sözde çok sevmeniz üzerine yaptığınız bu yanlışlar, mahşerde onun başının önüne eğilmesine sebep olacak ve o güzel insan, Furkan 30’daki cümleyi kuracak.

   Buraya kadar namaz ile ilgili anlattıklarımızı çok güzel bir şekilde teyit ve tekit eden bir ayeti de paylaşalım:

SECDE l5, 16. “Bizim âyetlerimize ancak o kimseler inanırlar ki, bunlarla kendilerine öğüt verildiğinde, büyüklük taslamadan secde ederek yerlere kapanır ve Rablerini hamd ile tesbih ederler. Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere, vücutları yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.”

Araf 205 ile ilgili değinilmesi gereken bir diğer konu da, namazın hangi vakitlerde kılınacağıdır.

Öncelikle Kuran’ın birçok ayetinde, insanların genellikle zor şartlarda ve çaresizlik içerisindeyken ALLAH’ı hatırlayıp O’na dua ettiği, diğer zamanlarda ise O’nu unutarak, kendisini yeterli ve güçlü görmeye başladığı anlatılmaktadır. (Örnekler, Yunus 12; Lokman 32; Zümer 8; Fussilet 49, 52; Araf 189, 190; Tevbe 75, 76; Yunus 22, 23; Nahl 53, 54; Zümer 49; Rum 33; Ankebut 65 ve İsra 67) İşte insan, böyle nankör ve zalim bir tavır sergilememek için ALLAH’ına her gün çokça tazarru etmelidir.

  Tabii ki her gün yapılması gereken bu faaliyetin, gün içinde kaç kere yapılacağı ile ilgili bir üst sınır belirleyemeyiz. Kişi o gün ki ruh haline göre çok fazla namaz kılabilir. Peygamberimizin de sıkıntılı olduğu zamanlarda çokça namaz kıldığı söylenmektedir. Dolayısıyla bizim tartışabileceğimiz nokta alt sınırdır.

  Araf 205’te iki vakit telaffuz edilmiştir. Biri sabah, diğeri akşamdır. Çok ilginçtir ki Peygamberimizin ilk zamanlar sadece bu iki vakti kıldığına dair rivayetler de mevcuttur.

  Vakit konusu asırlardır tartışılmakta olan bir meseledir. Yıllardır insanlar takım tutar gibi bir görüşü kabul etmiş ve ardından o görüşü savunmak için her yola başvurmuşlardır. Bu uğurda hadisler de uydurmuş, Kuran’daki kavramların anlamlarını da bozmuşlardır. Örneğin, “İşa” kelimesini ele alalım. Kuran’da bir ayette bu kelime, birilerine göre “Akşam” olurken, birilerine göre bir anda “Yatsı”, sonra birilerine göre de bir anda “İkindi” oluverir. Dolayısıyla bu kargaşanın sonunda çok rahatlıkla herkes kendince haklı, diğerlerine göre haksız olabilmektedir.

   Çok daha çarpıcı bir örnek verelim. Kuran’da namazın kaç vakit olduğunu çözebilmek için, Bakara 238’de geçen “Salatul Vusta” sözcüğünün ne demek olduğu üzerinde anlaşmak gerekir. Bu ayet ilk indiğinde, ayetin kronolojisi, yeri vb. bilindiğinden ve kavramların anlamlarını bozmaya çalışanlar olmadığından, herkes bu kavramla neyin kastedildiğini bilmekteydi. Ancak sonradan yaşananlar ve yozlaşmaların sonucunda biz artık bu kavramla neyin kastedildiğini bilmiyoruz. Birileri böyle istisnai durumlarda hemen içlerindeki şirki dışa vururlar ve “Bakın Kuran anlaşılmıyor, hadislere bakmak zorundayız” diye haykırırlar. Acaba, Kuran’daki böyle istisnai yerler, hadisler yüzünden anlaşılamıyor olmasın.

  Hadis kitaplarında “Salatul Vusta” ile neyin kastedildiği konusunda 40 civarında rivayet ve 19 tane farklı görüş vardır. Evet, aynı peygamberin, aynı kavramla ilgili 19 farklı rivayeti söz konusudur. Aynı peygamber, aynı kavram için “Öğle namazıdır” demiştir. Aynı peygamber, aynı kavram için “Cuma namazıdır” demiştir. Aynı peygamber, aynı kavramın “İkindi namazı”, “Akşam namazı”, “Yatsı namazı”, “Sabah namazı”, “Beş vakit namazın hepsi”, “Hem yatsı hem sabah namazı”, “Hem sabah hem ikindi namazı”, “Namazın cemaatle kılınması”, “Korku namazı”, “Vitir namazı”, “Kurban Bayramı namazı”, “Ramazan Bayramı namazı”, “Kuşluk namazı”… olduğunu söylemiştir. Bu rezil durum Peygamberimize küfür değil de nedir? Hal böyle iken “Salatul Vusta” ile neyin kastedildiğini nasıl bileceğiz? Herkes rahatlıkla kendi savunduğu görüşe göre bu kavrama şekil verip, görüşünü ispatlayabilir.

  Biz vakit konusuyla ilgili görüşümüzü belirtmekten kaçınacağız. Çünkü bu kavram kargaşası ve uydurmalar karşısında görüşümüzü kesin bir şekilde ispatlayamayacağımızın farkındayız.  Aklınıza nasıl yatıyorsa, sizin için doğru odur. Başkalarının aklıyla değil, ALLAH’ın bize verdiği akıl ile ALLAH’ın bize gönderdiği kitabı anlamaya çalışmalıyız.

  Ancak şunu da belirtmeden geçmek istemiyorum. Açıkçası ben, vakit konusunu çok da önemsemiyorum. Çünkü nitelik bu kadar bozulmuşken, niceliğe takılmayı doğru bulmuyorum. Ben günümüzde kılınan namazın hurafe ve bidat dolu olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla önceliğimizin namazı batıldan temizlemek olması gerektiğine inanıyorum. Hatta şunu da söylemek istiyorum, namazı batıldan temizlediğinizde, inançlı birinin farkında olmadan gün içinde çokça namaz kıldığını göreceksiniz.

  Bir diğer mesele, namazın bedenen nasıl eda edileceğidir? Namaz, ALLAH tarafından bütün peygamberlerine emredilmesine rağmen, diğer Semavi dinlerdeki dua/namaz Müslümanlarınkine benzemez. Bunun sebebi iki şey olabilir:

1-  Diğer bütün Semavi dinlerin istisnasız bütün mensupları namazlarını bozmuştur.

2-  Namazın bedenen nasıl eda edileceği kula bırakılmıştır.

  Kuran’da da duanın/namazın bedenen nasıl yerine getirileceği anlatılmamıştır. Bu durum doğal ve doğrudur. Duada bedeni bir şart aranmaması zaten duanın doğasında olan bir şeydir. Dua, zihni bir kavramdır. Kuran’daki namaz ise, tazarru ile yalvara yakara, alçala alçala, ürpere ürpere, saygıyla, teslimiyet göstererek yerine getirilen özel bir duadır. Dikkat edilecek olursa tüm bunlar, bedeni kavramlar değil, zihni kavramlardır. Müslümandan istenen zihni alçalmadır. Tabii ki kişi bu zihni alçalmayı, bedeni alçalma ile daha kolay gerçekleştirebilir. El pençe divan durmak, boyun bükerek oturmak, eğilmek, yerlere kapanmak veya benzeri hareketleri yapmak, asıl istenen zihni alçalmayı gerçekleştirmeye yardımcı olan hareketlerdir. Ancak kişide bu hareketler zihni alçalmayı gerçekleştirmeye yardımcı olmuyorsa, bu hareketler kişiyi bir tiyatro sergilemekten, bir jimnastik faaliyet gerçekleştirmekten, hatta bir ayin yapmaktan öteye götürmeyecektir.

  Kuran’da namazın bedenen nasıl eda edileceği belirtilmemiş olup, kulun kendisine bırakılmıştır. Bu yüzden namaz her ümmete emredilmesine rağmen, başka ümmetlerin namazı Müslümanlarınkine benzemez. Kul; zihni alçalmayı, teslimiyeti, ALLAH’a yalvarıp yakarmayı, ALLAH’ı övüp yüceltmeyi, bedenen nasıl daha güzel ifade edebileceğini düşünüyorsa, duasını/namazını o şekilde bedenen eda eder.

  Kişi herhalde ALLAH’a yalvarıp yakarırken bacak bacak üstüne atmaz, böbürlenerek oturmaz ya da amuda kalkmaz. Tabii ki belli bir acizlikle bunu gerçekleştirecektir. Ancak burada kimse kimseye, sen illaki böyle namaz kılacaksın, şu hareketlerle Rabbine yakaracaksın, şu şekilde kendini alçaltacaksın, ALLAH’ına bunları bunları söyleyeceksin diyemez. Bu tarz kuralların varlığı, kul ile ALLAH arasına girmek, bu tarz kuralların farzlaştırılması ise, kendini veya başkasını ALLAH yerine koymaktır.

  Şüphesiz ki Peygamberimiz de bu özel duayı yerine getirirken kendince uygun olan bedeni hareketleri kullanmıştır. Yıllar sonra kıyam, rüku ve secde adı altında anılmaya başlanmış bedeni hareketler, namazdaki zihni amaçların daha kolay yerine getirilmesini sağlayacak çok güzel hareketlerdir. Zaten tarih boyunca da insanlar acizliği ve teslimiyeti bu hareketlerle ifade etmişlerdir.

   Bu hareketlerin acizliği ve teslimiyeti çok güzel, belki de en güzel sembolize eden hareketler olması sebebiyle, bu hareketlerin Peygamberimize ait olduğunu düşünmekte, sonradan uydurulduğuna inanmamaktayım.  Ancak bana göre, Peygamberimizin duasını eda ederken uygun görüp tercih ettiği bu hareketler, yıllar içinde bazı eklemelere maruz kalmış, belirli bir kalıba sokulmaya çalışılmış ve ardından farzlaştırılmıştır. Her halükarda, Kuran’da duanın/namazın bedenen nasıl eda edileceğinin açıklanmamış olması, bu konuda farzlar çıkarılmasına engeldir. Hal böyle iken, Peygamberimizin kendince uygun gördüğü bu hareketleri uygulamak ancak (gelenekçi bakış açısıyla) bir sünnet olup, bu hareketlerle namazımızı eda etmek de bir olmazsa olmaz değildir.

  Buraya kadar anlattıklarımızdan sonra bir örnek verelim ve bir çocuk düşünelim. Bu çocuk her akşam yatağına girdiğinde, uyumadan önce küçücük elleriyle ALLAH’ına dua ediyor. ALLAH’tan annesini, babasını korumasını diliyor, belki başka bir şeyler için küçücük kalbiyle yakarıyor ve hatta belki de çok sevdiği yüce yaratıcısından bir oyuncak istiyor. Ne derseniz diyin, bu çocuğun bu duası namazdır. Hem de hayatı boyunca kılabileceği en güzel namazlardan biridir. Çünkü bu çocuk büyüdükçe hurafelerle tanışacak ve aynı samimiyette böyle güzel dualar edemeyecektir.

   Sonuç olarak bizim Kuran’dan anladığımıza göre namaz, ürpererek (huşu), saygıyla boyun bükerek (rüku), teslimiyet göstererek (secde), O’nu yüceltip kendini alçaltarak, yalvara yakara edilen bir duadır. Bedeni ve şekli şartları olmayan ZİHNİ bir kavramdır.

KADİR GECESİ VE MİRAÇ OLAYI

  Miraç olayı ile ilgili Kur’an’da, alakasız bir şekilde İsra suresi 1.ayet ve Necm 6 ila 18.ayetler kaynak gösterilmektedir. Ama ne kadar ilginçtir ki, Kuran’ın hiçbir ayetinde “Miraç” kelimesi bile geçmemektedir. Kuran’ı kenara koyup hadislere baktığımızda ise; Kuran’a, akla ve mantığa aykırı birçok yalanla karşı karşıya kalmaktayız. Miraçla ilgili en mükemmel hadisi ise bize Tirmizi naklediyor:

“Miraç gecesi cehennemi gösterdiler, çoğunun kadın olduğunu gördüm”

  Miraç olayını kapsamlı bir şekilde anlatan “Sahih(!)” kabul edilen Buhari ve Müslim’in hadisini özetleştiriyorum:

Peygamberimiz bir gece yarısı Burak adlı özel bir hayvanla Mescid-i Haram(Mekke) ’dan Mescid-i Aksa(Kudüs) ‘ya gidiyor. Cebrail eşliğinde bir asansör gibi göğe yükseliyor. Peygamberimiz bazı yerleri geçiyor ve burada peygamberlerle sohbet ediyor. Sonra bir mekana geliyor ki oraya Cebrail de giremiyor. Bu mekanda Rabbimiz ile görüşüyor. Rabbimiz, 50 vakit namazı farz kılıyor.(Uyku saatini çıkarınca yaklaşık 18 dakikada bir namaz kılınmasını emrediyor.) Peygamberimiz geri dönerken Musa ile karşılaşıyor ve olanları anlatıyor. Musa bunun ümmet için çok fazla olacağını ve Rabbimizden bunu azaltmasını rica etmesini telkin ediyor. Peygamberimiz tekrar ALLAH’ın huzuruna çıkıyor ve rica ediyor. Rabbimiz 50 vakti biraz kısaltıyor. Peygamberimiz tekrar dönüyor ve tekrar Musa bunun fazla olacağını ümmetin buna uyamayacağını söyleyerek Rabbimizden kısaltmasını rica etmesini öneriyor. Peygamberimiz tekrar ALLAH’ın huzuruna çıkıyor ve Rabbimiz vakit sayısını biraz daha kısaltıyor. Peygamberimiz dönerken tekrar Musa ile karşılaşıyor ve aynı olaylar tekrar tekrar yaşanıyor. Bazı rivayetlere göre beş, bazı rivayetlere göre dokuz kere gidiş gelişten sonra en son Rabbimiz 5 vakte kadar iniyor. Peygamberimiz döndüğünde Musa bunun da ümmet için fazla olacağını söylüyor ancak Muhammed artık Rabbimizin huzuruna çıkmaktan utanacağını belirtiyor ve böylece 5 vakitte sabit kalıyor.

  Tekrar bu rivayetin Kuran’da olmadığını belirttikten sonra bu rivayetin Kuran ve mantık çelişkilerini sıralamak istiyorum:

1-  Hadisler hakkında söylenen genel eleştiriler burada da geçerlidir. Peygamberimizin ölümünden 250 yıl sonra kaleme alınması, rivayetlerin güvenilir kişilere dayandırılmaması, Peygamberimizin ve ilk dört halifenin hadis toplattırmaması, iddiaya göre toplanan 500 kadar hadisi de yaktırtması ve yıllar sonra bu rivayet sayının binlerce artması gibi…

 

2-  Burak denen yine rivayete göre, eşekten büyük katırdan küçük çok hızlı bir hayvan tasviri İslam’ı bir mitolojiye çevirmekten başka bir şey değildir. Bu zihniyet, yarı at yarı insan veya tek boynuzlu at gibi mitoloji adı altındaki uydurmaları yaratan zihniyetle aynı zihniyettir. Dinimiz ise, aklı ve mantığı kabul eden ve bunu öğütleyen bir dindir.

 

 

3-  ALLAH’a ulaşmak için göğe yükselme ve ALLAH’ın huzuruna çıkma, ALLAH’a bir mekan tayin etme olup, ALLAH’ın mekandan münezzeh olması durumuna aykırıdır. Ayrıca bu durum sonsuz bir gücü cismanileştirmek, ALLAH’ı bir tahta oturtmaktır.

 

4-  Kuran’da birçok yerde ALLAH dininin değişmeyeceğini söylüyor:

 

İSRA 77. “Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki kanun (da budur). Bizim kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın.”

 

FATIR 43. “ …Onlar öncekilerin kanunundan (onlara uygulanandan) başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın kanununda asla bir değişme bulamazsın, Allah'ın kanununda kesinlikle bir sapma da bulamazsın.”

 

AHZAP 62 “…Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.”

 

  Dolayısıyla, bir ibadet ki bu namaz gibi dinin direği kabul edilen bir ibadet, Adem zamanında nasılsa Muhammed Peygamber zamanında da öyle olmalıdır. Mantıklı olanı da budur. Bir şey ya doğru ya yanlış ya da diğerinden biraz daha doğrudur. ALLAH, bir kulu için doğru ibadet ve şeklini, diğeri için yanlışı ve bir diğeri için de biraz daha doğru bir ibadet ve şeklini emredebilir mi? Sonsuz bir ilim sahibi için en doğrusu hangisi ise, elbette ALLAH herkese onu emredecektir. 50 vaktin yanlış olup yine de kula emredilmiş olması, benim düşüncemdeki ALLAH inancı ile örtüşmez. ALLAH, kuralını Adem’e, İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya ve Muhammed’e de aynı şekilde emreder ancak sonradan insanlar bozduğu için farklıymış gibi zannedilir.

 

  Yine bu madde altında şu düşüncemi de belirmek istiyorum:

 

  Musa 5 vakte de çok diyor ancak Muhammed tekrar ALLAH’ın huzuruna çıkmaktan utanacağını belirtiyor. Musa’nın dediği doğruysa ki, bundan önceki 9 seferde doğru çıktı ve ALLAH değiştirdi, siz Peygamberimizin utanmasından dolayı mı fazla vakit namaz kılıyorsunuz? O zaman tekrar Rabbimizin huzuruna çıksaydı, her halde 3 vakte falan inecekti. Peki hangisi doğru? 3, 5 ya da 50? ALLAH’ın hangisinin doğru olduğunu bilmemesi veya kulları için daha az doğru olanı farz kılması mümkün mü? Hem de, yukarıda belirttiğim gibi ayetler mevcutken, namaz gibi bir ibadet bu kadar değişken olabilir mi?

 

5-  Bütün peygamberler bir beşerdir. Melek değillerdir. Gaybı bilmezler. ALLAH istemedikçe mucize gerçekleştiremezler. Onlar sadece uyarıcıdırlar. Bunlar da Kuran’da geçmektedir:

 

AHKAF 9 “De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.”   

 

CİNN 21. “ De ki: Doğrusu ben (kendi başıma) size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim.”

 

FATIR 22-23 “Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah, dilediğine işittirir. Sen kabirlerdekilere işittiremezsin! Sen sadece bir uyarıcısın.”

 

MAİDE 109. “Allah'ın peygamberleri toplayıp da "Size ne cevap verildi" dediği gün, "Bizim hiçbir bilgimiz yok, şüphesiz gizlilikleri hakkıyle bilen ancak sensin" diyeceklerdir.”

 

KEHF 110. “De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim…”

 

NEML 92. “…De ki: Ben sadece uyarıcılardanım.”

 

EN’AM 50. “De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?”

 

RAD 40. “…muhakkak sana düşen tebliğ etmek, hesap ise bize aittir.”

 

NAHL 35. “…Buna karşı peygamberin görevi, açık bir tebliğden başka birşey değildir.”

 

     Maide Suresi 116. ve 117. ayetlerinde ALLAH İsa’ya kendisini tanrı diye tanıtıp tanıtmadığını sorduğunda İsa şu cevabı veriyor; “…Hâşâ! Seni tenzih ederim; hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim sen onu şüphesiz bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, halbuki ben senin zâtında olanı bilmem. Gizlilikleri eksiksiz bilen yalnızca sensin. Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin, dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin.”

 

  İşte bu ve birçok ayette peygamberlerin bir beşer olduğu ve görevlerinin ALLAH’ın ayetlerini tebliğden ibaret olduğu, gaybı bilmediklerini görüyoruz. Tüm bunların karşısında ALLAH’ın bilmeyip Musa’nın bilmesi veya Muhammed’in ALLAH’ın emrine rica yoluyla da olsa karşı gelmesi Kuran’ın özüne ters düşmektedir.

 

6-  Miraç olayının yaşandığı söylenen tarihte veya İsra Suresi 1.ayet indiğinde “Mescid-i Aksa” olarak ifade edilen yerin Kudüs’te olması mümkün değildir. O tarihte, bugünkü Mescid-i Aksa olan yerde, Süleyman Peygamber’in yaptığı mescidin kalıntıları vardı ve en önemlisi burası “Beyti Makdis” ismiyle bilinmekteydi. MS. 638 yılında Kudüs Halife Ömer döneminde fethedilmiş ve tarafından bugünkü “Mescid-i Aksa” inşa edilmiştir. Emevi Devleti’nin 5.halifesi Abdülmelik bin Mervan tarafından bu mescid genişlettirilmiştir. “Mescid-i Aksa” isminin onun zamanında konulduğu düşünülmektedir. Hatta bu mescidin yanındaki Abdülmelik bin Mervan tarafından yapılan Kubbetu’s Sahra bu tarih bilgisizlikleri yüzünden yıllarca Mescid-i Aksa zannedilmiştir.

 

7-  Bu hikayenin bir kısmı Tevrat’tan kopyala, yapıştır yapılmış olabilir mi? ALLAH ile peygamberi arasında elliden başlayarak pazarlık yapmak, aynı şekilde Tevrat’ta da var dersem buna tesadüf mü dersiniz?

İbrahim Sodom için Yalvarıyor

Yaratılış18: 22-33. “Adamlar oradan ayrılıp Sodom'a doğru gittiler. Ama İbrahim RAB'bin huzurunda kaldı. RAB'be yaklaşarak, "Haksızla birlikte haklıyı da mı yok edeceksin?" diye sordu. "Kentte elli doğru kişi var diyelim. Orayı gerçekten yok edecek misin? İçindeki elli doğru kişinin hatırı için kenti bağışlamayacak mısın? Senden uzak olsun bu. Haklıyı, haksızı aynı kefeye koyarak haksızın yanında haklıyı da öldürmek senden uzak olsun. Bütün dünyayı yargılayan adil olmalı." RAB, "Eğer Sodom'da elli doğru kişi bulursam, onların hatırına bütün kenti bağışlayacağım" diye karşılık verdi. İbrahim, "Ben toz ve külüm, bir hiçim" dedi, "Ama seninle konuşma yürekliliğini göstereceğim. Kırk beş doğru kişi var diyelim, beş kişi için bütün kenti yok mu edeceksin?" RAB, "Eğer kentte kırk beş doğru kişi bulursam, orayı yok etmeyeceğim" dedi. İbrahim yine sordu: "Ya kırk kişi bulursan?" RAB, "O kırk kişinin hatırı için hiçbir şey yapmayacağım" diye yanıtladı. İbrahim, "Ya Rab, öfkelenme ama, otuz kişi var diyelim?"dedi. RAB, "Otuz kişi bulursam, kente dokunmayacağım" diye yanıtladı. İbrahim, "Ya Rab, lütfen konuşma yürekliliğimi bağışla" dedi, "Eğer yirmi kişi bulursan?" RAB, "Yirmi kişinin hatırı için kenti yok etmeyeceğim" diye yanıtladı. İbrahim, "Ya Rab, öfkelenme ama, bir kez daha konuşacağım" dedi, "Eğer on kişi bulursan?" RAB, "On kişinin hatırı için kenti yok etmeyeceğim" diye yanıtladı. RAB İbrahim'le konuşmasını bitirince oradan ayrıldı, İbrahim de çadırına döndü.”

 

  Daha ayrıntılı bir çalışma ile bu mitolojik masalın Kuran, akıl ve mantık çelişkileri çoğaltılabilir. Ancak ben sadece şunu belirtmek istiyorum. Miracı reddetmek Peygamberimize bir küfür değil, tam tersi ona atılan iftirayı temizlemektir. Sizler, her şeyi Musa’nın bildiği, Muhammed’in ise bir şey bilmeyen gariban bir cahil yerine konduğu bu Yahudi kaynaklı uydurmayı körü körüne savunurken, Peygamberimizi koruduğunuzu mu zannediyorsunuz? Gerçekten siz hiç düşünmüyor musunuz?

  Şimdi, Miraç’ın Kuran’daki kaynağı gösterilen İsra Suresi 1. ayet ve Necm Suresi 6 ila 18. ayetlerini inceleyelim. Bu ayetleri tekrar tekrar okuyun. Miraç, namaz ve daha neler neler bu ayetlerin neresinden çıkabilir?

   Necm 6-18’den başlayalım:

6. Ve üstün yaratılışlı(melek), doğruldu:

7. Kendisi en yüksek ufukta iken.

8. Sonra (Muhammed'e) yaklaştı,(yere doğru)sarktı.

9. O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu.

10.Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi.

11.(Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı.

12. Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız?

13. Andolsun onu, önceden bir defa daha görmüştü,

14.Sidretü'l-Müntehâ'nın yanında .

15. Cennetü'l-Me'vâ da onun yanındadır.

16. Sidre'yi kaplayan kaplamıştı.

17 Göz ne kayıp şaştı ne azıp haddi aştı.

18 Yemin olsun ki Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.

 

   Buradaki 6 ila 12. ayetler arası bir vahiy olayının anlatılışından ibarettir. 6 ila 12’den miraç olayını çıkamazsınız. 6 ila 12. ayetler arası miraca işaret ederse, o zaman 13. ayetten miraç olayının iki defa yaşandığı ve öncekinin 14 ve 15. ayetlerde tarif edilen mekanda gerçekleştiği sonucu çıkar.

 

   “Önceden bir defa daha gördüğü” ile ALLAH, göğün bilmem kaç kat yukarısını değil, Cebrail’i veya Peygamberimizin aldığı vahyi ifade etmiş olup, 11 ve 12. ayetlerde Peygamberimizin gördüğü de Cebrail’den veya vahiyden ibarettir. 11. ayette kalbinin yalanlamaması da bu vahyi kalbinin kabul etmesi şeklinde anlaşılmalıdır. Böylece anlam bütünlüğü sağlanacaktır.

 

  Bu ayet grubunda, 6 ila 12 de, bir vahiy olayı anlatılmış ve devamında da bu vahiy olayının önceden bir kez daha gerçekleşmiş olmasından başka bir şey söylenmemiş olup, buradan Miraç olayının çıkarılması gerçekten çok ilginçtir.

 

   Peki 14 ve 15. ayetlerdeki ifadelerin kelime anlamlarına bakarsak:

 

“Sidretü’l Münteha”nın kelime anlamı “Uçtaki ağaç” veya “Son sınır ağacı” dır.

 

“Cennetü’l Me’va”nın kelime anlamı ise ahirette ki cennet ile ilgili olmayıp, Hakkı Yılmaz’a göre “Oturmaya değer bahçe”, Süleyman Ateş’e göre “Oturulacak bahçe”, Yaşar Nuri Öztürk’ün çevirisine göre de “Sığınılacak bahçe”dir. Hakkı Yılmaz’ın Tebyinu’l Kuran eserinin 1.cildinde bu ifadenin kelime anlamları yeterince ayrıntılı anlatılmış ve bu yerlerin bir coğrafi yer olarak tasvir edildiği belirtilmiştir. Ancak bu kelimeler bir özel isim olarak çevrilmekte ve düşünülmektedir. Günümüze kadar ise son sınır ağacına mitolojik kutsiyetler yüklenmiştir. Ancak bu ağacın, o zamanlar sınır belirlemek için dikilen bir ağaç olduğu ve hatta günümüzde Arabistan kirazı denen ağaç olabileceği düşünülmektedir.

 

  Sonuç olarak ayetleri tekrar okursak, Peygamberimizin bir vahiy aldığını ve bu vahyi önceden bir kez daha, sınır ağacının dikilmiş olduğu ve yanında bir bahçenin bulunduğu uzak, sınırda bir yerde aldığını anlarız. 17 ve 18. ayetler ile de bu olayın bir vahiy olayı olduğunun sağlamasını yaparız. Çünkü elbette ki, her vahiyde peygamberimiz ayetlerden bir kısmını görür. Peygamberimiz vahyi alır ve ne şaşırır ne de şımarır, tahmin ettiği ALLAH’a kavuşur.

 

  Miraç olayının kaynak gösterildiği diğer ayet olan İsra Suresi 1. ayeti inceleyelim:

 

“Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.”

  Burada sadece elimizde Peygamberimizin Kabe’den neresi olduğu bilinmeyen bir yere gidişi var. Bu ayette başka ne yazıyor da, yazının başında anlattığımız miraç olayı ispatlanmış oluyor? Bütün bu hikaye, namazın farz edilişi, kılınışının öğretilişi ve daha neler neler bu ayette yazıyor da biz mi göremiyoruz?

 

  Bu ayette şunu belirtmeliyiz, “Aksa” uzak demektir. Dolayısıyla Mescid-i Aksa “Uzak mescid” anlamına gelmektedir. Bu kelime ile o dönem “Beyti Makdis” olarak bilinen Kudüs’deki Mescid-i Aksa’nın kastedilmesi söz konusu olmayıp, burada sadece Kabe’den uzak bir mescid kastedilmektedir.

 

  Şimdi sadece bir tahminden ibaret olan kendi yorumumuza gelelim:

 

  Alak Suresi, Peygamberimize indirilen ilk suredir. İlk vahyin “İkra” olması da fevkalade önemli olup, anlamı salat, hacc ve cihadın temelidir. Böylece Rabbimizin en büyük ayetlerinden bir kısmını oluşturmaktadır. Ve bu ilk surenin 9 ve 10. ayetinde Peygamberimizin kovulduğu öğrenilmektedir. Demek ki, o gün Peygamberimiz Mekkeli müşriklere çok farklı şeyler anlattı ki, oradan kovuldu. Tekrar ediyorum, bu olay gerçekleştiğinde, daha hiç vahiy inmemişti çünkü bu olayı ilk vahiyden öğreniyoruz. Hikayenin devamını İsra Suresinin 1. ayetiyle devam ettirirsek, Peygamberimiz Kabe’den, yani Mescid-i Haram’dan kovulduktan sonra, yanında bir bahçe olan uzak bir mescide gidiyor. Burası Hakkı Yılmaz’a göre, Taif yolu üzerinde, Cirane vadisinin yamacında eski bir mescittir. Bu uzak bir yerdeki mescid yorumu, Necm Suresindeki son sınır ağacındaki coğrafyaya da uygun düşmektedir.

 

    İşte bir gece İsra Suresinde belirtildiği gibi kendisine ayetlerinden bir kısmını göstermek, yani ilk vahyini bildirmek için ALLAH, salattan kovulan Peygamberimizi bu mescide getiriyor ve burada ona ilk vahyi indiriyor. Bunun üzerine Necm Suresi 17 ve 18. ayetler de belirtildiği üzere, Peygamberimiz ne şaşırdı, ne de şımardı ve ayetlerden bir kısmını, yani Alak Suresi’ni vahiy aldı.

 

  Asla, doğru olan budur demiyorum. Sadece Kuran’ı kaynak alarak yapılmış bir yorum olup, insanları düşünmeye ve araştırmaya sevk etmek içindir. Ancak böyle bir hikaye her halükarda yukarıdaki hikayeden çok daha Kuran’a, akla ve mantığa uygun düşmektedir.

 

   Burada hemen, “Kardeşim, hani Resulullah ilk vahyi Hira Mağarası’nda almıştı?” diye sorabilirsiniz. Peygamberimizin ilk vahyi bir mağarada aldığına dair Kuran’da bir bilgi yoktur. Bu bilgide hadis kaynaklı olup, hatta hadise göre Cebrail 3 kez oku demiştir. Demek ki Kuran yazılırken 2 si unutuldu. Bir mağarada ilk vahyini alan Muhammed değil, sözde peygamber Zerdüşt’tür. Peygamberimiz bir mağarada inzivaya çekilmiş midir bilmiyorum ama Zerdüşt, Sabalan Dağı’nda bir mağarada yıllarca inzivaya çekilmiştir. Hadisleri yazanların da Zerdüşt topraklarından çıkmış olması ve hadislerle birçok Zerdüşt uydurmasının İslam’a sokulması acaba bir tesadüf müdür? Ayrıca Hira Dağı’nın bu kadar kutsallaştırılması, çokça şahit olduğumuz, ham ve bayat Müslümanların “Yahudilerin Tur dağı var, bizimde Hira dağımız olsun” şeklindeki zihniyetinin bir sonucu olabilir mi?

 

 

       KADR 1. “Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik.”

   

     Dolayısıyla, bu vahyin, yani ilk vahyin indiği gece Kadir gecesine işaret eder. Miraç rivayetine dayanak gösterilen bütün bu ayetler, bizim yorumumuza göre Kadir gecesine isabet etmiş olur. Miraç olayı var mıdır, ne şekilde vardır bilmiyorum. Ama şunu çok iyi biliyorum ki, Kuran-ı Kerim’de kaynağı yoktur.

 

 


 

NAMAZIN ŞARTLARI

      Müslümanların yıllardır namaza verdikleri değer ortadadır. Namaz, İslam diyince insanların aklına gelen birkaç kavramdan biri olup, hatta koskoca İslam dini neredeyse namaza indirgenmiş durumdadır. Bu durum çok doğaldır çünkü namaz, insanların ellerini cebine götürtmeyen, çıkarlarına ters düşürtmeyen bedava bir ibadettir.

   Kuran’daki tazarrulu dua, hurafe ve bidatler eklenerek namaz adı altında tabulaştırıldıktan sonra, namazın farzları, şartları, kuralları, rükunları şeklinde bir sürü liste dayatıldı. Ancak ne hikmettir ki, bunların hiçbiri Kuran’da yoktur. Dolayısıyla ya birileri bazı emeller doğrultusunda hurafe ve bidat dolu bir namazı insanlara dayattı ya da sonsuz güç sahibi, zamandan münezzeh, her şeyin yaratıcısı ALLAH’ın bizlere gönderdiği kitap eksik…

YASİN 69. “Biz ona (Peygamber'e) şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allah'tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır.

ENAM 126. “Bu (din), Rabbinin dosdoğru yoludur. Biz, öğüt alacak bir kavim için âyetleri ayrıntılı olarak açıkladık.”

KEHF 54. “Hakikaten biz bu Kur'an'da insanlar için her türlü misali sayıp dökmüşüzdür.

    Namazın şekli, rekat sayıları, nasıl kılınacağı, kaza edilebilmesi, namazı bozan şeyler, namazda hangi sözlerin söyleneceği ve daha neler neler hiçbiri Kuran’da yoktur. İyi de, yukarıdaki ayetlerde ALLAH, Kuran’ın ayrıntılı bir kitap olduğunu söylüyor ama bunların hiç biri bu kitapta yok. Apaçık olduğunu söylüyor ama namazı anlamak için bile, 250 yıl sonra yazıya geçirilen hadislere muhtacız. Burada hiç mi sorgulanması gereken yerler göremediniz? Tamam kızmasınlar, sorgulamayalım. O halde şunu kabul etmiş oluruz; “ALLAH, yukarıdaki ayetlerde yalan söylüyor.” Ayrıntılı açıkladık diyor, fakat neredeyse hiç anlatmamış. Apaçık diyor, ama kap kapalı. Yalancı(!) bir ilah ile karşı karşıya mıyız? İşte, sorgulamadan kabul ettiğiniz şeylerin sonu nereye varıyor görüyor musunuz?

    ALLAH yalancı olmadığına göre, namaza da dil uzatamayacağımıza göre, kabul edebileceğimiz tek bir şey kaldı. O da; “Kuran eksiktir.”

    Namaz ile ilgili neredeyse her şey hadislere dayanır. Bir an için bu sözlerin gerçekten Peygamberimize ait olduğunu düşünelim. Peygamberimizin bu bilgileri bilmesinin, en azından bizlere farz diye dayatılanları bilmesinin tek yolu, ona ALLAH tarafından vahiy ile bildirilmesi değil midir? Peki, bütün vahiyler Kuran’da yazıyorsa, bu vahiyler nerede? Her halde yazılması unutuldu. Yani, Kuran eksiktir. Bunu ben demiyorum. Mantık süzgecinizden geçirmeden, sorgulamadan kabul eden sizler diyorsunuz. Sorgulamadan kabul ettiğiniz şeylerin sonu nereye varıyor bir kez daha gördünüz mü?

  Bir yol ayrımına girdik. Birinden birini seçmek zorundayız. Ya sadece Kuran’a sarılıp, uydurmaları bulup, sonra hepsini reddedeceğiz ya da uydurmaları kabul edip, doğrudan veya dolaylı olarak “Kuran eksiktir” diyeceğiz.

   Bu mantığı namaza uyguladığımız gibi şüphesiz ki bizlere din diye anlatılan her konuya da rahatlıkla uygulayabiliriz. Bu mantığı, konumuz olan namaz ile ilgili olarak biraz daha somutlaştıralım ve rekat kavramını ele alalım.

   Ne kadar ilginçtir ki, Kuran’da “Rekat” kelimesi geçmez. Ancak ALLAH tarafından hiç vahiy edilmemiş, Kuran’da hiç geçmeyen bu kelime ile ilgili Peygamberimiz tarafından söylendiği iddia edilen ve birbirleriyle de çelişen onlarca hadise rastlamaktayız. ALLAH tarafından elçisine bir kez bile söylenmemiş bir kelimeyi, aynı elçinin dini bir kavram olarak anlatması bile ne kadar mantıksızken, nasıl olur da aynı elçi, bu kavramı namazın şartı olarak söyleyebilir? Bu hadislerin Peygamberimize ait olduğuna inanmamızı nasıl beklersiniz?

  Hadislerde rekat sayılarına baktığımızda birbirinden farklı sayılar ile karşılaşmaktayız. Yıllar içinde ulema çıkıp, çorba haline getirilmiş bu konu hakkında oturup anlaşmış, kendilerince bazı sayıları kabul etmiş ve bugün insanlara ezberlettirilen sayı yığınları ortaya çıkarılmıştır: Yok şu vakit şu kadar ilk sünnet, şu kadar son sünnet, şu kadar vitir, şu kadar vaciptir.  Ve de insanları en aptal yerine koyanı yok şu vakit şu kadar rekat FARZdır. Hadi sünnetleri, vitirleri, vacipleri bu insanlara yutturdunuz, hangi yüzle şu kadar rekat farz dersiniz, hiç mi Kuran’ı okumadınız? Kuran’ın neresinde bilmem hangi vakti şu kadar rekat kılın yazıyor? Bu tarz uydurmalarınızı insanlar görmesin diye mi yıllarca insanlardan şeytanın bile aklına gelmeyecek yollarla Kuran’ı sakladınız?

  Hadi Peygamberimizin ALLAH’tan bir kez bile vahiy almadığı bir kavram ile ilgili hadisler söylemesini bir şekilde yedik, fakat bu kavramla ilgili FARZ diyerek sayılar belirtmesini kabul etmemiz için ya Kuran’ı hiç okumamamız ya da akılsız olmamız gerekir?  Farz, ALLAH’ın emri değil midir? ALLAH, emirlerini elçisine vahyederek bildirmemiş midir? Kuran, ALLAH’ın Resulullah’a vahyettiği bütün sözlerin toplanması değil midir? Dolayısıyla Peygamberimizin örneğin sabah namazının 2 rekat kılınması ALLAH’ın emridir, farzdır diyebilmesi için bunu ALLAH’tan vahiy almış olması ve dolayısıyla bunun Kuran’da yazması gerekmez miydi? İşte o zaman ya bu vahiy gerçekten Peygamberimize geldi ama Kuran’a eklenmedi, yani Kuran eksik ya da bu hadisler diğer birçoğu gibi uydurma…

  Tabi yıllardır Kuran’da olmayan yüzlerce şey farz, helal, haram olarak insanlara kabul ettirilip, tüm bunlar tabulaştırıldığı ve diğer birçok şeylerle de insanlar uyutulduğu ve uyuşturulduğu için, kimse de çıkıp aklını kullanıp, sorgulayıp bu kadar basit bir mantığı göremedi. Görenler de dillendirmeleri durumunda karşılaşacağı zulümleri bildiği için susmayı tercih etti.

  Rekat denen kavramın dinimizde hiçbir karşılığı yoktur, akla mantığa sığan bir tarafı da yoktur. Aynı şeyleri tekrar tekrar yapmak mantıksızlıktan öte saçmalıktır. Aynı şeyleri anlamsızca tekrarlamak ayindir. Ayinin ise dinimizde yeri yoktur. Müminler değil, putperestler ayin yapmakta, aynı hareketleri putlarının karşısında tekrar tekrar yaparak putlarına kulluk etmekteydiler. Rekat kavramı da namazı ayinleştirmekte, ALLAH’ı bir put yerine koymaktadır. Kuran’daki namazda da, yani tazarrulu duada da rekatın, yani aynı şeylerin anlamsızca tekrar edilmesinin yeri yoktur. Böyle bir şey dua ile bağdaşmaz. Müslüman duasını aklıyla, zihniyle, gönlüyle eder, bedeni ile mantıksızca aynı hareketleri tekrarlayarak değil.

   Kısacası duanın/namazın rekatı olmaz. Yani gelenekçi bakış açısıyla söylemek gerekirse namaz 1 rekattır. Bunu diyince birileri hemen paranoyalara kapılmakta namazın kısaltılmaya çalışıldığını, ardından namazın yok edilip dinin yıkılacağını söylemektedirler. Asıl onlar namazı yok ettiler. Onlara kalsa millet art arda 30-40 rekat namaz kılsa, 30-40 kere aynı şeyleri yapıp dursa bunun hiçbir saçma yönü olmayıp, sevap üstüne sevap kazandırır. Tazarru, yakarma, alçalma, yüceltme, teslim olma, bunları gerçekleştirmek ve bunun için konsantrasyonu sağlamak falan bunlar hiç önemli değil. Defalarca yat kalk, içinden robot gibi seriye bağlayıp Arapça bir şeyler oku, bunu eksiksiz yap, tamamdır Cennet’e girersin.

  Bugün insanlara dayattığınız 5-10 rekatlı namazlar namazı uzatmamakta tam tersi kısaltmaktadır. İnsanlar, bugün ki kalıplaştırılmış, bir standarda bağlanmış 4 rekat bir namazı istediği kadar yavaş kılsınlar en fazla 2-3 dakika sürmektedir. Yani asıl rekatlı namaz, namazı kısaltmaktadır. Ben istersem 5 dakika Rabbimin karşısında el pençe divan dururum, sonra istersem 10 dakika boynumu bükerek otururum ve sonra istersem 5 dakika yere kapanırım. İşte böyle bir namaz size göre 1 rekattır ama 20 dakika sürmüş olup, yaklaşık olarak sizin 30-40 rekatınıza denktir. Ayrıca kişi böyle bir namazda, kendisinden istenen zihni alçalma, ALLAH’ı yüceltme, tazarru, tesbih, teslimiyet kavramlarını, o anki ruh haline göre harmanlayarak namazını daha konsantre olarak kılar. Böylece konsantrasyon ve samimiyet açısından çok daha güzel bir şekilde eda edilmiş bu namaz, bize göre günümüzdeki sıfır konsantrasyonlu az samimiyetli 100 rekat namaza bedeldir.

  Emevilerle birlikte dinin her konusunda olduğu gibi namazda yozlaşmış ve namaza birçok hurafe ve bidat yüklenmiştir. Bize göre rekatta ya bir Emevi uydurması ya da başka dinlerden bir bidattir. Çünkü rekatın ne Kuran’da bir karşılığı vardır ne de akla mantığa uyan bir tarafı. Rekat namazı ayinleştirmekte, tamamen bir şekle indirgemekte ve konsantrasyonu da zorlaştırarak ortaya samimi olmayan namazlar çıkarmaktadır. Böylece asıl istenen zihni alçalma yaşanamamakta ve namazlar sadece görev bilinciyle yerine getirilmektedir.

  Rekat konusunda söylediklerimizi, Kuran’da olmayan “Namazın Şartları” ile ilgili diğer konular için de söyleyebiliriz.

  Örneğin, Namazın şartlarından denilerek söylenen “Avret yerlerini örtmek” de çok ilginçtir. Avret yerlerini ALLAH yaratmadı mı? Neyi, kimden saklıyoruz? Diyelim ki sakladık ve örttük, sonsuz güç sahibi, insanların aklının içindekini bile gören ALLAH, örtünün altındakini göremiyor mu? Biz bunları söyleyince insanlar ne yazık ki dediklerimizi çarpıtarak anlıyorlar. Sanki biz çırılçıplak namaz kılıyor veya kılmak istiyoruz. Merak etmeyin, böyle bir şart olmadığını söyleyince kimse de “Oh iyi o zaman çırılçıplak namaz kılayım” diyecek değil. Bizim anlatmak istediğimiz, ALLAH’ın söylemediği şeyleri, kendinizi ALLAH yerine koyup farz diye, şart diye söylememeniz gerektiğidir.

  Aynı mantıkları, kadınları ALLAH’ından ve İslam’dan uzaklaştıran “Baş örtme” veya “Hayızlı olmama” gibi şartlar için de rahatlıkla söyleyebiliriz.

 

 

  Bir diğer örnek olarak, namazın ille de belirli hareketlerle, belirli bir şekil ve sırayla kılınacağı Kuran’da yoktur. Yok şu hareketi yaparken, tam o sırada şu Arapça cümleyi söyleyeceksin gibi şeyler dua ile bağdaşmaz. İnsanlar o anki ruh hallerine göre nasıl içlerinden geliyorsa o şekilde dua etmeli, Rablerine yakarmalıdır. Böyle farzlaştırmaları, şartlaştırmaları, dayatmaları duyduğumda hep benim aklıma şu gelir. ALLAH, mahşerde dev bir ekran kuracak, futbol yorumlarında olduğu gibi, kulunun nasıl namaz kıldığına bakıp “Bak bu hareketi yanlış yapmışsın” veya “Tam şu hareketi yaparken şu sözü söyleyecektin, namazını kabul etmiyorum, yaz şu kadar günah” diyecek… Dolayısıyla aklıma yatmadığı için ben hiçbir zaman böyle şekil şartlarını kabul etmeyeceğim. Kişi nasıl içinden gelerek, samimi bir şekilde Rabbine yakarır, O’na dua eder ve O’nu yüceltirken kendini de zihnen alçaltırsa bu, benim düşüncelerime göre namazdır.

  Namazın belirli bir şeklinin olmaması, Kuran’da namazın kaza edilebileceğinin söylenmemesiyle de bağdaşır. Eğer namazın belirli bir şekli olsaydı, bunun doğal bir sonucu olarak insanların bu namazı istemeyerek kaçırma olasılıkları doğar ve de bu sebeple onlara kaza edebilme hakkının tanınması gerekirdi. Namazın belirli bir şeklinin olmamasından ve bedeni bir kavram değil, zihni bir kavram olmasından dolayı, aklı yerinde olduğu sürece bir insan her hal ve koşulda namazını eda edebilir.

 

  Bir insan namazı ancak kasten kaçırabilir. Böyle bir durumda da yapabileceği tek şey ALLAH’tan af dilemektir. Yani elli yaşına gelip, yirmi yaşında kılmadığı namazları kılma gibi bir imkanı yoktur. Böyle bir şey zaten namazın, günlük olarak fayda elde edilmesi beklenen bir görev olmasından uzak, saçma ve komik bir harekettir.

 

   Namazın belirli bir şeklinin olmadığı ve bedeni değil, zihni bir kavram olduğuna dair görüşlere karşı savunulan iddia ise, namazın Cebrail tarafından öğretildiği veya Peygamberimize Miraç’ta öğretildiğidir. İslam akıl dinidir. Kuran yüzlerce ayetinde aklı kullanmayı, düşünmeyi, sorgulamayı, tefekkür etmeyi öğütler ve hatta bunları yapmayanları lanetler. Kimse bizim böyle çocuksu masalları, mitolojik hikayeleri kabul etmemizi beklemesin. Velev ki sizin dediğiniz doğru ve bir melek geldi, Peygamberimize namazın nasıl kılınacağını öğretti diyelim. Namaz konusunda hadis kitaplarındaki onlarca çelişkinin, mezhepler arasındaki onlarca farklılığın, tüm bu ihtilaf ve tartışmaların doğacağını ALLAH bilemedi mi? Zamandan münezzeh olan ve bunların olacağını bilen ALLAH, meleği ile Peygamberine öğrettiğini, bir iki ayetle kitabına yerleştirmeye üşendi(!) ve bunca kargaşanın doğmasına göz mü yumdu? İşte tefekkür ettiğinizde, söylenenlerin sonunun dolaylı olarak ALLAH’a küfre ve Kuran’ı değersizleştirmeye sebebiyet verdiğini göreceksiniz.

  Namaz, kulun ALLAH huzurundaki en samimi, en duygusal ve en aciz halidir. Namaz, kulun her şeyi bir kenara bırakıp, ALLAH ile baş başa kaldığı zamandır. Namaz, tamamen kul ile ALLAH arasındaki özel bir ilişkidir. Bu özel ilişkide hiçbir 3. varlığın yönlendirmesi söz konusu olamaz. Dolayısıyla kul, o anki ruh haline göre nasıl, ne şekilde, ne kadar namaz kılmak istiyorsa, öyle namaz kılar. Kimse ortaya atılıp da GARDİYANLIK yapamaz. ALLAH ile kul arasına girip “Sen Rabbinle tam olarak şu zaman, şu kadar görüşebilirsin” veya “Sen Rabbinin huzurunda şu şekilde duracaksın, şöyle namaz kılacaksın, elini şuraya koyacaksın, başını buraya çevireceksin, şu hareketi yaparken içinden de bunu okuyacaksın” diyemez. Duayla/namazla ilgili çoğu konu, kulun özgür iradesine bırakılmış olup, kul ile ALLAH arasındadır.

 

 


 

KIBLE

  Kuran’daki tazarrulu dua ile salat kavramı namazlaştırıldıktan sonra, ulema tarafından namaza olmazsa olmaz bazı şartlar yüklenmiştir. Bu şekil şartlarından biri de kıbledir.

   Kuran’da Bakara 142-150 ayetleri arasında bahsedilen kıble, her ne kadar bu 9 ayetlik bölümde dua, salat, namaz gibi kelimeler hiç geçmemesine rağmen, namazda herkesin döneceği yön olarak anlaşılmıştır. Uydurma rivayetlerle de bu yorum insanlara zorla kabul ettirilmiştir. Bu ayet grubunda dua, salat veya namaz kelimeleri geçmemesine rağmen, mealciler işin kolayına kaçmış ve resmen kendilerini ALLAH yerine koyarak, bir parantez açıp bu kelimeleri ekleyivermişlerdir. Yaptıkları cahilliğin fakında da değillerdir. ALLAH, bu kavramlardan birini söylemeyi unuttu(!) ve Peygamberimiz de bu eksikliği fark etmedi ya da fark etti ama kendisi de eklemeyi unuttu veya ALLAH’ın unuttuğunu(!) eklemekten korktu da mı bu 9 ayetten birinde dahi bu kavramlardan biri geçmiyor? O zaman ALLAH sizden razı olsun, ALLAH parantezlerinize zeval vermesin… Siz parantez açarak bu kavramları ekleyince, aklınızca dini de, namazı da kurtardınız değil mi?

  Diyelim ki sizler haklısınız… ALLAH’a aşk ile yönelmiş bir insan yaratıcısına dua ederken, hatta ona ağlaya ağlaya yakarırken, kul ile ALLAH arasına girip, “Kardeşim, ille de şu yana döneceksin!” demenin mantığı nedir? Daha da ileri gidip, ALLAH’ı zalim bir ilah yerine koyarak “Şu tarafa doğru kılmazsan bütün namazların yanar, hiçbiri kabul olmaz!” dediğiniz de, kendinizi ALLAH’ın yerine koymuş olmuyor musunuz? ALLAH, o içten duaları, aciz yakarışları sırf bir şekil eksikliğinden dolayı yok sayıp, çöpe mi atar?

  Bakara Suresindeki 9 ayette belirtilen kıble; dua, salat veya namaz ile ilgili değildir. Kıblenin ne olduğunun anlaşılması için başta Bakara Suresi’nin geneline vakıf olmak gerekir. İnsanlar, cımbızla ayet seçip anlamaya ve yorumlamaya kalktığı için bu tür yanlışlar doğmaktadır. Ancak Muhammed Abduh’un dediği gibi, Kuran kendi kendisini tevsir ettiğinden, Kuran’ı anlamak için, geneline vakıf olmalı ve sistematik yorumlar yapmalıyız.

   Kıblenin ne olduğunu anlamak için Bakara Suresi’nin geneline vakıf olmanın yanı sıra çok az da tarihi bilgiye sahip olmamız gerekir. Kuran, nüzul sırasıyla, yani indiriliş sırasına göre anlaşılmaya çalışılmadığı için, resmi yerleştirilişte 2. sırada yer alan Bakara Suresi ile ne zaman, neden, kime, ne anlatıldığı idrak edilememektedir.

  Bakara Suresi, Kuran’da 87. sırada inen bir suredir. İndirildiği zaman, Müslümanların Medine’ye daha yeni hicret ettiği bir dönemdir.

     Müslümanlar, Medine’ye davet edildiklerinde, bu daveti büyük bir mutlulukla karşılamışlardı. Çünkü Medine nüfusunun yarısını, Müslümanlığı kabul eden, sonrasında Peygamberimizce “Ensar” olarak nitelendirilen Arap halkı; diğer yarısını da, kendileri gibi aynı ALLAH’a inanan, Müminlerinde peygamberi Musa’yı nebi kabul eden, ehli kitap Yahudi halkı oluşturuyordu. Bu sebeple Müslümanlar, büyük bir mutluluğun yanı sıra, artık güvende olacakları inancıyla da hicret ediyorlardı. Artık rahat edeceklerine inanıyor, Ensardan da, Yahudilerden de bir kötülük beklemiyorlardı. Özellikle de ehli kitap Yahudilerle birlikte yaşayacak olmaları, onlara ayrı bir huzur veriyordu.

  Bakara Suresi’nden kısa süre önce inen Ankebut Suresi’nde de ALLAH, yeni hicret etmiş olan Müslümanlara, Yahudilere karşı diyalog yoluyla güzel bir şekilde iletişime geçmelerini buyurmuştu:

ANKEBUT 46. Kendilerinden, zulmedenler hariç, Kitap ehli ile ancak en güzel bir yolla tartışın ve deyin ki: "Biz, bize indirilene ve size indirilene inandık. Bizim ilâhımız ve sizin ilâhınız birdir. Biz, sadece ona teslim olmuş kimseleriz."

47. Ve işte böylece Biz, sana Kitab'ı indirdik de, kendilerine Kitap verdiklerimiz ona inanıyorlar. Ve bunlardan [ehlikitap'ın dışındakilerden; Araplardan] da ona inananlar vardır. Ve Bizim âyetlerimizi, ancak, kafirler bile bile inkar ederler.

48. Ve sen bundan evvel herhangi bir kitaptan okumuyordun; sen onu [Kur'ân'ı] sağ elinle de [kendinden; bilginle, birikiminle] yazmıyorsun. Eğer böyle olsaydı bâtılcılar [bâtıla inananlar] mutlaka kuşku duyacaklardı.

49. Bilakis o [Kur'ân], kendilerine ilim verilenlerin sinelerinde apaçık âyetlerdir. Bizim âyetlerimizi de ancak zâlimler bile bile inkar ederler.”

   Henüz Yahudiler açısından bir zulmani tavırla karşılaşmayan Müslümanlar da, bu ayet doğrultusunda Yahudilerle barışçıl ve güven temeli üzerinde bir YOL ile iletişim kurmuşlardır.

      Müslümanlar, hicretin ilk zamanlarında Yahudiler ile çok içten diyaloglar kurmuştur. Onlara dinleri ve yaşam biçimleri ile ilgili herhangi bir zorlamada zaten bulunmayacakları gibi, onlarla sıkı anlaşmalar da kurmuşlardır. Medine Anlaşması bunların ilkidir. Bu anlaşmadaki maddeler o derece özgürlükçüdür ki, bu anlaşma ileriki çağlarda İnsan Hakları Hukuku’nun gelişimine dahi katkı sağlamıştır. Kısa bir süre Müslümanlar ile Yahudiler dostane bir şekilde Medine’de birlikte yaşamışlardır.

   Aradaki anlaşmalar sebebiyle Müslümanlar, Mekkeli müşriklere karşı kendilerini güven içinde hissederlerken, Yahudilerin içerisinde münafıklık, zalimlik ve kafirlikte başı çekenler, anlaşmaları ihlal etmeye başladılar. Kendileri, anlaşmanın her türlü nimetlerinden faydalanmalarına karşı, Müslümanlar için en ufak bir fedakarlıkta bulunmadılar. Aksine Ebu Cehil ile mektuplaşıp, ikili oynadılar. Hatta bazı rivayetlere göre Peygamberimize karşı suikast girişimi hazırladır. Bazı rivayetlere göre ise, Müslümanları Medine’den kovmanın yollarını aradılar.

  Bilebile inkar etmelerinin sebeplerinin hepsi dünyevi sebeplerdi. Yahudiler, Medine ekonomisini elinde bulunduruyordu. Müslümanların her geçen gün güçlendiğini görmek, onlarda, ellerindeki gücü kaybedecekleri korkusunu doğurdu. Onlar altın buzağıya (mala mülke) tapan, “ALLAH fakir, biz zengin” diyen (Ali İmran 181), kendilerini torpilli gören (Bakara 111, Maide 18), kıskançlıklarından ötürü dinde ayrılığa düşen (Bakara 213) bir ümmetti. Yahudiler, Peygamberimizin kendileri üzerinde yönetici olacağı ve servetlerine el koyacağı korkusuna kapıldı. Sonunda, Medine Yahudilerinin dünyevi arzularında doğan bu korku onları, Peygamberimizin sırtından vurmaya itti. 

  Özetle Medine’deki Yahudiler, Kuran’a inanmalarına rağmen, Ankebut Suresi’nden gösterdiğimiz ayetlerde ALLAH’ın işaret ettiği gibi, dünyevi sebeplerle bilebile ayetleri inkar etmeye başladılar. Ancak Müslümanlar buna hazırlıklıydı. Çünkü Yahudilere karşı barışçıl ve güven temeli üzerine kurulu bu YOL, Ankebut 46’da zalimler hariç tutularak ve Nahl 127’de tuzak kurabilecekleri önceden söylenerek, Müslümanlara gösterilmiştir.

  Bu tarihi bilgileri paylaştıktan sonra Bakara Suresi’ne geçebiliriz. Bakara Suresi’nin önemli bir kısmı, özellikle kıbleden bahsedilen 142. ayete kadar, Medine’deki Yahudi zalimlere ve münafıklara karşı sitemden oluşur. Bunun sebebi de, yukarıda anlattıklarımızdan da anlaşılacağı üzere, bir etme bulma halinden başka bir şey değildir. Yahudiler, ikiyüzlü, çıkarcı ve güvenilmez tavırlarının sonucunda ALLAH’ın öfkesine muhatap olmuşlardır.

   Bakara Suresi, 2.ayetinde belirtildiği üzere Kuran’ın yol gösterici olduğu bilgisi verilerek başlar. 4. ayetinde müttakilerin, Kuran’a ve Kuran’dan önceki kitaplara iman edenler olduğunu söyler. 8-20 ayetleri arasında münafıklara karşı sitemler sıralanır. Bu münafıklar hem Ensardan, hem de Yahudiler’den Müslümanların yüzüne inandık diyip, arkalarını döndüklerinde 9. ayette de belirtildiği üzere Müminleri aldatan ikiyüzlülerdir. Onlar bozguncuların ta kendileridir:

BAKARA 11,12. “Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, "Biz ancak ıslah edicileriz" derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.”

   Kimlerin bozguncuların ta kendileri olduğunun sağlamasını da yapalım:

MAİDE 64. “Yahudiler, Allah'ın eli bağlıdır (sıkdır), dediler. Hay dedikleri yüzünden elleri bağlanası ve lânet olasılar! Bilâkis, Allah'ın elleri açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun ki sana Rabbinden indirilen, onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü arttırır. Aralarına, kıyamete kadar (sürecek) düşmanlık ve kin soktuk. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa (fitneyi uyandırmışlarsa) Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar; Allah ise bozguncuları sevmez.

   Onlar sefihlerin (orjinalinde süfehaü) ta kendileridir. Lütfen bu kelimeyi aklımızda tutalım, birazdan tekrar karşılaşacağız.

BAKARA 13. “Onlara: İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiği vakit "Biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!" derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler (veya bilmezlikten gelirler).”

  Yahudilerin, Bakara 14’te Mekkeli müşriklerle işbirliği yaptığı da bildiriliyor. 27’de ise, Peygamberimiz ile yaptıkları anlaşmalardan dönmeleri kastedilerek, onların sözlerinde, ahitlerin, anlaşmalarında durmayan günahkarlar olduğu söyleniyor.

   ALLAH, Bakara 40 ile Yahudilere karşı uyarılarını sıralamaya başlıyor:

BAKARA 41, 42. “Elinizdekini (Tevrat'ın aslını) tasdik edici olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin. Sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden (benim azabımdan) korkun. Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.”

   ALLAH Bakara 47’de, Yahudilere zamanında bolca nimet verdiğini söyleyip, 49’dan itibaren onlara geçmişi hatırlatarak nankörlük etmemeleri gerektiğini anlatmak istiyor. 62-64 arasında yine de rahmetinin sonsuz olduğu, salih ameller işleyenleri mükafatlandıracağını söylüyor ve müteakibinde geçmişle ilgili hatırlatmalara devam ediyor. 74’te ise tüm bu iyilikleri unuttuklarını ve yine kötülüğe bulaştıkları belirtiliyor. Ardından da, Yahudilere karşı hep iyi niyetli, sevgi ve güven temeli üzerine bir YOL takip edip anlaşmalar ile de bu şekilde bir POLİTİKA izleyen Müslümanlara soruyor:

BAKARA 75. “Şimdi (ey müminler!) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysaki onlardan bir zümre, Allah'ın kelâmını işitirler de iyice anladıktan sonra, bilebile onu tahrif ederlerdi.”

   Devamında Yahudilerin münafıklıkları anlatılır. Sonrasında Bakara 83 ve 84. ayette ise, onların her zaman sözlerinden, ahitlerinden, anlaşmalarından döndüğü bahsedilir. Tarihi bilgilerimizden Yahudilerin, Müşriklere karşı savaşmaya giderken nasıl da Müslümanları yalnız bıraktığını biliyoruz.(Haşr 11,12)  Onlar birlikte savaşmak için söz verir, savaş çıkınca da sözlerine uymayıp geri dönüp kaçarlar(Bakara 246). Çünkü onlar çıkarlarına göre hareket ederler. Çıkarlarından ötürü Bakara 85’te de bahsedildiği üzere, Kitap’ın çıkarlarına uyan kısmına uyup, aykırı olan kısmına uymazlar. Zamanında çıkarları uğruna İsa’yı öldürdüler (Bakara 87). Altın buzağıyı, yani serveti, malı, mülkü tanrı edinip, kalpleri para sevgisi ile doldu(Bakara 92,93). Onlar, geçmişte yaptıkları antlaşmalara uymadılar ki, Müslümanlarla yaptıkları antlaşmaya uysunlar:

BAKARA 100. “Ne zaman onlar bir antlaşma yaptılarsa, yine kendilerinden bir gurup onu bozmadı mı? Zaten onların çoğu iman etmez.”

     Müslümanlar, kendileri ile aynı ALLAH’a inanan, kendilerininde peygamberi olan Musa’yı nebi kabul eden, İbrahimi bir din yaşayan Yahudiler için hep hayır istemiş ve bu YÖNDE hareket etmiş, onlara karşı bu bilinçle POLİTİKALAR üretmiş olsalar da, onlar aynı DURUŞ da değildiler. ALLAH ise hayrı, doğru yolu dilediğine ihsan eder.

BAKARA 105. “(Ey müminler!) Ehl-i Kitaptan kâfirler ve putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Halbuki Allah rahmetini dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.”

  Yahudilerin küfrüne, çıkarcı politikalarına karşı, Müslümanlar bir süre daha affedici, bağışlayıcı politikalarına devam ettiler. Ama ALLAH’tan bu politikayı değiştirmelerine yönelik emrin gelmesine az kalmıştı:

BAKARA 109. “Ehl-i kitaptan çoğu, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü, sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek istediler. Yine de siz, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedip bağışlayın. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”

  Devamında, Ehli kitabın nasıl da kendilerini doğru yol üzerinde gördüklerinden bahsediliyor. 113’te hepsinin, kendi öğretilerini doğru, diğer herkesinkini yanlış gördüğü anlatılıyor. Hatta hepsinin daha da ileri gidip, bugün bazı Müslümanların aynı hataya düştüğü gibi, yalnız kendilerinin cennete gideceğini söyledikleri belirtiliyor. ALLAH 112’de buna cevap olarak, hangi çatının altında olduğunun önemi olmaksızın, kim muhsin olarak yüzünü ALLAH’a dönerse, onun ödüllendirileceğini söylüyor. Yeter ki, yüzümüzü onun yüzüne dönelim. Onun yüzü, ne Yahudilik, ne Hristiyanlık ve hatta ne de bugün ki Müslümanlık çatısı altındadır. Onun yüzü her yerdedir. Yüzümüzü onun yüzüne dönmek, yani sonsuz bir güce yönelip ona teslim olup (Ki Müslüman kelimesi özel isim olmayıp, teslim olan demektir) iyi insanlar olmak, o ya da bu çatı altına girmekle olmaz. Çünkü ALLAH, hiçbir grubun tapusunda değildir! ALLAH, her yerdedir. Nerede olursak olalım, hangi çatı altında olursak olalım, ALLAH’a yönelerek ona teslim olmamız ve kötülüklerden arınıp, iyiliklerde yarışmamız mümkün olduğu için, adımız ne olursa olsun onun istediği gibi kullar olabiliriz.

  115’teki “Doğu da ALLAH’ındır batı da” sözüyle ne anlatılmak istendiğini inceleyelim. İlk akla gelen, bu ifadenin, insan da dahil olmak üzere iyi kötü, canlı cansız her şeyin onun mülkü olduğu anlamında bir deyimsel ifade olduğudur. Bilinmelidir ki, insan da ALLAH’ın mülkünün bir parçasıdır(Maide 18). Bana göre, burada doğu ile Hristiyanlar, batı ile de Yahudiler kastedilmiştir. İlk bakışta garipseyebileceğiniz bu görüşümün ipucunu da yine Kuran’dan almaktayım. Boşuna “Kuran kendi kendisini tevsir eder” dememekteyiz.

KASAS 43,44. “Andolsun biz, ilk nesilleri yok ettikten sonra Musa'ya, -düşünüp öğüt alsınlar diye- insanlar için apaçık deliller, hidayet rehberi ve rahmet olarak o Kitab'ı (Tevrat'ı) vermişizdir. (Resûlüm!) Musa'ya emrimizi vahyettiğimiz sırada, sen BATI YÖNÜNDE bulunmuyordun ve (o hadiseyi) görenlerden de değildin.”

MERYEM 16. “(Resûlüm! ) Kitap'ta Meryem'i de an. Hani o, ailesinden ayrılarak DOĞU YÖNÜNDE bir yere çekilmişti.”

  Bakara 175 ve 176’da Yahudilerin doğru yol karşılığında sapıklığı seçip Kitap’ta ayrılığa düştükleri söyleniyor. Devamını, yani Bakara 177’yi inceleyelim:

BAKARA 177. “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, salatı ikame eder, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!”

  Bu ayetteki ilk cümleden anlatılmak istenen bana göre; iyilik, yani ALLAH’ın istediği, kulun Hristiyanlık ya da Yahudilik çatısı altına girmesi, onların öğretilerine yönelmesi veya onların yolundan gitmesi demek değildir. Çünkü adının ne olduğu, hangi çatı altında olduğun önemli değildir. Önemli olan o kulun yaptıklarıdır ki, bunlar ayetin devamında örnek olarak sayılmıştır. 

  Kaldığımız yerden Bakara 115’ten devam edelim:

BAKARA 115. “Doğu da Allah'ındır batı da. Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır. Şüphesiz Allah'(ın rahmeti ve nimeti) geniştir, O her şeyi bilendir.”

  Her şey ALLAH’ a aittir ki, Yahudiler, Hıristiyanlar ve onların iyi ya da kötü bütün yolları da evleviyetle ona aittir. Demin dediğimiz gibi hangisinin çatısı altında olursak olalım ona teslim olup, iyilikler yaparsak onun rahmetini görürüz.

  Bakara 116’da Hıristiyanların büyük bir şirke sebebiyet veren yanlış inancından bahsedilir. 118’de “Kalpleri nasıl da birbirine benzedi” denilerek, Hıristiyan ve Yahudilerin, birbirine benzeyen yanlışlar yaptıkları belirtilir. Maide 51’i de hatırlatmak gerekir ki, Maide 51’de de, onların zalimlikte birbirlerinin dostu olduğu, eğer onların zalimliklerine uyarlarsa Müslümanların da zalim olacağı söylenir.

   Ve 120’de, Ehli Kitap’ın ortak yanlışlarından yüz çevirip, yüzünü yalnızca ALLAH’a dönen Müslümanlara, Yahudi ve Hıristiyanların asla razı olmayacakları hatırlatılır. Devamında ise Müslümanlara, onlara ve onların yollarına uymamaları tembih edilir:

BAKARA 120. “Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, ant olsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.”

  124 ile birlikte İbrahim’den bahsedilmeye başlanır. 124’te, İbrahim’in önder yapıldığı, bunun üzerine İbrahim’in de, soyundan da önderler gelmesini Rabbinden dilediği söylenir. Biliyoruz ki, bütün peygamberler İbrahim’in soyundan gelmektedir. 125’te İbrahim’in Müslümanlığın ilk açılan okulu Mescidi Haram’ı yapması, burada onun makamının yani başlattığı öğretinin bulunduğu ve buradan eğitim alıp bu öğretiyi dünyaya yayacak öğrenciler için buradaki öğretinin bozulmaması, temiz tutulması gerektiği anlatılmak istenir. (Hac bölümünde bu konuyu daha ayrıntılı işlemeye çalıştık.) 129’da ise İbrahim, başlattığı yolu tamamlaması için resmen ALLAH’tan Muhammed’i göndermesini diler:

BAKARA 129. “Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin.”

  Biraz araştıran herkes rahatlıkla şunu söyleyebilir ki, Müslümanlığın temelini İbrahim atmıştır. Sonrasında gelen peygamberler ise, bu temel üzerine katlar çıkmış, Müslümanlığı tamamlamaya yardımcı olmuştur. Ve son peygamber Muhammed’de, İbrahim’in başlattığı bu yolu tamamlamıştır. Onun temelini attığı inşaatı, bir tuğla bile eksik kalmayacak şekilde bitirmiştir. Bu sebeple Muhammed son peygamberdir. Çünkü artık söylenmesi gereken bir söz kalmamış, tüm sözler söylenmiştir. Din tamamlanmıştır.

  İbrahim’in başlattığı bu yol, hanif Müslümanlık yoludur. Bütün peygamberler, Tevhid ve iyilik temelli bu yolda, aynı istikamette yürümüşlerdir. Yahudilik de, Hıristiyanlık da İbrahim’in temelini attığı hanif Müslümanlık üzerinedir. Ancak Yahudiler de, Hıristiyanlar da, temellerinin ne olduğunu unutmuş, temellerinden, hanif Müslümanlıktan saparak kendilerine bambaşka yollar çizmişlerdir.

  Kısacası onlar İbrahim’den yüz çevirdiler. Bunun üzerine Peygamberimize, onlara uymaması, onların yolundan gitmemesi, yüzünü İbrahim’in temelini attığı dine dönmesi emredildi:

BAKARA 130-133. “İbrahim'in dininden kendini bilmezlerden başka kim yüz çevirir? Andolsun ki, biz onu dünyada (elçi) seçtik, şüphesiz o ahirette de iyilerdendir. Çünkü Rabbi ona: Müslüman ol, demiş, o da: Alemlerin Rabbine boyun eğdim, demişti. Bunu İbrahim de kendi oğullarına vasiyet etti, Yakub da: Oğullarım! Allah sizin için bu dini (İslâm'ı) seçti. O halde sadece müslümanlar olarak ölünüz (dedi). Yoksa Ya'kub'a ölüm geldiği zaman siz orada mı idiniz? O zaman (Ya'kub) oğullarına: Benden sonra kime kulluk edeceksiniz? demişti. Onlar: Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan tek Allah'a kulluk edeceğiz; biz ancak O'na teslim olmuşuzdur, dediler.”

BAKARA 135-140. “(Yahudiler ve Hıristiyanlar Müslümanlara:) Yahudi ya da hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız, dediler. De ki: Hayır! Biz, hanîf olan İbrahim'in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi. "Biz, Allah'a ve bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve esbâta indirilene, Musa ve İsa'ya verilenlerle Rableri tarafından diğer peygamberlere verilenlere, onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah'a teslim olduk" deyin. Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar; dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşmüş olurlar. Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir, bilendir. Allah'ın rengiyle boyandık. Allah'tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O'na kulluk ederiz (deyin). De ki: Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olduğu halde, O'nun hakkında bizimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O'na gönülden bağlananlarız. Yoksa siz, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve esbâtın Yahudi, yahut Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah tarafından kendisine (bildirilmiş) bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.”

   Bu ayetin inmesinden yıllar önce aynı temel, yani İbrahim’in ortaya koyduğu hanif Müslümanlık öğretisi, Mekkeli müşriklere karşı da gösterilmişti:

YUNUS 104, 105. De ki: "Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz, (bilin ki) ben Allah'ı bırakıp da sizin taptıklarınıza tapmam, fakat ancak sizi öldürecek olan Allah'a kulluk ederim. Bana müminlerden olmam emrolundu. Ve (bana) hanif olarak yüzünü dine çevir; sakın müşriklerden olma, diye (emredildi)."”

ENAM 74-80. “İbrahim, babası Âzer'e: Birtakım putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum, demişti. Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk. Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü, Rabbim budur, dedi. Yıldız batınca, batanları sevmem, dedi. Ay'ı doğarken görünce, Rabbim budur, dedi. O da batınca, Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yoldan sapan topluluklardan olurum, dedi. Güneşi doğarken görünce de, Rabbim budur, zira bu daha büyük, dedi. O da batınca, dedi ki: Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Ben hanîf olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim. Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Ancak, Rabbim'in bir şey dilemesi hariç. Rabbimin ilmi herşeyi kuşatmıştır. Hâla ibret almıyor musunuz?”

ENAM 161. “De ki: Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, hanif İbrahim'in dinine iletti. O, ortak koşanlardan değildi.”

Rum 30. “O halde sen yüzünü, bir hanîf olarak dine, Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah'ın yaratışında değiştirme olamaz. Doğru ve eskimez din işte budur. Fakat insanların çokları bilmiyorlar.”

  Ve bir diğer ayette, Bakara Suresi’ne yakın zamanlarda 70. sırada inen Nahl Suresi’nde, hem İbrahim’in temelini attığı bu yol gösteriliyor hem de en başta verdiğimiz Ankebut 46’daki gibi, hicret edecek Müslümanlara, Yahudilerle en güzel yolla iletişime geçmeleri emri veriliyor:

NAHL 120-128. “Şu da kuşkusuz ki, İbrahim başlı başına bir ümmet idi; bir hanîf olarak Allah'ın önünde eğiliyordu, müşriklerden değildi. O'nun nimetlerine şükrediyordu. Allah onu seçip yüceltti ve dosdoğru bir yola kılavuzladı. Dünyada ona güzellik verdik, âhirette de o mutlaka barışsever iyiler arasında yer alacaktır. Daha sonra sana şunu vahyettik: Bir hanîf olarak İbrahim'in milletine uy! O, müşriklerden değildi. Cumartesi tatili, sadece onda ihtilaf edenlere farz kılındı. Rabbin, tartışmakta oldukları şey hakkında, onlar arasında kıyamet günü hüküm verecektir. Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et ve onlarla, en güzel olan neyse o yolla mücadele et. Şüphe yok ki Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. Ve O, gerçeğe kılavuzlananları da en iyi bilendir. Eğer ceza ile karşılık verecekseniz, ancak size yapılan kötülüğün türü ve miktarı ile karşılık verin. Eğer sabrederseniz, elbette ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır. Sabret! Senin sabrın da Allah'ın yardımıyladır. Onlar için tasalanma! Kurmakta oldukları tuzaklar yüzünden de telaşlanma! Hiç kuşkusuz, Allah, sakınanlar ve güzel düşünüp güzel iş yapanlarla beraberdir.”

  Ayrıca Bakara Suresi’nden önce inen tüm bu ayetlerde kullanılan ifadelere dikkat edilmelidir. İki şey bizim dikkatimizi çekiyor. İlki şu ki; ALLAH, kullarına hanif Müslümanlığa yönelmeyi emrederken ifadelerini “Yüzünüzü bu yola çevirin” şeklinde kuruyor. İkinci tipik ifade de, bu yolun hep “Doğru yol” olarak tekrarlanması ihtiyacı hissediliyor. Bunu şundan söylüyorum, gösterdiğimiz ayetlerde hep aynı ve benzer ifadelerin kullanılması, konu bütünlüğünün sağlandığını gösterir.

  Bakara Suresi’ne dönüyoruz ve artık kaldığımız yer, kıble ile ilgili ayetlerin başladığı yer.

   Artık ALLAH Müslümanlara, İbrahim’in yolundan sapan Yahudilere karşı, bu zamana kadar olduğu gibi iyi niyetli, güzel bir yol, güven temeli üzerine bir politika izlememelerini emrediyor. Onların yolunun İbrahim’in yolu olmadığını, dolayısıyla onlara uymamayı, onların yolundan gitmemeyi, İbrahim’in attığı temel doğrultusunda, hanif Müslümanlık hedefi üzerinde yürümeye devam etmelerini emrediyor:

BAKARA 142. “İnsanlardan bir kısım sefihler [orijinali süfehaü] (beyinsizler): Bulundukları kıblelerinden onları çeviren nedir? diyecekler. De ki: Doğu da batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir.”

   Yazının başında sefihlerin kim olduğunu söylemiştik. Bu ayette Yahudilerin, Müslümanların kendileriyle kurdukları iyiniyet ve güven üzerine kurulu yolu, duruşu ve bu yöndeki politikalarını neden değiştirdiğini sorgulayacağı söyleniyor. Yahudiler de, Hristiyanlar da, Müslümanlar da ALLAH’ın kuludur, hatta onun mülküdür. Fakat ALLAH bunlardan dilediğinin yolunu değiştirir, dilediğini doğru yola iletir.

BAKARA 143. “Ve işte böyle Biz, siz, insanlar üzerine şahitler olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun diye sizi hayırlı bir ümmet kıldık. Üzerinde olduğun bu kıbleyi kılmamız da yalnızca; Elçilere uyan kimseleri, iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayıralım diyedir. Bu [tespit ettiğimiz kıble], elbette, Allah'ın hidayet ettiği kimselerin dışındakilere çok büyüktür. Ve Allah imanınızı asla zayi edecek değildir. Hiç şüphesiz Allah, bütün insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir.”

     Hristiyanların da, Yahudilerin de kendi uydurdukları bozuk yol, doğru yol değildir. Doğru yol, hanif Müslümanlık yoludur. Peygamberimizin bu yolu, çevresindeki ümmete gösterdiğine Peygamberimizin kendisi; bu ümmetin bu yolu, çevresindeki ümmetlere gösterip, göstermediğine ise ümmetin kendisi şahit tutulacaktır. Bu yol, her halükarda sadece bir imtihandır. Hangi ümmet bu doğru yola sapacak, kim dönüp kaçacak görülecektir.

  Yanlış yol, çıkarcı insanlara her zaman cazip gelirken, ALLAH’ın hidayet ettiği kullar hemen kendilerini, tespit edilen bu doğru yola sevk ederler. Ancak yinede, yanlış yolda ısrarla yürümeye devam edenlerin, tebliğ alıncaya kadarki gösterdikleri imanı ya da yanlış yoldayken dahi gerçekleştirdiği salih amelleri, ALLAH zayi edecek değildir. Çünkü ALLAH, insanlara karşı çok şefkatli ve merhametlidir. Dolayısıyla Medineli Yahudilerden Peygamberimizin tebliğ ettiği doğru yola bilebile girmeyenlerin, Peygamberimizin tebliğinden önce gösterdiği “kendilerince doğru” iman ve sonrasında dahi gerçekleştirecekleri salih ameller zayi edilecek değildir.

BAKARA 144. “(Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de nerede olursanız olun, yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.”

  Yahudilerin ikiyüzlülüğünü ve yanlış yolunu gören Peygamberimiz artık Rabbinden, onlara karşı politikalarını değiştirmelerine yönelik bir emir bekliyor. Bu ayet ile artık, hanif Müslümanlık temelinden kopan Yahudilere karşı Peygamberimizin, Yahudilerden yüz çevirip, yalnızca hanif Müslümanlık hedefine, yoluna kilitlenmesi emrediliyor. Burada Mescid-i Haram’dan kastedilen, dört duvar değil, İbrahim’in temellerini attığı hanif Müslümanlık yoludur. İşte, nerede ve hangi çatı altında olursa olsun herkes, bu yola yönelmelidir. Yahudiler de, bu yolun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler ama çıkarlarından ötürü bilebile reddederler.

BAKARA 145. “Yemin olsun ki (habibim!) sen ehl-i kitaba her türlü âyeti (mucizeyi) getirsen yine de onlar senin kıblene dönmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da birbirlerinin kıblesine dönmezler. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, işte o zaman sen hakkı çiğneyenlerden olursun.”

  Ehli kitap çıkarlarından ötürü asla hanif Müslümanlık yoluna yönelmezler. Hanif Müslümanlar da asla, altın buzağıya tapılan, şirk ve çıkar odaklı bir yola yönelecek değildir. Hatta Yahudiler Hıristiyanların, Hıristiyanlar da Yahudilerin yoluna yönelecek değildir. Kuran indirildikten sonra bizler, yanlış yoldakilerin dünyevi arzularına yönelerek doğru yoldan saparsak, Hakkı yani Kuran’ı çiğneyenlerden oluruz.

BAKARA 146. “Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (o kitaptaki peygamberi), öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir gurup bile bile gerçeği gizler.”

  Bu ayeti Araf 157 ile daha iyi anlarız:

ARAF 157. “Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.”

  Tevrat’ta ve İncil’de Peygamberimizin müjdelendiği ayetler vardır. Tevrat’ta Yasanın Tekrarı 18/15-18 ayetleri örnek gösterilebilir. Dolayısıyla Ehli Kitap, Peygamberimizi öz oğullarını tanır gibi tanırlar, ama çıkarlarından ötürü bilebile o peygamberin tebliğlerini reddederler.

BAKARA 147. “Gerçek olan, Rabbinden gelendir. O halde kuşkulananlardan olma!”

  Her ne kadar Yahudiler de, Hıristiyanlar da kendi yollarının doğru olduğunu söylese de, doğru yol, bizlere Kuran ile tebliğ edilen, hanif Müslümanlık yoludur.

BAKARA 148. “Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır. Siz hayır işlerinde yarışın. Nerede olursanız olun sonunda Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”

  Hangi çatı altında olunursa olunsun, herkesin kendince doğru yolları ve hedefleri vardır. Yolları farklı da olsa, hayır işlerinde yarışan iki insanın yolu cennette kesişecektir. Dolayısıyla hangi dinin, hatta dinsizliğin çatısı altında olursak olalım, öncelikle hayır işlerinde yarışmalıyız. Hanif Müslümanlığın temeli de budur.

BAKARA 149. “Nereden yola çıkarsan çık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu emir Rabbinden sana gelen gerçektir. (Biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.”

  Adımız, sıfatımız ne olursa olsun, hangi ideolojiden, kimlikten yola çıkarsak çıkalım, Mescid-i Haram yönüne, yani İbrahim’in temellerini attığı hanif Müslümanlık öğretisine yönelmeliyiz.

BAKARA 150. “Nereden yola çıkarsan çık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Nerede olursanız olunuz, yüzünüzü o yana çevirin ki, aralarından haksızlık edenler müstesna, insanların aleyhinizde (kullanabilecekleri) bir delili bulunmasın. Sakın onlardan korkmayın! Yalnız benden korkun. Böylece size olan nimetimi tamamlayayım da doğru yolu bulasınız.”

  Din tamamlanıncaya, Kuran’ın son noktası konuluncaya kadar, Müslümanlar kendi içlerinde ayrılığa düşmemeliydi. Aksi hal, karşı tarafın iddialarını güçlendirir ve zulmünü arttırırdı. Böyle bir durum karşısında İbrahim’in temelini attığı yol Peygamberimiz zamanında tamamlanamazdı. Bunun için Peygamberimizin çevresi, hanif Müslümanlık yoluna kuvvetli bir şekilde bağlanmalıydı.

BAKARA 151. “Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab'ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik.”

  Ki, Peygamberimizin çevresinin bu yola bağlanması hiç zor değildi. Çünkü bu yolu onlara anlatan, öğreten bizzat ALLAH resulü idi. Ona inanmayan, ya cahilliğinden ya da çıkarlarından ötürü nankörlük etmelerinden inanmıyordu.

BAKARA 152. “Öyle ise siz beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin!”

   Bu yolda olanlar özverilerde bulunacaktı ki, ALLAH da onlara yardım etsin.

   Kuran’da, o dönem yaşayan Yahudilere karşı sitemlerin neredeyse tamamı, Bakara ve devamında inen surelerdedir. Ayrıca Bakara 152’den sonrasında, yukarıda hanif Müslümanlık ile ilgili verdiğimiz ayetlerle aynı doğrultuda ayetler de iniyor. Konunun daha iyi anlaşılması için onları da paylaşalım:

ALİ İMRAN 67-73. “İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyan idi; fakat o, Allah'ı bir tanıyan hanif bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi. İnsanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar, şu Peygamber (Muhammed) ve (ona) iman edenlerdir. Allah müminlerin dostudur.” Ehl-i kitaptan bir kısmı istediler ki, ne yapıp edip sizi saptırabilsinler. Oysa onlar sadece kendilerini saptırırlar da farkına bile varmazlar. Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah'ın âyetlerini inkâr edersiniz? Ey ehl-i kitap! Neden doğruyu eğriye karıştırıyor ve bilebile gerçeği gizliyorsunuz? Ehl-i kitaptan bir gurup şöyle dedi: "Müminlere indirilmiş olana sabahleyin (görünüşte) inanıp akşamleyin inkâr edin. Belki onlar (böylece dinlerinden) dönerler. Sizin dininize uyanlardan başka hiçbir kimseye inanmayın." (Resûlüm!) De ki: Doğru yol ancak Allah'ın yoludur….”

  Ali İmran Suresi’nden gösterdiğimiz bu ayetlerde de, Ehli Kitap’ın, İbrahim’in temelinden koptuğu, gerçekte İbrahim’in yolundan gidenlerin Müminler olduğu, diğerlerinin bu yolu bilebile inkar ettiği ve son olarak Müslümanlara, Ehli Kitap’ın bu bozuk yoluna uymamalarının emredildiği görülüyor. 

ALİ İMRAN 95. “De ki: "Allah doğru söylemiştir. O halde Hakka tapan bir hanif olarak İbrahim'in dinine uyun; o hiçbir zaman Allah'a ortak koşanlardan olmadı.”

NİSA 125. “Ve din bakımından, iyilik-güzellik üreten biri olarak yüzünü Allah için İslâmlaştırandan ve hanîfçe İbrâhîm'in dinine tâbi olan kimseden daha iyi-güzel kim olabilir? Ve Allah, İbrahim’i dost edindi.”

  Bu ayetlerden de doğru yolun, İbrahim’in temellerini attığı hanif Müslümanlık yolu olduğunu görüyoruz.

  Bizim kıble yorumumuz, tamamen Kuran kaynaklığında yapılan bir yorumdur. Eğer yanlış ise, ALLAH’ın sonsuz rahmetine sığınırız. Ancak her halükarda, komik rivayetlere dayanarak yorumlarda bulunmadığımızdan dolayı içimiz rahattır.

  Tarihe baktığımızda da şunu görmekteyiz; kıblenin değişimine kadar “Tek Tanrı” diyen “Ehli Kitap” Yahudilerin kılına zarar vermekten ürperen müminler, kıblenin değişmesi emrinden sonra kendilerine düşmanlık eden Yahudilerle savaşmaktan, onları öldürmekten çekinmemişlerdir. Bu durum da kıblenin, yol, politika, strateji gibi anlamlar taşıdığının göstergesidir.

  Özetle kıblenin değişimi, ilk zamanlar Yahudilere karşı iyi ve güzel bir yoldan, güven ve dostluk temeli üzerine dayanan bir politika ile iletişime geçen Müslümanların, Yahudilerin ikiyüzlülüğüne, çıkarcılığına ve hanif Müslümanlık temelinden kopmuşluğuna şahit olmaları üzerine, onların yoluna karşı çıkıp, onlara yönelik politikalarını değiştirmek zorunda kalmalarıdır. Bakara Suresi ile Müslümanlar, Yahudilerin yolunun ALLAH yolu olmadığını öğrenmiş, gerçek ALLAH yolunun hanif Müslümanlık yolu olduğunu bir kez daha görmüş ve yalnızca İbrahim’in temelini attığı bu öğretiye yönelmek gerektiği emrini almışlardır.

 


 

ABDEST

 

     Abdest, namazın ön şartı kabul edilir ve abdestsiz namazın kabul olmayacağı söylenir. Peki ALLAH’a dua etmeden önce el-yüz yıkamanın mantığı nedir? Acaba gerçekten kuldan istenen bu temizlik ALLAH’a karşı yapılan bir temizlik midir? Yoksa bu temizlik çevremizdeki insanlara karşı yapılan bir temizlik olabilir mi?

  Salatın anlamları üzerine tartışmıştık. Salatın her görüldüğü yerde dua/namaz anlamında kullanılmasının yanlışlığından, kullanılırsa karşılaşılacak mantık hatalarından bahsetmiştik. İşte bir mantık hatası da abdest konusunda karşımıza çıkmaktadır. ALLAH, kendisine dua edecek kullarının ellerinin-yüzlerinin temiz olmasını şart kılmış(?). Pis olsa ne olur? Pisi, kiri, teri kim yarattı? Peki, neden el, yüz, baş, ayak yani sadece insanın görünen yerlerinin temizlenmesini istiyor? Yoksa ALLAH, bir insan gibi sadece görünen yerleri mi görebiliyor? Tüm bunlara verilecek cevap: “Sus pis kafir!”

  Salatın insanlar arasında bir yardımlaşma, dayanışma, destek faaliyeti olduğunu, ayrıca eğitim faaliyetini de kapsadığını söylemiştik. Yani salat, insanların birlikte toplanıp yerine getirdiği bir faaliyettir. Namazdaki cemaat mantığı da buradan gelmiştir. Yoksa ALLAH’a toplu dua etmenin bir mantığı da yoktur, Kuran’da namazın cemaatle kılınması diye bir şey de yoktur. Zaten topluluk içinde ALLAH’a karşı dua ederken namazdaki zihni amaçları yerine getirmek ve konsantrasyonu sağlamak da daha zordur.

  Destek anlamındaki salat, doğası itibariyle cemaat olarak, yani topluluk olarak yerine getirilir. Hatta bu salat, belirli gün belirlenip, o yerleşim birimindeki herkesi kapsayacak boyutta organize edilirse bu salat, toplantı (cuma) salatı olur. İşte abdest adıyla fıkıh kitaplarına giren Kuran’daki temizlenme emri de, salat faaliyeti esnasında toplanan insanların birbirlerine karşı fiziken, bedenen temiz olmasının istenmesinden başka bir şey değildir. Yani abdest ALLAH için değil, kullar içindir. Ayrıca abdest ile ilgili ayetin, Cuma Suresi’nden hemen sonra inmesine de dikkat edilmelidir.

   Buraya kadar düşüncemize akıl ve mantık ile delil getirmeye çalıştık. Şimdi Kuran’ı da devreye sokalım ve Kuran ile bir delil getirelim.

   Kuran’da abdest ile ilgili ayet hangisidir? Cevap, Maide Suresi 6. ayetidir. Peki bu ayet ne zaman indirilmiştir? Bir kesime göre hicretten altı yıl sonra, bir kesime göre hicretten on yıl sonra indirilmiştir. Peki, birilerine göre namaz, bize göre tazarrulu dua ne zaman Müminlere farz kılınmıştır? Hicretten bir buçuk yıl önce bir kesime göre Miraç masalıyla, bize göre Araf Suresiyle farz kılınmıştır. Şimdi gelelim elimizdekilere, namaz hicretten bir buçuk yıl önce farz kılınmış, ama o namazın şartı olduğu iddia edilen abdest, ya yedi buçuk yıl sonra, ya da on bir buçuk yıl sonra farz kılınmış. İşte dolayısıyla buradaki salatı, dua olarak anlayamayız.

  Sonuç olarak bize göre abdest, ALLAH’a karşı yapılan bir temizlik değil, çevremizdeki insanlara karşı yapılan bir temizliktir. Ancak basit bir temizlik emri olan bu konu ile ilgili bin küsur yıldır öyle şeyler söylenmiştir ki, abdestin mantığını kavramaktan uzaklaşılmış, bir dünya hurafe yaratılmış ve hatta abdest bir zulüm haline gelmiştir. Her halükarda işin komik tarafı, abdest ile ilgili onlarca uydurmaya karşın Kuran’da, abdest ile ilgili ayet sadece iki tanedir:

NİSA 43. “Ey iman etmiş kişiler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de –yolcu olanlar müstesna– yıkandırılıncaya kadar, salâta yaklaşmayın. Eğer hasta iseniz veya yolculukta bulunursanız veyahut biriniz çukurdan [tuvaletten] geldiyse veya kadınlarla dokunuştuysa, su da bulamamışsanız o zaman, hemen tertemiz bir toprağa yönelin. Sonra da onu yüzlerinize ve ellerinize mesh edin. Şüphesiz Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.”

MAİDE 6. “Ey iman etmiş kişiler! Salâta [eğitime-öğretime, sosyal yardım çalışmasına] doğru kalktığınız zaman, hemen yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı ve iki topuğa kadar ayaklarınızı el ile silin. Ve eğer cünüp [kopuk/şehveti kabarık] iseniz temizlik üstüne temizlik yapın [cinsel ilişkiye girin, orgazm olun ve yıkanın]. Ve eğer hasta iseniz yahut yolculukta iseniz yahut sizden birisi çukurdan [tuvaletten] gelmişse yahut kadınlarla temaslaştıysanız [cinsel ilişkiye girdiyseniz], sonra da su bulamamışsanız, hemen temiz bir toprağa yönelin. Sonra da ondan [temiz topraktan] yüzlerinize ve ellerinize mesh edin. Allah, size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez, fakat sizi temizlemek ve şükredesiniz diye üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister.”

     İşte ayetler bunlardır. Mealler arasında farklılıklar mevcuttur. Biz burada doğru bulduğumuz Hakkı Yılmaz mealini kullanmayı tercih ettik. Siz diğerlerini de okuyun ve sonra kendi düşüncenizi oluşturun. Siz bu iki ayetten ne anlıyorsanız, sizin sorumluluğunuz o kadardır.

   Gelelim bizim düşüncemize;

 

   Nisa 43’ün ilk cümlesinde, iki durumda salata yaklaşılmaması söylenmektedir. Bunlar:

 

1-      Sarhoşken

2-      Cünüpken

 

   Bu iki durumda salata yaklaşmayacağız. Mantığı nedir? Cemaat ortamında, bir topluluk içinde sarhoş olmamız şüphesiz hoş olmayan bir durumdur. İstemediğimiz şeyler söyleyebiliriz, çevremizdekileri yanlış etkileyebiliriz ya da hiç olmadı insanları rahatsız edebiliriz.  Ayrıca zihni melekeleri yerinde olmayan bir insanın ne salata katkısı, ne de kendisine bir faydası olabilir. Bunun için sarhoşken, salata yaklaşmamamız gerektiği buyrulmuştur.

  Burada salatı, namaz olarak anlarsak mantığı tam oturtamamaktayız. Şöyle ki, bir kimse evinde alkol aldı ve sarhoş oldu. Ve bu kişi sarhoşken, “hadi bir namaz kılayım” dedi. Ve bu kişi sarhoşluğunun etkisiyle namazda istemediği şeyler söyledi. ALLAH, zaten o kişinin o söylediklerinin istem dışı olduğunu bilir ve sonsuz merhamet sahibi olan ALLAH, o kulunun bilerek ve isteyerek söylemediği şeyleri affeder. ALLAH, acımasız bir diktatör değil ki, kulunun söylediklerinin iradesi dışında olduğunu bilebile onu cezalandırsın.

  Kişinin sarhoşken, zihni melekeleri yerinde değilken cemaate katılmaması gerektiği, Tevrat’ta da söylenmiştir:

 

LEVİLİLER 10: 8-10. “RAB Harun'a şöyle dedi: "Sen ve oğulların Buluşma Çadırı'na şarap ya da herhangi bir içki içip girmeyin, yoksa ölürsünüz. Kuşaklar boyunca bir kural olsun bu. Kutsalla bayağı olanı, kirliyle temizi birbirinden ayırt etmelisiniz.”

 

  İkinci durum ise, cünüpken salata yaklaşmamamız gerektiğidir. Buradan, birilerinin iddia ettiği gibi ALLAH’ın cinsellikle ilgili bir derdi olduğu sonucu çıkarılamaz. Buradaki mantığı, orgazm ile ilgili bilgilerle anlayabiliriz. Bilimsel olarak, orgazm esnasında beyindeki endorfin hormonlarının artması sebebiyle, orgazm sonrası “Yorgunluk” ve “Uykuya eğilim” görünmektedir. İşte zihinsel olarak böyle bir durumdayken salata yaklaşmamız, sarhoşlukla aynı sonuçları doğuracaktır.

  Ayrıca cünüplük,  sadece meninin gelmesi ile yıkanma arasındaki hali değil, şehvetin kabarması ile meninin inmesi arasındaki gergin hali de kapsar. Bu gergin halde de insanın zihni melekeleri tam yerinde olmadığından, bu kişinin ne cemaate ne de kendisine bir faydası olacağı için, kişi hormonlarının etkisinde olduğu bu gergin halde salata yaklaşmamalıdır.

  Zihinsel yönünün yanında fiziksel yönü,  kişinin, orgazm esnasında iken salgıladığı hormonların ve terlemenin sonucunda, orgazm sonrası vücudunun kirlenmiş olmasıdır. Bu kir ve ter, normalinden daha farklı olup, özel bir temizlik gerektirir. Kişinin çevresindekileri rahatsız etmemesi için en azından genital bölgelerini yıkaması veya silmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, yıkanıncaya kadar kişinin genital bölgesinden pis koku gelecektir. (Amiyane tabirle, apış arası kokusu) İşte fiziksel yönünden de, salat sırasında topluluk içindeyken, kişiden böyle pis kokuların gelmesi şüphesiz hoş bir şey olmayacağı için ALLAH, insanlara bu durumdan sonra temizlenmeyi emretmektedir.

  Sonuç olarak birinci kuralımız; sarhoş isek ne söylediğimizi bilinceye kadar; cünüp isek zihinsel olarak kendimize gelinceye, fiziksel olarak da yıkanıncaya kadar salata yaklaşmayacağız.

  Nisa 43’ün devamı Maide 6 ile aynıdır. Dolayısıyla Maide 6 ile devam edelim.

  Salata gitmek için kalktığımız zaman, yüzümüzü ve dirseğe kadar kolumuzu yıkayıp, başımızı mesh edeceğiz. Ayakları ise, bazı meallere göre yıkayacağız, bazı meallere göre ise mesh edeceğiz. Ayette başka bir şey yoktur. Ağza, burna üç kere falan dememektedir. Salata kalktığımız zaman elimizi, yüzümüzü yıkayıp, saçlarımızın üzerindeki tozları dağıtıp, duruma göre tarayıp, ayağımızı da kirliyse yıkayıp, temizse mesh edip, cemaate katılacağız. Peki bunların mantığı nedir? Sabah işimize giderken, elimizi yüzümüzü yıkamadan mı çıkıyoruz? Aynı mantık. Karşımızdaki insanla, elimiz, yüzümüz kirli, saçlarımız toz içinde, ayağımız kokar vaziyette mi konuşacağız? Hele de ALLAH’ın adının anıldığı, emirlerinin yerine getirildiği bir ortamda…

  Burada tekrar şunu belirtelim, burada salatı, namaz olarak anlarsak, o zaman mantığı kafamızda oturtamamaktayız. Elimiz, yüzümüz kirliyken bize şah damarımızdan daha yakın olan ALLAH’a namaz kılıp, dua edersek, o büyük ALLAH, “Yıkıl karşımdan, senin namazını kabul etmiyorum, git elini yüzünü yıka!” mı diyecek? İşte bunun için, burada salatı, namaz olarak anlamamamız; temizliği de, ALLAH ile insan arasında değil, insanla insan arasında anlamamız daha mantıklıdır. ALLAH için temizlik yapıldığını söyleyenler için de, bana göre benim Rabbim, elin, yüzün temizliğini değil; kalbin, aklın temizliğini arar.

  Hiç şüphesiz salat, bütün dinlerde vardı. Musa Peygamber’de salatın ikame edilmesi için “Buluşma Çadırı” diye bir yer yapmıştı. Burada insanların sorunları dinleniyor, onlara yardım ediliyor ve eğitim veriliyordu. Yani bu Buluşma Çadırı’nda salat ikame ediliyordu. Bu çadıra girmeden öncede aynı mantıkla abdest alınıyordu. Bunun kaynağı da Tevrat’tadır:

MISIRDAN ÇIKIŞ 30:  20-21. “Buluşma Çadırı'na girmeden ya da RAB için yakılan sunuyu sunarak hizmet etmek üzere sunağa yaklaşmadan önce, “ölmemek” için ellerini, ayaklarını yıkamalılar. Harun'la soyunun bütün kuşakları boyunca sürekli bir kural olacak bu.”

 

MISIRDAN ÇIKIŞ 40: 30-32. “Kazanı Buluşma Çadırı ile sunak arasına koydu, yıkanmak için içine su doldurdu. Musa, Harun ve Harun'un oğulları ellerini, ayaklarını orada yıkadılar. Ne zaman Buluşma Çadırı'na girip sunağa yaklaşsalar RAB'bin Musa'ya buyurduğu gibi orada yıkandılar.”

 

  Sonuç olarak ikinci kuralımız abdestin alınma şekli ile ilgili olup, elin (dirseğe kadar) ve yüzün yıkanması, saçın mesh edilmesi ve ayağın yıkanması, duruma göre mesh edilmesinden ibarettir.

  Maide 6’nın devamında bu şekilde temizlenmenin dört istisnası mevcuttur:

 

1-      Hastalık hali

2-      Yolculuk hali

3-      Cinsi birleşme sonucu su bulamama hali

4-      Tuvaletten gelip su bulamama hali

 

  İşte bu dört halde, teyemmüm edilebilir. Bu hallerin, karşımızdakinin hoşgörü göstermesi gerektiği zorunluluk halleri olması sebebiyle, bu hallerde su ile temizlenerek değil, toprak veya topraktan mamül temiz bir meta ile mesh ederek, yani kuvvetlice silerek temizlenip, cemaate katılabiliriz.

  Buradaki mantık da şudur: İnsanın tuvaletini yapması veya orgazm olması sonucu kokması neticesinde kirlenmesi ve temizlenememesi ile bu kişinin salatı ikame ederken, karşındakine, yanındakine vereceği rahatsızlık hiç hoş olmaz. Bunun için kişinin, her ne kadar hoş görülebilecek bir zorunluluk hali de söz konusu olsa, en azından teyemmüm ile temizlenmesi gerekmektedir.

  Teyemmüm günümüzde anlaşılamamaktadır. Halbuki çok basit ve günümüzde halen çokça yapılan bir temizlenme biçimidir. Şöyle ki, biz bir yemek yediğimizde elimizi peçeteye kuvvetlice silmiyor muyuz? İşte teyemmüm budur. Biz peçeteye siliyoruz, o dönem insanlar temiz bir toprağa, yaprağa veya taşa siliyorlardı.

  Ayette, tuvaletten ve cinsellikten sonra su ile yıkanılamıyorsa en azından teyemmüm edilmesi gerektiği söylenmektedir. Bu söylenen, insanlarımız tarafından bugün de teyemmüm olduğu farkında olunmadan yapılan bir temizlenme biçimidir. Bugün de insanlar her tuvaletten sonra ya da her cinsel ilişkiden sonra su ile yıkanmamakta, peçete ile genital bölgesini, belirli yerlerini kuvvetlice silmektedir. Ayrıca ayetteki “Ellerinize-yüzlerinize” ifadesi yanlış anlaşılmamalıdır. Bu ifade ile nerelerin kastedildiği açıktır. Bu ifade ikileme olarak mecazi anlamda kullanılmıştır.

  Burada “Gusül abdesti” ne de değinelim. Kuran’da gusül abdesti diye bir şey yoktur. Gusül etmek, zaten yıkanmak, temizlenmek demektir. Bu uydurmanın kaynağı ise, bir Ebu Hureyre hadisidir.

Kütüb-ü Sitte 3715. nolu hadis: “Ebu Hureyre anlatıyor: Resulullah buyurdular ki: "Her bir kılın dibinde cünüplük vardır. Saçları yıkayın, deriyi paklayın.''”

  Ne kadar bilimsel, ne kadar akla uygun! Ne yazık ki insanlarımız, güsul abdestinin kaynağının böyle bir uydurma hadis olduğunu bilmemektedir.

  Temeli uydurma olan bir konu, bir süre sonra aklını kullanmayan, sorgulamayan insanlarca millete zulüm haline getirilir. Yok saçı boyalı, yok tırnağı ojeli, yok dövmesi var diye insanlarımıza yıllardır zulmetmekteler. Ne olur yani boyadan, dövmeden. Olur mu hiç? O noktaya su değmez, su değmeyince abdest tutmaz, abdest tutmayınca namaz kılamaz, namaz kılmayınca cehennemlik olur. ALLAH akıl fikir versin ne diyelim…

  Neyse, sonuç olarak son kuralımız da, su ile temizlenmenin istisnası ve hangi durumlarda yapılacağıydı.

  İşte abdest budur, bu kadardır. Temizlenmek ve temiz olmaktır. Metafizik yönleri yoktur, olamaz. Ancak ne hikmetse, ayetlerde olmayan birçok şey söylenmekte, ayetin ne dediğini ise kimse bilmemektedir. Bu birçok söylenenden tartışmamız gereken bir diğer mesele, “Abdestin bozulması” meseledir.

  Ayetlerde görüldüğü üzere, abdesti bozan şeylerden bahsedilmemiştir. Her halde bu ayetler inerken ALLAH, bu konuya değinmeyi unuttu. İyi o zaman istediğimiz gibi uydurabiliriz(!). Abdestin mantığı ortadadır; temiz olmak, düzgün-düzenli olmaktır. O zaman en basitinden, elinle yağlı bir şey yedikten sonra gidip elini, ağzını yıkarsın veya peçete ile mesh edersin. O şekilde elin, ağzın yağlı şekilde cemaate katılmazsın. Yani, dış görünüşünü bozan bir şey olduğunda bunu düzeltirsin, kirlendiğinde temizlersin. Ya da ayakkabı, ayağını kokutuyordur, ayakkabıyı çıkarınca gider ayağını yıkarsın. Kısacası, ihtiyaç hissettiğinde gider elini, yüzünü, ayağını yıkarsın, gaz çıkarınca değil. Aksi takdirde biri bana şunun cevabını versin “Gaz çıkarınca ne oluyor da gidip alakasız yerleri yıkıyoruz, saçımızı mesh ediyoruz?”

   Abdesti bozan durumlar diye bir şey Kuran’da yoktur. Abdest, temiz olmaktır ve bu mantığa ters bir durum söz konusu olursa veya ihtiyaç duyarsanız gider temizlenirsiniz. Ayette bu ihtiyaçlardan sadece iki tanesi söylenmiştir.

1-  Tuvaletini yapmak

2-  Cinsel ilişkiye girmek

 

      Cinsel ilişki sonucu neden temizlenilmesi gerektiğini söylemiştik. Tuvaletten sonra da neden temizlenilmesi gerektiğini de zaten biliyoruz. ALLAH, bu iki durumu önemsemiş ve sadece bunlara değinmiştir. Ayrıca büyüklüğünü göstermiş ve bu iki durumda teyemmüm yapılabileceğini söylemiştir. Gelenekçi bakış açısıyla baktığımızda şöyle bir mantığı kabul etmek zorundayız: “Tuvaletini yapmak ve cinsel ilişkiye girmek dışında abdesti bozan(?) durumlarda teyemmüm yapamazsın.” Yani, bu iki durumda istisna olarak ALLAH teyemmüme izin veriyor ama örneğin gaz çıkararak abdestimizi bozarsak teyemmüm yapmamıza izin vermiyor, dolayısıyla gidip su ile temizlenmemizi istiyor. Yani, büyük abdeste istisna var, ama gaz çıkarmaya yok. O zaman gaz çıkarmak, büyük abdesti yapmaktan daha önemli(!).

     Özetle, ALLAH temizlik konusunda bu iki duruma dikkat çekmiş, diğer insanı kirleten ve temizlenme ihtiyacını doğuran durumları insanlara bırakmıştır. Zaten her ihtimali sayması mümkün değildir. Örneğin, paça, işkembe içerseniz, sarımsak, soğan yerseniz gidip dişlerinizi fırçalayın diye bir liste sayılacak değildir. Amaç ortadadır, mantık ortadadır. Aklı kullanıp, yapmamız gerekeni yapacağız.

      Abdestin mantığını kavrayamayıp, abdesti bozan şeyler diye anlamsız, mantıksız bir listeyi insanlara dayattılar. Bir kere uydurmaya başlandı mı artık önü alınamaz. Bu uydurmaların sonunda da tam bir komedi ortaya çıktı. Örneğin ALLAH Kuran’da sadece iki duruma dikkat çekmişken, mezhep imamı, “Hayır ALLAH’ım şu şu şu da bozar, sen eksik biliyorsun” demektedir. Ne olacak sanki, Kuran’da yoksa hadiste vardır, uydur bir hadis olsun, bitsin. Ne kadar ilginç, Peygamberimiz bu iki ayete baktı, eksik buldu ondan sonra da ümmetine dönüp “Şunlar da bozar” mı dedi? Hatta hadislere bakılınca daha da ileri gidip, ALLAH’ın yerine geçip, doğru ve tam abdest alanların günahlarını silip, cennete mi yerleştirdi? Asıl bu hadislerin Peygamberimizin sözleri olduğunu kabul etmek küfürdür. Farklı şekillerde abdest alanlara da aynı şeyleri söyleyebiliriz. Ayet, üç kere ağza, üç kere burna demiyor, hadisler diyor. Bir hadise göre bir kere, diğerine göre iki kere, bir diğerine göre üç kere… Hangisi doğru? Doğruyu Kuran ile bulacak değiliz ya, mezhep imamları üç kere doğrudur demiş, üç kereyi kabul edeceğiz. Gerçekten çok ilginç...

      Küfürlerden örnekler verelim.

      Gaz çıkarmanın abdesti bozduğu, Sahih-i Buhari’nin 110 nolu Ebu Hureyre hadisine dayanır. Uykunun abdesti bozduğu ise, yine Sahih-i Buhari’nin 130 nolu Ebu Hureyre hadisine dayanır. Bu hadiste komik olan ise şudur; uykunun abdesti bozmasının gerekçesi, uyurken ellerin kim bilir nerelere girdiğinin, değdiğinin bilinmemesiymiş.

      Sahih-i Buhari 118 nolu hadise göre, Kabe’ye doğru abdest bozulmamalıymış. Bir sonraki hadiste ise Halife Ömer’in oğlu, Peygamberimizi Beytü’l Makdis’e doğru tuvaletini yaparken gördüğünü söyleyerek bu düşünceye karşı çıkmış.

     Biraz daha dinin ikinci kaynağı saydığınız kitaplarınızın Peygamberimize isnat ettiği küfürlerden bahsedelim mi? Bakalım mideniz ne kadar kaldıracak.

     Sahih-i Buhari 171 nolu hadise göre, Peygamberimizin giysisinin üzerinde sperm lekeleri olurmuş, Ayşe elbiseyi yıkarmış ama daha ıslaklıklar dururken Peygamberimiz gider namaz kılarmış.

       Sahih-i Buhari 178 nolu hadisi paylaşalım:

“Enes bin Malik’in "Salla'llâhu aleyhi ve sellem (namazda iken) elbisesinin içine tükürdü. " dediği rivâyet olunuyor.”

 

    Sahih-i Buhari 148 nolu hadisi de paylaşalım:

 

“Ebu Musa el-Eş'ari şöyle demiştir: (Bir defa) Nebiyy-i Muhterem salla'llâhu aleyhi ve sellem, içinde su bulunan bir kap istedi. Ellerini, yüzünü kabın içinde yıkadıktan sonra içine (mübarek ağzından su) püskürttü. Sonra onlara: "Bu sudan içiniz ve yüzünüze, göğsünüze dökünüz." buyurdu.”

    Son olarak Kütüb-ü Sitte 3553 nolu Ebu Hureyre hadisini paylaşalım:

“Resulullah buyurdular ki: "Mümin bir kul abdest aldı mı, yüzünü yıkayınca, gözüyle bakarak işlediği bütün günahlar su ile -veya suyun son damlasıyla- yüzünden dökülür iner, ellerini yıkayınca elleriyle işlediği hatalar su ile birlikte -veya suyun son damlasıyla- ellerinden dökülür iner. Ayaklarını yıkayınca da ayaklarıyla giderek işlediği bütün günahları su ile -veya suyun son damlasıyla- dökülür iner. (Öyle ki abdest tamamlanınca) günahlarından arınmış olarak tertemiz çıkar.”

  Daha neler var neler…

     Sonuç olarak, en başta dediğimiz gibi, bu konu ile ilgili Kuran’da sadece iki tane ayet vardır. Sorumluluğunuz, bu iki ayetten anladığınız kadarıdır. Nasıl aklınıza, mantığınıza oturuyorsa, nasıl gönlünüz rahat ediyorsa, bence öyle yapmalısınız. Ancak şunu unutmayın, abdest birilerinin uydurduğu gibi bir şey ise, ALLAH neden sadece 2 ayetinde abdestten bahsetmiş?

 


 

TESPİH ÇEKMEK

  Kuran’da tespih çekmek yoktur. 33’lük, 99’luk ve 500’lük tespihler ile tespih çekmek uydurmadır, bidattir. Kuran’da olan ise ALLAH’ı tesbih etmektir.

  Tebyinü-l Kuran 1.cilt Kalem Suresi 28. ayetin tahlilinde Hakkı Yılmaz “Tesbih” kavramını şu şekilde anlatmaktadır:

  “Tesbih, `sebh` kökünden türemiş bir kelimedir. “Sebh”in sözlük anlamı; “havada ve suda hızlı hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek” demektir. Tesbih ise; “Allah`ı O’na yakışmayan şeylerden tenzih etmek/ uzak tutmak, yani Allah`ı yüceltmek, O’nun her türlü kemal sıfatlarla donanmış olduğunu iyi kavramak ve bunu her vesile ile yüksek sesle söylemek” demektir.

  Aynı kökten gelen “Sübhan”, Allah’ın bir ismi olup; “çok tenzih edilen, her türlü kusurdan uzak olan” demektir.

  Kur`an`da birçok ayette, yerde ve gökte olan her şeyin Allah’ı tespih ettiği bildirilir. Bunun anlamı; “zerreden küreye, var olan her şey, Allah’ın her türlü kusurdan uzak olduğunun delilidir” demektir. Yoksa “zerreden küreye, var olan her şey, elde tespih “Sübhanellah… Sübhanellah… der” demek değildir. “Tesbih” kavramının; otuzüçlük, doksan dokuzluk imameli tespihlerle ve Ebu Hüreyre’nin namazlardan sonra otuz üç kere “Sübhanellah” dedirtişiyle uzaktan ve yakından alâkası yoktur. Tesbih, Yaratan’ı tüm nitelikleriyle tanımak ve tanıtmaktır.

  Tesbih kelimesinin kökünden gelen ve Allah`ı tesbih eden, yücelten kelimeler, Kuran’da yüze yakın yerde geçmektedir.”

   Ayrıca aynı eserin 3. cildindeki Taha Suresi 130. ayet tahlilini de sizlerle paylaşmak istiyorum:

  “Taha 130. ayette konu edilen “tesbih”, çarpıtılarak “namaz” yapılmış ve bu ayet, namazın beş vakit olduğuna kanıt gösterilmiştir. Oysa ayette konu edilen “tesbih”, namazdan önemli ve daha etkin bir ibadettir. Daha önce inmiş surelerde (Kalem, A’la, Kaf) yeri geldikçe açıklandığı gibi “tesbih” kısaca; “Yaratanı tüm nitelikleriyle tanımak ve tanıtmak” demektir. Dolayısıyla Yüce Allah’ın tesbihi; “O’nun; müşriklerin, bilgisizlerin yakıştırdıkları noksanlıklardan, iftiralardan tenzih edilmesi ve sıfatları gereğince yüceltilmesi” demektir. İşte peygamberimizden istenen tesbih budur; Allah’ın gerektiği gibi tanıtılması eylemidir.”

  İşte Kuran’daki tesbih budur. ALLAH’ı tüm noksanlıklardan, iftiralardan tenzih etmek, O’nu yüceltmek, O’nu tanımak ve tanıtmaktır.

  Peki bir kul, ALLAH’ı tüm noksanlıklardan nasıl tenzih edebilir? Ebu Hureyre’nin uydurduğu gibi, elimize tespih alıp, 33 kere “Sübhanellah” diyerek mi ALLAH, tüm noksanlıklardan tenzih edilir?

  Öncellikle onun yarattığı hiçbir şeyde noksanlık görmeyerek ALLAH tesbih edilir. “Ahad” ve “Samed” olan sonsuz bir gücün yarattığı şeylerde noksanlık görülürse, dolaylı olarak onun bu özelliklere sahip olmadığı ve de hatalar yaptığı, eksiklikler bıraktığı kabul edilmiş olur. Doğrudan veya dolaylı olması hiç fark etmez, noksanlığın kabulü, ALLAH’ın sonsuz bir güç olmadığının ikrarıdır. Ama buna rağmen düşünen bir insan, yine de kendisine göre kahinatta noksanlıklar bulabilir. Bilinmesi gereken ise, insana lütfedilmiş bu kıt akla göre noksan gelen şeyler, hiç şüphesiz gerçekte yine kusursuzdur. Bize bir şeylerin noksan gözükmesi, o şeyin gerçekten noksan olduğunu göstermez. Zamandan münezzeh olan ALLAH, o noksanmış gibi gözüken durumla onlarca imtihan tasarlamıştır. Bu muazzam tasarımı yaratmak, sonsuz bir güç için hiç de zor değildir.

  Diğer bir şekilde ALLAH’ı tesbih etmek, onu kötü sıfatlardan uzak tutarak gerçekleştirilir. Cahillerin, yobazların, münafıkların din diye söylediği birçok şeyin sonu, ALLAH’a kötü sıfatlar yakıştırmaya varır. Örneğin, orucu bozmanın cezasına 60 gün derseniz, kendinize göre haramlar icat ederseniz, Kuran’da yazmamasına rağmen zinanın cezasının recm ve cehennem, ibadet etmemenin cezasının ise ölüm ve cehennem olduğunu söylerseniz, bütün gelişmişliklerinden yararlanmanıza rağmen sırf gayrimüslim olduğu için insanların cennete giremeyeceğini iddia ederseniz ve daha bunlar gibi birçok akla ve mantığa aykırı şeyleri din diye anlatırsanız, yüce ALLAH’a dolaylı olarak “Zalim” sıfatını yakıştırmış, onu kullarına zulmeden bir varlık olarak göstermiş ve onu “Merhamet” ,  “Adalet” gibi iyi özelliklerden noksan kılmış olursunuz. Bütün bunları yaptıktan sonra isterseniz elinize tespihi alıp 33 milyon kere “Sübhanellah” diyin, bir faydası yoktur.

  Dolayısıyla ALLAH’ı tesbih etmek iki şekilde gerçekleştirilebilir. Birincisi, kahinatta hiçbir noksanlık görmeyip, ALLAH’ın sonsuz bir güç olduğunu kabul edip, onu övüp yücelterek gerçekleştirilebilir. İkincisi, söyledikleri ile ALLAH’a noksanlık yükleyen, ALLAH’ın dinine uydurma, hurafe, bidat sokanlara karşı, Kuran ve akıl ile bu batılları yıkıp, hakkı anlatarak ALLAH tesbih edilir, noksanlıklardan arındırılır. Peygamberimiz de ALLAH’ı çokça tesbih etmiş, yani uydurma, hurafe ve bidat dolu bir din yaşayan müşriklere karşı sabırla, hakaretlerine, ağır sözlerine göğüs gererek gerçek dini anlatmış ve sonunda batılı yıkarak ALLAH’a yüklenilen noksanlıkları silmiştir. Günümüzde ise, tekrar ALLAH’a ve ALLAH’ın dinine aynı ve benzeri çokça noksanlık yüklenmiştir.

  Kuran’da tesbih bu şekilde iken, günümüzdeki eline tespih alıp, papağan gibi aynı şeyleri tekrar tekrar söyleme davranışı nereden gelmiştir? Bu sorunun cevabı, bidat kavramıyla açıklanır. Bidat, dinen hiçbir dayanağı olmamasına rağmen, yıllar içinde birilerinin kendi kafalarına göre, sözde din için, insanlık için dine soktuğu uydurmalardır. Bu ilavelerle akılları sıra dini güçlendireceklerini zannetmişlerdir. Öyle ya, Kuran eksik, ALLAH kendi dininde bazı şeyleri eksik bırakmış veya unutmuş…(!).

  Bidat oluşumunun diğer sebepleri ise, kötü niyet ve cehalet olabileceği gibi, başka dinlerden ithal etme sonucu dine ilave etmek de olabilir. Tespih çekmek de, başka dinlerden ithal edilmiştir. Budistlerde bile tespih kültürü vardır.

  Tam burada, tespihi Peygamberimizin çektiği, İslam’a uygun gördüğü gibi iddialarda bulunabilirsiniz. Peygamberimiz hayatında hiç tespih çekmemiştir. Kutsal emanetler müzesine bakın. Bu müzede, Peygamberimizin hırkası var, oku, yayı, kılıcı, kılıcının kabzası, mührü, sakalı var. Ve hatta nasıl oluyor anlamıyorum ama Peygamberimizin ayak izi bile var. Soruyorum, ALLAH aşkına tespihi nerede? Her halde kaybolmuştur…

  Peygamberimizin 23 yılda yaptıklarını, kıyamet kopana kadar başka bir insan başarabilir mi? Peygamberimiz, bu kadar kısa bir sürede onca başarıyı, elinde en az 500’lük bir tespih ile aynı şeyleri tekrar tekrar söyleyerek mi elde etti? Peki, her istenilen, bilmem hangi kelime veya cümleyi, bilmem kaç bin kere söylenerek gerçekleştirilebiliyorsa, Peygamberimiz bunları yapmasını bilmiyor muydu? Onca zulme, hakarete uğrarken, savaşlarda sevdiklerini kaybederken ve hatta Hendek’te açlık çekerken, eline bir 500’lük alamadı mı?

  Hurafe ve bidatler üzerine biraz tefekkür ettiğinizde, bu yorumlar gibi onlarca yoruma sahip olabilir, onlarca akla ve mantığa aykırı durumlar yakalayabilirsiniz. Biz rahat ve kendimizden emin bir şekilde söylüyoruz ki, Peygamberimiz zamanında tespih falan yoktu.

  Bütün uydurmalara karşı kılıflar bulmaya çalışan zihniyet bu konuda da boş durmuyor. Diyorlar ki, “Evet tespih yoktu ama Peygamberimiz parmak sayardı, bilmem kim hurma çekirdeği sayardı” şeklinde iddialarla tespih çekmeyi İslam’a uygun göstermeye çalışıyorlar. Öncelikle tespih çekmek, aynı şeyleri tekrar tekrar söylemenin bir mantığı olmadığı için İslam’a aykırıdır. Bir kere demenizi ALLAH duymuyor mu da bozulmuş plak gibi tekrar ediyorsunuz? Yoksa ALLAH, dileğinizi birkaç defa söyleyince kabul etmiyor da, bilmem kaç yüz kere söyleyince “İllallah” edip, dileğinizi kabul mü ediyor? Akla ve mantığa aykırı bir şeyin dinde yeri yoktur. Dolayısıyla istediğiniz kadar kılıf bulun, bu hurafe ve bidatlerin dinde yeri yoktur. Bu kılıflarınız putperestliğe daha uygundur. Çünkü putperestler, ayin adı altında putlarına anlamsızca aynı davranışları tekrarlayıp dururlardı.

  Yukarıda da geçtiği gibi, Peygamberimizin namazdan sonra 33 kere “Sübhanellah” dediğini rivayet eden Ebu Hureyre’ye inanabilirsiniz. Ancak aynı mantık burada da söz konusudur. Bir kelimeyi 33 kerede, bilmem kaç bin kerede papağan gibi tekrar etmenin bir mantığı yoktur, Kuran’da bir yeri de yoktur. Zaten yukarıda da bahsettiğimiz gibi, dille 33 kere “Sübhanellah” diyerek ya da yine sadece dille “ALLAH noksan sıfatlardan münezzehtir” diyerek, ALLAH tesbih edilemez, noksanlıklardan tenzih edilemez. Müslümanlık dille değil, amelle olur. Sadece dilinizi kullanıp, bir şeyleri tekrar tekrar söyleyerek sevap kazanacağınızı ummayın. Bir kasetçalara yükleseniz, o da bu yaptığınızı yapar. Kuran’da baştan sona cennete girmek için iyilikler yapılmasının, salih ameller işlenmesinin gerekli olduğu söylenirken, siz 99’luk 500’lük tespihleri çekip çekip cennete gireceğinizi nasıl beklersiniz?

  Olur mu ya, benimki de laf! Tirmizi, Ebu Davud ve Nesai “Hazretleri” yalan mı söyleyecek yoksa yanlış mı bilecek? Buyurun Kütüb-ü Sitte 1854 numaralı hadis:

“Resülullah buyurdular ki: İki haslet veya iki hallet -vardır ki onları Müslüman bir kimse devamlı söyleyecek olursa mutlaka cennete girer. Bu iki şey... Her namazdan sonra on kere tesbih (sübhânallah), on kere tahmid (elhamdülillah), on kere tekbir (Allahu ekber) söylemekten ibarettir.”

  Biz de oturmuş, cennete girmek için nasıl iyilikler yapalım, nasıl iyi insanlar olalım derdindeyiz. Bir yanlış yapsak, bir günah işlesek vicdanımızda onun azabını yaşıyor, ondan kurtulmak için tövbeler ediyor, yanlışlarımızı düzeltmeye çalışıyor ve ardından iyilikler yapmaya çalışıyoruz. Hâlbuki günahlardan affolunmak ne kadar da kolaymış:

Kütüb-ü Sitte 1788 nolu hadis. Ebu Hüreyre anlatıyor: Resülullah buyurdular ki: "Kim sabah namazının arkasından yüz kere tesbihde ve yüz kere tehlilde bulunursa, denizköpüğü gibi çok bile olsa günahları affedilir."

  Bu “Sahih” hadisten sonra her ne kadar kimseye laf söylemek düşmese de, izninizle ben bazı paylaşımlarda bulunacağım.

TAHA 82. “Şu da muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra (böylece) doğru yolda giden kimseyi bağışlarım”.

FURKAN 71. “Kim tevbe edip iyi davranış gösterirse, şüphesiz o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner.”

KASAS 67. “Fakat tevbe eden, iman edip iyi işler yapan kimseye gelince, onun kurtuluşa erenler arasında olması umulur.”

  Gördünüz mü, birileri nasıl da Kuran’dan bihaber, nasıl da cahilce ya da haince dini yozlaştırmışlar… ve nasıl da Peygamberimizin ismini bu pis oyunlarına alet etmişler!

  Bu konuda, hadis kitaplarında veya yobazların sözde dini kitaplarında, o kadar komik örnekler var ki, bizler bunları yazana da inana da hayret ediyoruz. Şunu şu kadar oku belalardan, kazalardan esirgenirsin, bundan bu kadar oku hastalığın iyileşsin, yok şunu okursan sıkıntılarından kurtulursun, yok bunu okursan çocuğun üniversiteyi kazanır, yok ilmin artar, yok erersin, yok uçarsın, yok günahlarına format atılır, yok cennete girersin… nazar değmez, yemeğinin bereketi artar, kazancın hayırlı olur, evliliğin huzurlu olur, çocuğun adam olur, yağmur yağar, seller akar… ve daha neler neler… Çok şükür hadis kitaplarınızda heladan sonra söylenecek söz de var, cinsi münasebete başlamadan önce söylenecek söz de var! 

  Tasavvuf adı altında insanlar, onların ifadeleriyle, gaybi ve batıni sırlara ulaşma gayesi içerisinde, zulmani perdelerden nurani perdelere “ERMEK” için, hiçleşme kılıfına saklanarak tanrılaşmanın yolunu aramışlardır. Bu yollardan bazıları da, “Bilmem kaç kere ALLAH’ın şu esmasını tespih ve zikir çek, o esma sende açığa çıksın” gibisinden komik yollardır. Ama bu yollar neredeyse bütün tasavvuf âlimlerinin ve de birçok sözde evliyaların kitaplarında mevcuttur.

  Ben de şimdi size bu tarz büyük bir yol göstereceğim. Bu büyük sırrı sizle paylaşarak bölümü sonlandıracağım. Ama izninizle bütün bu gibi şeyleri yazan tasavvufçuların söylediği şu cümlelerden de eksik kalmayayım: “Ben ALLAH’tan vahiy aldım” veya biraz daha yumuşatarak “Ben ALLAH’tan ilham aldım.” ( Tabii ki de HAŞA!)

  Şimdi sizle paylaşacağım bu sırrı eksiksiz yerine getirirseniz, perdeler inecek, nurani pencereler açılacak, ereceksiniz, uçacaksınız, evliya olacaksınız, insanlar size saygı gösterecek, elinizi öpmek için sıraya geçecek vs. vs. (Zaten birçok insanın dine ilgi duymasının sebebi, bu gibi saikler değil mi?)

  Öncelikle elinize 99’luk ya da 500’lük bir tespih alın. 5 gün boyunca, her gün sırayla 244, 365, 632, 1016 ve 7169 kere “E fe la ta’kilun” çekin. 5. günün sonunda sol tarafınızda bir pencere açılacak. Sonra 5 gün ara verip ardından 4724 kere E fe la yetedebberunel Kur'ane” çekin. Sonunda sağ tarafınızda bir pencere açılacak. Sonra 1 gün ara verip ardından 4 gün boyunca, her gün sırayla 103, 1130, 1617 ve 2385 kere “E fe la tezekkerun” çekin. 4.günün sonunda arka tarafınızda bir pencere daha açılacak. Ardından 4 gün daha dinlenin. Aman bu dinlenme sürelerine çok dikkat edin. Benim bazı tanıdıklarım ara vermeden ardı ardına pencereleri açtı, ceryan yapmış, zatürre olup öldüler. Neyse son olarak tam 10100 kere Yec'alür ricse alellezıne la ya'kılun” çekin. Tam karşınızda parıl parıl parlayan bir kapı belirecek. Kapının tam üstünde de altın harflerle son söylediğiniz cümle yazılı olacak. O ne mi demek?

YUNUS 100. “Allah, pisliği aklını kullanmayanların üzerine yağdırır.”

 

 


 

ORUÇ

     Kuran’da oruç ile bilgiyi, yalnızca Bakara 183-187 ayetlerinden almaktayız. Diğer yerlerde ise sadece kefaret orucundan bahsedilmektedir. Bunlar:

Nisa 92’de düzenlenen, yanlışlıkla adam öldüren birisinin köle azat etme veya diyet ödeme imkanı yoksa 2 ay oruç tutması,

Maide 89’de düzenlenen, bilerek yemin edip, bu yemini tutmayan birisinin köle azat etme veya 10 fakiri yedirip, giydirme imkanı yoksa 3 gün oruç tutması,

Maide 95’de düzenlenen, ihramlı iken av öldüren birisinin aynı oranda hedy kurbanı verme veya fakir doyurma imkanı yoksa oruç tutması,

Bakara 196’da düzenlenen, hac eğitimini tam yapamamış birisinin hedy kurbanı verme imkanı yoksa 10 gün oruç tutması,

Mücadele 4’te düzenlenen, karısından zıhar ile ayrılmak isteyip sonra söylediklerinden dönen birisin köle azat etme imkanı yoksa 2 ay oruç tutmasıdır.

Bu ayetler dışında oruç, Tevbe 12 ve Tahrim 5’te sadece kelime olarak geçmektedir. Ayrıca bir de Meryem 26’da “Savm” kelimesi geçmekte olup, bu ayet bazı tartışmalara sebep olmuştur. (Meryem 26’ya tekrar değinilecektir.)

  Sonuç olarak, Ramazan orucu ile ilgili bütün bilgilerimizin kaynağı Bakara 183-187’dir.

BAKARA “183. Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.

184. Sayılı günlerde olmak üzere (oruç size farz kılındı). Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (tutamadığı günler kadar) diğer günlerde kaza eder. Oruç tutmaya güçleri yetmeyenler için bir fakir doyumu kadar fidye gerekir. Bununla beraber kim gönüllü olarak hayır yaparsa, bu kendisi için daha iyidir. Eğer bilirseniz (güçlüğüne rağmen) oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.

185. Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah'ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir.

187. Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz. Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tevbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık (ramazan gecelerinde) onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için takdir ettiklerini isteyin. Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yeyin, için, sonra akşama kadar orucu tamamlayın. Mescitlerde ibadete çekilmiş olduğunuz zamanlarda kadınlarla birleşmeyin. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bu sınırlara yaklaşmayın. İşte böylece Allah âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki korunurlar.”

  Oruç ile ilgili bu ayet grubunda yazmayan herhangi bir şey, ya uydurmadır ya da üzerinde ehemmiyetle durulmaması gereken bir şeydir. Bunlardan ilk akla gelen “Niyet etmek” tir. ALLAH, sizin oruç tutmak için hazırlandığınızı görmüyormuş, bilmiyormuş gibi niyet edilir. Etmezsek, yanlış edersek oruç kabul olmaz mı? Kuran’da böyle bir şey yoktur. Ayrıca Kuran’da bilerek oruç bozan bir kimsenin 61 gün oruç tutacağına dair bir ceza da yoktur. Bilerek bozmak tabii ki de yanlıştır ama bunun sabit bir cezası olmayıp, ALLAH adaletle kararını verecektir.

     Satır satır, sayfa sayfa orucu bozan durumlardan bahsedilir. Bütün bunlar yukarıdaki ayetlerden nasıl çıkıyor? Yukarıdaki ayetlere göre, zamanını dünyevi işlere, yani yiyip-içip gezmeye, cinsel ilişkiye girmeye harcamak dışında bir şey çıkarılamaz. Örneğin, kusmak çıkarılamaz. Hadi kusmak neyse de, ilaç içmek, ilaç sürmek, ilaç şırınga etmek orucu bozar demek gerçekten çok saçma ve ALLAH’a iftira niteliğindedir. Gönlü fakirleştirmek, nefsi köreltmek ve dünyevi şeylerden uzaklaşmak ile bir kimsenin sağlığı için aldığı bir ilacın ne alakası var?

     Orucun belirli şartları var mıdır? Ulemanın söylediği şartlara konuşmama şartı eklenebilir mi? Bu iddia Meryem 26’dan çıkarılmaktadır:

MERYEM 22-27. “Meryem ona hamile kaldı. Bunun üzerine onunla uzak bir yere çekildi. Doğum sancısı onu bir hurma ağacına (dayanmaya) sevketti. "Keşke, dedi, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!" Aşağısından ona şöyle seslendi: "Tasalanma! Rabbin senin alt yanında bir su arkı vücuda getirmiştir. Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün. Ye, iç. Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: Ben, çok merhametli olan Allah'a oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım." Nihayet onu (kucağında) taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: Ey Meryem! Hakikaten sen iğrenç bir şey yaptın!”

  Ramazan orucu konusu Kuran’da tek yerde Bakara 183-187 de anlatılmıştır. Burada eksiksiz bir şekilde, şeklinden sebebine, fidyesinden kazasına kadar ALLAH her şeye değinmiştir. Eğer konuşmama gibi kesin, olmazsa olmaz bir şart varsa, pekala ALLAH’ın bunu da burada söylemesi mantıklı olurdu. Böyle önemli bir şartın başka bir sureden, o da bir kıssa içerisinden çıkartılmasını ben aklımda oturtamamaktayım. Ayrıca şuna çok dikkat edilmesi gerektiğine inanıyorum; Meryem Suresi, Bakara Suresi’nden çok çok önce inmiş olup, Kuran’da orucun geçtiği diğer ayetler, yani Nisa, Maide, Mücadele, Tevbe ve Tahrim Surelerinin hepsi de Bakara Suresi’nden sonra inmiştir.

  Benim Meryem 26 ile ilgili düşüncem ise, oruç kavramının yıllar içerinde belirli bir kalıba oturtularak sabit bir şekle indirildiğidir. Ancak Meryem 26’da görüldüğü üzere oruç sabit değil, esnektir. Savm kelimesinin anlamı “dizginlemek” tir. Benim düşünceme göre, insan kendisinde hoş olmayan, aşırı gördüğü herhangi bir davranışı dizginleme, engelleme faaliyetine girerse bu oruçtur. Eğer Ramazan ayında belirlenen sayılı günlerde toplu olarak bir dizginleme ve Kuran’a yönelme faaliyetine girilirse bu Ramazan orucudur.

     Peki Ramazan orucu nasıl tutulur? Yıllardır anlatıldığı üzere yemeyerek, içmeyerek, cinsel ilişkiye girmeyerek mi tutulur? Sadece bunları yapmazsak yeterli midir? Peki neden kendimizi dizginleyeceğiz, bir şeylerden engelleyeceğiz? Bunun mantığı nedir? Bunun cevabı için Bakara 185 bize ipucu veriyor. Ramazan’ın Ramazan olmasının sebebi, o ayda Kuran’ın inmeye ve bunun sonucu olarak Peygamberimizin Kuran öğretileri ile tanışmaya başlamasıdır.

     Ramazan’da kuru kuruya aç kalarak oruç tutmanın yanlış olduğuna inanıyorum. Çünkü Ramazan’ı Ramazan yapan Kuran’dır ve bu ayda biz dünyevi şeylerden soyutlanıp, zamanımızı Kuran’ı öğrenmeye, Kuran üzerine düşünmeye harcamalıyız.

     Bizi biz yapan, bizi hayvandan ayıran, ALLAH’ın bir lütfu ve kendi ruhundan üflemesi olarak düşünebilme kabiliyetimizdir. Düşünebilme yalnızca insana ait bir özellik iken; yiyip içip gezmek, cinsel ilişkiye girmek insanla hayvanın ortak özelliklerindendir. İnsan belirlenen bir süreyi, hayvani taraflarını dizginleyip, insan olmasını sağlayan düşünebilme yeteneği ile kendisini Kuran’ı öğrenmeye ve yaşamaya harcamalıdır. Böylece Ramazan orucu ile insanlar, kendisini hayvanlaştıran dünyevi özelliklerini bir tarafa bırakarak, insan olmasına yaraşır bir şekilde, düşünce yeteneği ile kendisini Kuran’ı öğrenmeye ve yaşamaya adayacaktır.

      Kuran’ı araştıran görecektir ki, ayetlerin çok büyük bir çoğunluğu, iyilik, yardımlaşmak, paylaşmak, zekat, sadaka, bağış, yoksulu-düşmüşü korumak, sevgi, merhamet gibi konularla ilgilidir. Kuran’ın özü de, ruhu da bu konulardır. Kuran’ın indiği ayda oruç tutan insan, Kuran’ın özünü oluşturan bu konuları atlarsa, tuttuğu orucu değersizleştirir. Çünkü insanlar Ramazan ayında her yönden Kuran’a yönelmelidir. Bu da Kuran’ı kuru kuruya okuyarak değil, onun ilke ve emirlerini yaşayarak olur.

     Oruç tutarken bir insan fakirleşmeli ve fakirin halinden anlamaya başlamalıdır. Sadece anlamakla kalmamalı, bunu infak ile uygulamaya da geçirmelidir. Kıblemiz, hayır işlemektir ve orucun anlatıldığı Bakara 184’te ALLAH, yine hayır işlemekten bahsetmiştir. Bir insan kuru kuruya aç kalıp fakirleşmiyorsa, fakirin halinden anlamaya başlamıyorsa, Kuran’ın özüyle çelişmeye başlar. Gündüz aç kalıp, akşama yiyeceği lüks yemekleri düşünerek bir insan fakirleşemez. Gündüz aç kalıp, akşam gideceği lüks iftar ziyafetlerini düşünerek bir insan fakirleşemez. Yoksulun halinden anlamaya başlayamayan bir insan fakirleşemez. Ama takvaya ulaşmak için fakirleşmek zorundayız. Çünkü insan doğası itibariyle fakirdir ve zengin olan tek varlık ALLAH’tır. Fakirleşemeyen insan, ALLAH’ın karşısında hiçleşemez. Acizliğini kabul edemez. Kendini güçlü gören tok insan, tek güçlü olan ALLAH’ın karşısında güçsüzlüğünü göremez. Fakirleşmeyen insan, günahkarlığının da farkında olamaz. İnsan fakirleşmeli ve değersizliğinin, hiçliğinin, acizliğinin, günahkarlığının farkına varmalıdır. Kendisini dünyevileştiren hayvani aşırılıklarını dizginleyerek, ALLAH’ın istediği gibi bir insan olmalıdır. Yiyip, içip, gezip eğlenen, aklında cinsellikten başka bir şeye yer vermeyen bir hayvan olmaktan çıkıp; düşünen, Kuran’ı bilen ve yaşayan, iyilik ve merhamet ile dolu bir insana dönüşmelidir.

     Bana göre orucu; fakiri, muhtacı, düşmüşü görüp içinin acımaması bozar, sakız çiğnemek değil.

     Sonuç olarak Ramazan orucu, dünyevi aşırılıkların dizginlenerek, Ramazan ayında sayılı günleri toplu olarak Kuran’ı öğrenmeye, özümsemeye, yaşamaya ayırarak ve bunu yaparken hem fakirleşerek hem de fakirin halinden anlayıp infak ederek tutulur.

      Meallerde “Umulur ki korunursunuz” şeklinde çevrilen “Umulur ki takvaya ulaşırsınız” sözüne dikkat edilmelidir. Bir insan, kuru kuruya aç kalarak değil, insani tarafını öne çıkarıp, hem fakirleşerek hem de Kuran’ı özümseyerek ve yaşayarak takvaya ulaşabilir. ALLAH’ın istediği şekilde, iyi bir insan olarak takvaya ulaşabilir. İyi bir insan olamazsa; aç ve susuz, baş eğip oturan bir canlıdan ne farkı kalır? Ama ne yazık ki, çoğu oruç tutan kimse ya bu anlatılanların farkında değil ya da farkında olup, insanlaşmaya vakıf değil. Dolayısıyla her oruç tutan takvaya erememekte ve ALLAH “Umulur ki takvaya ulaşırsınız” demektedir.

     ALLAH yolunda ilerlemiş bir insan ise bir ay oruç tutmaz. Bütün bir yıl oruç tutar. Bu ne demektir? İnsan dünyevi aşırılıklarını sadece Ramazan ayında mı dizginleyebilir? ALLAH yolunda ilerlemiş bir insan 365 gün Kuran üzerine düşünür. 365 gün fakirliğinin farkındadır ve her zaman hayır için, iyilik için yarışır. İşte bu kimseler, ALLAH yolunda ilerlemiş, takva sahibi kimselerdir.

     Son olarak, Bakara 183’ten bahsedelim. Bu ayette orucun bizden önceki ümmetlere de farz kılındığı söylenmektedir. Zaten ALLAH’ın dini değişmez. Diğer ibadetler de önceki ümmetlere bildirilmişti ama Müslümanlar dahil tüm ümmetler sonradan dinlerini yozlaştırdıkları için değişik gibi gözükmektedir. Fakat ALLAH diğer ibadetlerde değil de, özellikle oruçta bunu söylüyorsa, bunun üzerine fazlaca düşünülmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu sebeple Yahudi ve Hıristiyanların oruç anlayışlarını bilmekte de yarar var.

     Hıristiyanlıkta genelde oruç tutmak için belli bir zaman yoktur. İnsanlar yıl içinde uygun gördükleri zamanlarda oruçlarını tutarlar. Yahudilerde ise belli zamanlar vardır. İki ümmet için de yemek, içmek, cinsel ilişkiye girmek yasaktır. Ayrıca Hıristiyanlar alkolü de yasaklamıştır. Yahudilerin daha fazla yasağı mevcuttur. İki ümmet de, orucun kuru kuruya aç kalarak tutulamayacağının farkındadır. Bu sebeple hem Hıristiyanlar hem Yahudiler oruç tutarken günlük işlerini asgariye indirirler ve zamanlarını, kutsal kitapları Kitabı Mukaddes’i okumaya, ibadete, bolluğun farkına varıp fakirleşmeye ve günahlarından tövbe etmeye harcarlar.

      Kitabı Mukaddes’in Yeşaya kitabının (İncil’de İsa da, sıkça bu kitaba atıfta bulunmuştur) 58. Bölümüne dikkat edilmelidir. Bu bölümün başlığı “Gerçek Oruç” şeklindedir. Bu bölümün orijinal, yani ALLAH’tan olduğuna inanıyorum, çünkü gerçekten bu bölüm Kuran’a çok benzemektedir. Yazının bu bölümle sonlanması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca bu bölümle söyleyemediğimiz, üstü kapalı söylediğimiz birçok şeyi de umarım anlatmış olacağız.

YEŞAYA

GERÇEK ORUÇ

 

BÖLÜM 58

 

“Yşa.58: 1 Avaz avaz bağırın, çekinmeyin, Sesinizi boru sesi gibi yükseltin; halkıma isyanlarını, Yakup soyuna günahlarını bildirin.

 

Yşa.58: 2 Bana her gün danışıyor, yollarımı öğrenmekten zevk duyuyorlarmış! Doğru davranan, Tanrısı'nın buyruğundan ayrılmayan bir ulusmuş gibi... Benden adil yargılar diliyor, bana yaklaşmaktan zevk alıyorlarmış.

 

Yşa.58: 3 Diyorlar ki, 'Oruç tuttuğumuzu neden görmüyor, isteklerimizi denetlediğimizi neden fark etmiyorsun? Bakın, oruç tuttuğunuz gün keyfinize bakıyor, işçilerinizi eziyorsunuz.

 

Yşa.58: 4 Orucunuz kavgayla, çekişmeyle, şiddetli yumruklaşmayla bitiyor. Bugünkü gibi oruç tutmayla sesinizi yükseklere duyuramazsınız.

 

Yşa.58: 5 İstediğim oruç bu mu sanıyorsunuz? İnsanın isteklerini denetlemesi gereken gün böyle mi olmalı? Kamış gibi baş eğip çul ve kül üzerine mi oturmalı? Siz buna mı oruç, RAB'bi hoşnut eden gün diyorsunuz?

 

Yşa.58: 6 Benim istediğim oruç, haksız yere zincire, boyunduruğa vurulanları salıvermek, ezilenleri özgürlüğe kavuşturmak, her türlü boyunduruğu kırmak değil mi?

 

Yşa.58: 7 Yiyeceğinizi açla paylaşmak değil mi? Barınaksız yoksulları evinize alır, çıplak gördüğünüzü giydirir, yakınlarınızdan yardımınızı esirgemezseniz,

 

Yşa.58: 8 Işığınız tan gibi ağaracak, çabucak şifa bulacaksınız. Doğruluğunuz önünüzden gidecek, RAB'bin yüceliği artçınız olacak.

 

Yşa.58: 9 O zaman yardım çağrılarınızı RAB yanıtlayacak, Feryat ettiğinizde, “İşte buradayım” diyecek. Eğer boyunduruğa, başkalarını suçlamaya, kötücül konuşmalara son verirseniz,

 

Yşa.58: 10 Açlar uğruna kendinizi feda eder, yoksulların gereksinimini karşılarsanız, ışığınız karanlıkta parlayacak, karanlığınız öğlen gibi ışıyacak.”

 

 


 

HAC

  Günümüzdeki haccın nasıl bir ibadet olduğu, ne fayda sağladığı, hac ile ne amaçlandığı belli değildir. Biraz düşünmeye başlayan bir insan, günümüzdeki haccın anlamsızlığını sorgular ve bunu dini tekeline indirenlerden öğrenmek ister. Ancak dinin uzmanları da buna mantıklı bir cevap veremezler. Bazı hocalara göre hac, toplu enerjidir. Bu ne demek, ne işe yarıyor, nerede yazıyor, onlar önemli değil. Bir de bu yorumla, ALLAH’ın tek sesi duymadığı, ama birlikte seslenince duyduğu gibi bir mantığı kabul etmiş oluyoruz. Bazı hocalara göre ise hac, dinin önemli mekanlarını(!) ziyaret, tanışıp, kaynaşma…

  Kısacası, günümüz haccını aklamak için, herkes bir kılıf uydurmuş, ancak yine de bu ibadetin nasıl bir ibadet olduğu, ne fayda sağladığı, bu ibadet ile ne amaçlandığı bulunamamıştır. Bunun biraz farkında olan hocalar, şu klasik cümlenin arkasına sığınmışlardır; “Vardır ALLAH’ın bir bildiği”. ALLAH, sadece kendisinin bildiği, insanların bilmediği, insanlara anlamsız gelen şeyler mi emrediyor? ALLAH’ın her emri, kulları için bariz faydaları olan emirlerdir. Ancak hac ibadetinde bariz bir fayda halen bulunamamıştır. O zaman uydurulan haccı aklamanın tek yolu kaldı, o da kampanya yapmak; “Uydurulan İslam Turizm Şirketi’nin ALLAH ile özel protokolü sonucu, şu şu şu yerleri gezip, görenlerin bütün günahları silinecektir.”

      Günümüzdeki hac denen şeyin, Kuran’daki hac ile hiçbir alakası yoktur. Ne yazık ki hac ibadeti de, birçok konu gibi insanların kendi çıkarları sonucu değiştirilmiş ve yozlaştırılmıştır. “Olur mu? Ne saçmalıyorsun sen pis kafir! Buna kim cesaret edebilir?” gürlemelerini duyar gibiyim. Onlara sadece şunu soruyorum; “Peygamberimizin sevgili torunlarını vahşice öldürmeyi başaran mübarek halifeleriniz, dini mi değiştiremeyecek?”

    Günümüz haccı, bazı kişilerin kendi çıkarlarının ve putperest alışkanlığının bir ürünüdür. Kendi çıkarlarının ürünüdür diyorum çünkü günümüz haccı, Emevi Devleti’nin sahipleri tarafından, ülkeleri için tükenmez bir gelir kapısı yaratılmak için uydurulmuştur. Haccı sadece bir yere özgüleyerek, ülkeleri için ölmez bir para akışı sağlamışlar ve ceplerini doldurmuşlardır. Yani işin özü, turizm ticareti amaçlı bir uydurmadır.

    Putperest alışkanlığının ürünüdür diyorum çünkü belirli yerleri, mekanları, metaları kutsallaştırmak, İslam’da değil, putperestlikte vardır. Bir mekanı bu derece kutsallaştırmak, o mekanı putlaştırmaktır. İslam’da ise ALLAH’tan başka kutsal yoktur. Teklik vardır. Siz bir mekanı kutsallaştırarak, o mekanı ALLAH’a şirk koşuyorsunuz. Taşı, toprağı kutsallaştırmak, İslam ile çelişir. Hele de ALLAH’ı bu mekandaymış, Kabe’nin içinde oturuyormuş gibi göstermek, ona en büyük hakarettir. Yok eğer bunlar sadece bir sembol diyorsanız, ALLAH’ın sembollere ihtiyacı yoktur. Sembol olan onun iyi kullarıdır; taş, toprak değil.

  Bir mekanı kutsallaştırıp, put inancını sürdürmek yetmiyormuş gibi, bir de Hacerü'l-Esved TAŞI ile daha da komikleştiler. Bu TAŞI öpmek için birbirlerini ezdiler. Halbuki ALLAH, onlara şah damarlarından bile daha yakın olduğunu söylemişken, onlar kilometrelerce öteden gelip, bu ve bunun gibi TAŞLARA el, yüz sürerek medet bulacaklarını umdular. Ve bir de Peygamberimizi yalanlarına ortak ettiler. Bütün tabuları, bütün putları yıkan bu büyük insan gelmiş de, bu taşı öpmüş. Uydurdukları yalanlar ile peygamberimizi küçük düşürdüler. ALLAH’ın elçisi, bir TAŞI öper mi? Bütün TAŞLARI yıkarken, kendisi TAŞ diker mi?

    Çok şükür ki elimizde Kuran var. Kuran’da bu yalanların, uydurmaların, mantıksızlıkların hiç biri yok. Birileri bazı kelimeleri yanlış ve taraflı çevirerek bu uydurmaları aklamaya çalışsa da, Kuran’ı araştıran bir insan bunları rahatlıkla çürütebilecektir.

       Kuran’daki hac ibadeti, günümüz haccından tamamen farklıdır. Bence en çok bozulan, yozlaşan ibadetin başında hac gelir. Çünkü amacından, mantığından bütünüyle uzaklaşmıştır. “Hac” kelimesi bile yanlış anlamda kullanılmaya başlanmıştır. Hac ne demek diye sorulduğunda cevap olarak, kutsal topraklara(?) gitmek, ayak basmaktır, şeklinde yanıtlanmaktadır. Fakat “Hac” kelimesinin etimolojik kökeni araştırıldığında, bu kelimenin hiç de bugün ki anlamında kullanılmadığı görülecektir. Hac; kastetmek, yönelmek anlamına gelir. Neye kastetme, neye yönelme? Gerçek öğretiye, doğru bilgiye yönelme, onları öğrenmeye kastetmektir. Gerçek ve doğru ise, ALLAH’tan gelendir.  

ALİ İMRAN 96, 97. “Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev, Mekke'dekidir. Orada apaçık nişâneler, İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnîdir.”

 

   Burada öncelikle “İlk” ifadesine dikkati çekmek istiyorum. Uydurmaya göre, “İlk” değil, “Tek” hac mekanı, Emevi Devleti topraklarındaki Mekke’dir. Ama ayette “İlk” denmek suretiyle, bu mekandan sonra da, bu işlevi görecek mekanlar olduğu, olacağı anlamı çıkmaktadır. O zaman Kuran’a göre, birden fazla kutsal mekan(?) var. Biz niye sadece Mekke’yi haccediyoruz?

   Her peygamber, bir öğretmendir. ALLAH’ın gerçek öğretisini öğretir ve yayarlar. Boşuna İncil’de havarileri İsa’ya “Rabbi” yani, “Öğretmenim” demiyorlar. İşte tarihte bazı mekanlar, bu öğretmenlerin okulları olmuştur. Bu okullarda ALLAH’ın gerçek ve doğru dini anlatılmış, yani salat ikame edilmiş ve ALLAH tesbih edilmiştir. Bu mekanlar bir okul olup, kutsal değildir. Kutsal olsaydı, tarihte yıkılma, tahrip edilme hadiseleri yaşanabilir miydi?

   Kabe’yi İbrahim Peygamber kurmuştur. Burayı kurup, burada insanlara Hak dinini öğretmiştir. Burada öğrettiği insanlar, gittikleri yerde gerçek dini yaymışlardır. Dolayısıyla ilk ev, okul, İbrahim’in okuludur. Sonra Musa Peygamber, halkı ile Mısır’dan çıktıktan sonra, Tevrat’ta anlatılan “Buluşma Çadırı” denen evi, okulu yapmıştır. Burada salat ikame edilmiş, eğitim verilmiş, insanların sorunları çözülmüştür. Sonra Süleyman Peygamber zamanında, “Süleyman Mabedi” denen okul kurulmuş ve aynı işlemler burada yapılmıştır. İsa Peygamber de bir dönem burada eğitim vermiş, ancak bu okul ölümünden sonra yıkılmıştır.

  Tüm bu dönemler ve sonralarında, İbrahim’in Kabesi’nde insanlar yanlış öğretiler yaymaya başladılar. Muhammed Peygamber ile buradaki yanlış öğretiler yıkıldı ve buradan tekrar doğru bilgiler dünyaya yayıldı.

    Bu mekanlar kutsal değildir. ALLAH’ın dinini anlatmak için kurulan okullardır. Diğer okullardan farkı ve özelliği ALLAH’ın peygamberlerinin eğitim verdiği yerler olmasıdır. Yukarıdaki “İlk” kelimesinin anlamı burdur. Tarih boyunca bu şekilde başka mekanların da olduğu anlaşılmaktadır.

   Ayetin devamında “İbrahim’in makamı” da, eğitim hizmetini anlatmaktadır. Bazı meallerde “Makam”, “Ayaklanma yeri” bazı meallerde de “Putperestliğe karşı duruş yeri” olarak çevrilmektedir. İbrahim Kabe’de, yanlış dine karşı doğru din ile baş kaldırmış ve insanlara bunun eğitimini vermiştir. İşte ayette de, Kabe’de İbrahim’in öğretisi vardır, denilmiştir.

   Ayetin devamında, “o evi haccetmesi” ile bu öğretilere yönelmeye, bu bilgileri öğrenmeye kastetmenin, ALLAH’ın emri olduğu söylenmiştir. Devamında da bu öğretileri, bilgileri inkar ederseniz, ALLAH’ın bundan bir şey kaybetmeyeceği belirtilmiştir.

   “Yoluna gücü yetenler” sözünden günümüz haccındaki maddi gücü anlamışlardır. Ancak burada bize göre manevi güç söz konusudur. Çünkü o zaman tek mekan ile sınırlı bu ibadet, zenginlerin tekeline girer ve fakirler, fakir oldukları için bu ibadetten mahrum kalırdı. “Yoluna gücü yetenler” ile ayette söylenen, ALLAH’ın gerçek dinini öğrenmeye ve bunları yaymaya, zekası ile cesareti ile gücü yetenlerdir.

 

İBRAHİM “35. Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: "Rabbim! Bu şehri (Mekke'yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!"

36. "Çünkü, onlar, insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldular, Rabbim. Şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık sen gerçekten çok bağışlayan, pek esirgeyensin."

37. "Ey Rabbimiz! Ey sahibimiz! Salatı ikame etmeleri için ben, neslimden bir kısmını senin Beyt-i Harem'inin (Kâbe'nin) yanında, ziraat yapılmayan bir vâdiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler."

38. "Ey Rabbimiz! Şüphesiz ki sen bizim gizleyeceğimizi de açıklayacağımızı da bilirsin. Çünkü ne yerde ne de gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz."

39. "İhtiyar halimde bana İsmail'i ve İshak'ı lütfeden Allah'a hamdolsun! Şüphesiz Rabbim duayı işitendir."

40. "Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri salatı ikame edenlerden eyle; ey Rabbimiz! Duamı kabul et!"”

 

    Bu ayet grubundan da, İbrahim’in neden Kabe’yi yaptığını anlıyoruz. İbrahim burada eğitim veriyor ve bir şeyler anlatıyor ki, “Şimdi kim bana uyarsa o bendendir.” diyor. İnsanları, anlattıkları ile ikna etmeye, kendi tarafına çekmeye çalışıyor. İkna edip, kendi tarafına çektiği ondan olup, gittiği yerlerde onun gibi dini öğretecek, yayacaktır. Ayetin devamında da İbrahim, öğrettiklerine inanmayanların, karşı gelenlerin ALLAH tarafından affedilmesini umuyor.

 

     37. ayette İbrahim, salatı ikame edenlerden olmak için neslinden bir kısmı ile buraya yerleştiğini söylüyor. İbrahim salatı ikame etmek, yani ALLAH’ın hak dinini kabul ettirmek, hanif Müslümanlık öğretisine yönlendirmek, batılın yıkılıp hakkın ilan edilmesine destek olmak, bu amaç doğrultusunda uydurmalara, hurafelere karşı mücadele vermek ve bunun için insanları eğitmek için Kabe’yi yapmıştır.

 

    40. ayette İbrahim, kendisi ve soyundan gelecekleri salatı devamlı ikame edenlerden eyle diyerek dua ediyor ve duası yerine geliyor. Biliyoruz ki, salatı ikame eden, yani eğitim-öğretim faaliyetlerini yerine getiren diğer peygamberlerin hepsi, İbrahim’in soyundan gelmektedir.

 

HACC 26, 27. “Bir zamanlar İbrahim'e Beytullah'ın yerini hazırlamış ve (ona şöyle demiştik): Bana hiçbir şeyi eş tutma; tavaf edenler, kıyam edenler, rükû edenler ve secde edenler için evimi temiz tut. İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen argın develer üzerinde sana gelsinler.

 

  Tavaf edenler, kıyam edenler, rüku edenler ve secde edenler için evimizi temiz tut, diyerek ALLAH ne demek istiyor? İbrahim’e mekanı temizlemesini, süpürmesini, çöpleri toplamasını mı söylüyor? Eğer böyle bir yorumu kabul edeceksek, bunun koskoca Kuran’da yer alması mantıklı mıdır? “Tavaf”, “Kıyam”, “Rüku” ve “Secde” kelimeleri günümüz anlamlarında kullanılmamıştır. Sonradan bu kelimelerin anlamları bozulmuştur. Etimolojik bir araştırma ile bunun böyle olduğu görülecektir. Tavaf; bir yerde bulunma, dolaşma demektir. Kıyam ile söylenmek istenen, batılı yıkma hakkı ayaklandırmadır. Rüku; ALLAH’a itaat etmek, saygı göstermek, boyun eğmek demektir. Secde; rükudan bir ileri boyut olup, ALLAH’a ve onun öğretisine tamamen teslim olmak, bağlanmak demektir. Ayetteki sıralamada bir artış söz konusudur. Okulda; tavaf edenler, yani orada bulunan ama eğitimde en başta olan, ondan sonra kıyam edenler, yani eğitimde biraz daha ileri olup içlerindeki batılı yıkmaya başlayıp hakkı dikmeye geçenler, ondan sonra rükuda olanlar, yani eğitimde inanmış, itaat etmiş olanlar ve en sonda secdede olanlar, yani eğitimde en üstte olup, ALLAH’a ve dinine tamamen bağlanmış olanlar bulunmaktadır. Tüm bu öğrenciler için evimizi temiz tut, diyerek de bu öğrencilerin eğitimi için öğretilerin temiz tutulması; yalanlar, uydurmalar, hurafeler ile kirletilmemesi gerektiği söylenmektedir.

 

   27. ayete çok dikkat edilmesi gerektiğine inanıyorum. ALLAH, İbrahim’e “haccı ilan et ki, her yerden SANA gelsinler” demektedir. Peki, siz hacca giderek “Kime” gidiyorsunuz? İbrahim’e mi gidiyorsunuz? Yoksa ALLAH kendi elleriyle peygamberini mi ilahlaştırıyor?

 

       İbrahim’in yaşadığı dönemde, İbrahim sağ iken insanlara onun yanına giderek ondan eğitim almaları emredilmiştir. Her yerden oraya gelip, oradan eğitim alacaklar ve dönüp memleketlerinde bu öğretileri yayacaklar. İbrahim öldükten sonra ona gitmek mümkün olmayacağı içinde, ondan sonra onun öğretisi nerede anlatılıyorsa, oraya gidip öğrenecekler. Şehir, mekan önemli değil. Hatta örneğin günümüzde internette anlatılıyorsa, internete girip, öğrenecekler.

 

BAKARA “125. Biz, Beyt'i (Kâbe'yi) insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrahim'in makamından bir salat yeri edinin. İbrahim ve İsmail'e: Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evim'i temiz tutun, diye emretmiştik.

126. İbrahim de demişti ki: Ey Rabbim! Burayı emin bir şehir yap, halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle. Allah buyurdu ki: Kim inkâr ederse onu az bir süre faydalandırır, sonra onu cehennem azabına sürüklerim. Ne kötü varılacak yerdir orası!

127. Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah'ın temellerini yükseltiyor (şöyle diyorlardı:) Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin.

128. Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin.

129. Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları arındıracak bir peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin.”

 

  Bu ayet grubundan da haccın eğitim, salatı dosdoğru ikame amacı taşıdığını öğreniyoruz. 129. ayette de, haccın turistik gezi değil, ALLAH’ın öğretisine yönelme ve bir eğitim faaliyeti olduğu ispatlanmaktadır. En son Muhammed Peygamber ile, ALLAH’ın ayetlerini anlatan, öğreten bir peygamber gelmiştir. Onun ölümünden sonra, onun tebliğ ettiği öğretilerin yazdığı Kuran ile haccetmeliyiz. Kendimiz Kuran’ı anlayamıyorsak, dosdoğru anlatacak biriyle eğitimimizi yapmalı, ALLAH’a yönelmeli, bağlanmalı yani haccetmeliyiz.

 

BAKARA “148. Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır. (Ey müminler!) Siz hayır işlerinde yarışın. Nerede olursanız olun sonunda Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.

149. Nereden yola çıkarsan çık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu emir Rabbinden sana gelen gerçektir. (Biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.

150. (Evet Resûlüm ! ) Nereden yola çıkarsan çık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Nerede olursanız olunuz, yüzünüzü o yana çevirin ki, aralarından haksızlık edenler (kuru inatçılar) müstesna, insanların aleyhinizde (kullanabilecekleri) bir delili bulunmasın. Sakın onlardan korkmayın! Yalnız benden korkun. Böylece size olan nimetimi tamamlayayım da doğru yolu bulasınız.

151. Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab'ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik.

  Bu ayet grubundan, zorlama bir mantık ile namazda dönülen kıble anlaşılmıştır. Ancak kıbleden kastedilen hedeftir, yoldur. Kıblemiz, yolumuz, Mekke’de İbrahim’in temelini attığı, yine Mekke’de Muhammed’in son noktayı koyduğu hanif Müslümanlık öğretileridir. Dolayısıyla burada anlatılan, herkesin bir yolu, kabul ettiği doğrular olduğu, ancak doğrusunun İbrahim’in başlattığı ve Muhammed’in tamamladığı iyilik ve hayır temelli hanif Müslümanlık öğretileri olduğu ve bizim buna yönelmemiz gerektiğidir.

  151.ayette de eğitim amacını ve Peygamberlerin öğretmenlik görevini görüyoruz.

MAİDE 97. Allah, Kâbe'yi, o saygıya lâyık evi, haram ayı, hediye ve gerdanlıkları insanların belini doğrultmaya sebep kıldı. Bu da Allah'ın, göklerde ve yerde ne varsa hepsini bildiğini ve Allah'ın her şeyi bilici olduğunu (sizin de anlayıp) bilmeniz içindir.

  Altı çizili yer, günümüzdeki hac için söz konusu mudur? Günümüz haccı, bu ibadeti yapanların mı beline doğrultmakta, yoksa Suudi Arabistan ekonomisinin mi belini doğrultmakta? Ancak gerçek hac, yani Kuran’a, doğru ve gerçek öğretiye yönelme, bağlanma; insanların manevi yönden bellerini doğrultacaktır. Hedy kurbanı ile de, fakir fukara maddi yönden bellerini doğrultacaktır.

  Sonuç olarak Kuran’daki hac, ALLAH’ın gerçek ve doğru öğretisini öğrenmeye yönelmektir. Hac, eğitime koşmaktır. Bu yola manevi yönden gücü yetenlerin, ALLAH’ın hak dinini ayrıntılı ve kuvvetli bir şekilde öğrenmesi ve çevresine öğretmesidir. Zaten Kuran’ın ilk ayeti olan “Oku” şeklinde çevrilen “İkra” da, tabela okumak, araçların plakasını okumak anlamında olmayıp, “Öğren/ öğret” demektir.

      Uydurulan hac ibadetinde ise, Kuran’da yazmayan bir dünya şey mevcuttur. Örneğin, 7 kere tavaf etmek Kuran’ın neresinde yazıyor? Bunun gibi birçok farz, şuraya gitmek, yok burayı gezmek, bilmem nereyi ziyaret etmek… Kuran’da nerede yazıyor? Bir şeyler uydurdular ve Kuran’da kelime oyunları ile bunu aklamaya çalıştılar. Örneğin, Safa ve Merve tepeleri arasında 7 kere koşturmayı ele alalım.

BAKARA 158. “Şüphe yok ki, Safa ile Merve Allah'ın koyduğu nişanlardandır. Her kim Beytullah'ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur. Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allah kabul eder ve (yapılanı) hakkıyla bilir.”

     Yukarıda da belirttiğimiz gibi tavafın kelime anlamı, bulunmak, dolaşmaktır. Ayette denmektedir ki, eğitim almak için Mekke’ye gelenlerin, orada o dönem putperestlikle özdeşleşen bu iki mekana gitmelerinde, oraları dolaşmalarında bir sakınca yoktur. Bu ayeti tekrar tekrar okuyun. İki tepe arasında 7 kere koşturmanın haccın farzı olduğunu neresinden çıkaracaksınız?

  Haccın farzlarından biri de şeytan taşlama kabul edilir. Bu farz Kuran’ın neresinde yazıyor? Taşladığınız mekanda şeytan mı var? Şeytan orda mı? Şeytanı arıyorsanız aynaya bakın. Şeytan nefsinizdedir. Size kötülüğü emreden kalbinizdedir. Size tembellik fısıldayan, boş vermişliğe sürükleyen, sorgulamadan uzak tutan beyninizdedir. Hem gerçek Müslüman şeytanı taşlayan değil, şeytan için dahi ağlayabilendir.

SEBE 20, 21. “Andolsun İblis, onlar hakkındaki tahminini doğruya çıkardı. İnanan bir zümrenin dışında hepsi ona uydular. Halbuki şeytanın onlar üzerinde hiçbir nüfuzu yoktu. Ancak ahirete inananı, şüphe içinde kalandan ayırt edip bilelim diye (ona bu fırsatı verdik). Rabbin gerçekten her şeyi koruyandır.”

 

  Yok eğer şeytan taşlama sembolik bir hareket ise, soruyorum, böyle bir sembolik harekete ihtiyaç duyulduğu nerede yazıyor? Ya da bu sembolik hareketlerin kime, ne faydası var?

  Tüm bunlar, turistik turu uzatmak için uydurulmuştur.

  Bizim her halükarda amacımız insanları düşünmeye, sorgulamaya sevk etmektir. Bu ayetlerde de Kabe’den, bir dört duvardan bu kadar bahsedilmesinin sebebi sorgulanmadır. Eğer Kabe İslam’ın İbrahim tarafından temelinin atıldığı bir okul, bir kıyam noktası değilse, bugün inanılan birçok hurafeyi kabul etmekten başka çaremiz kalmaz. Bunun sonucunda da, İbrahim’in dört duvarı olan bir put dikmek için mücadele verdiğini, ALLAH’ın Peygamberine kendi adına bir put inşa ettirmesinin yanı sıra, heykel sanatını değil, mimari sanatı sevdiğini düşünmek zorundayız.

Kabe, dünya üzerindeki bütün zulümlere, her türlü diktatörlere, cehalete, sefalete, sömürüye, kafirliğe, münafıklığa karşı başkaldırmak için İbrahim tarafından kurulmuş İslam’ın ilk okulu, hak mücadelesinin ilk devrim meydanıdır. Burada zulme başkaldıracak neferler yetiştirilmiş ve İslamlaşan bu hanifler, memleketlerine dönerek cihad etmiş, İslam öğretilerini yaymışlardır. İşte bu sebeple çok eski medeniyetlerde İslam kırıntılarına rastlanılmaktadır.

  Hacc, insanların uzak diyarlardan gelip toplanarak, ALLAH’ın ilmini, emir ve yasaklarını öğrendiği ve böylece “ARİFLEŞEREK” cihada hazır hale getirildiği bir eğitim organizasyonudur.  

  Yazının sonu, Hakkı Yılmaz’ın “Hacc” makalesindeki cesaret dolu son sözü ile olmalı diye düşünüyorum:

“İşte Kur’an’ın haccı, budur. Bugünkü ham veya bayat insanların tavaf, sa’y, şeytan taşlama, zemzem içme, zemzem ve hurma hamaliyesi ile yaptıkları hacc, sadece ÇÖL TURİZMİDİR, taşın-toprağın kutsanmasıdır; İslam dinindeki hacc değildir.”

 

 


 

KURBAN

  Kuran’da “Kurban Bayramı” veya hayvan gırtlaklama ibadeti gibi şeyler yoktur. Hayvan kanı ile ALLAH’ın hoşnutluğu kazanılamaz. Bu zihniyet, cahiliye dönemlerinden, putperest alışkanlıklarından gelmedir.

  Kuran’da sizin “Kurban kesmek” zannedebileceğiniz tek şey “Hedy” olarak hayvan bağışlamaktır. Diyanet’in kendi sitesinde bu kavram şöyle açıklanmaktadır:

“Sözlükte "hediye etmek, göndermek, yol göstermek, izinden gitmek" anlamlarına gelen hedy, bir fıkıh terimi olarak, hac ve umre sırasında Harem'de kesilen kurbanlık hayvanları ve Kâbe'ye ve Harem bölgesinde hediye olmak üzere kesilen kurbanı ifade etmektedir. Kur'ân-ı Kerim'de beş yerde geçen hedy kelimesi ıstılah manasında kullanılmıştır (Bakara, 2/196; Mâide, 5/2, 95, 97; Fetih, 48/25).”

   Kuran’da kurban kesme ibadeti diye bir şey yoktur. Kuran’da hedy vardır. Yani, hac ibadeti ile toplanan, eğitim faaliyeti gören insanlara, yemeleri için hayvan bağışlama vardır. Bakara 196, Maide 2, 95, 97, Fetih 25 ayetlerini incelerseniz, kurban kesmenin bağımsız bir ibadet olmadığı, hac ile ilgili bir bağış olduğunu görürsünüz. Hacc 36, 37 ayetlerini tek başına okuduğunuzda hac ibadetinden bağımsız bir kurban kesme ibadeti olduğunu zannedebilirsiniz, ancak bu ayetleri bir bütün olarak, necm olarak okursanız, burada da kurban kesmenin hac ibadeti ile ilgili olduğunu görürsünüz.

   Hac ibadetinden bağımsız bir kurban kesme durumu söz konusu değildir. Kurban kesme, hac sırasında eğitim gören öğrencilere yapılan bir bağıştır. Hacc 36’ya göre de bu etten, hem eğitim gören öğrenciler yiyecek, hem de fakire, yoksula dağıtılacaktır.

HACC 36. “…onlardan hem kendiniz yiyin, hem de ihtiyacını gizleyen-gizlemeyen fakirlere yedirin. İşte bu hayvanları biz, şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik.”

 

  İlerleyen tarihlerde ise, cahiliye adetlerinin ve putperest alışkanlıklarının İslam’a sokulması ve dinin yozlaştırılması sonucu, Hac ile ilgili olan bu kurban kesme, bağışlama davranışı, hac ibadetinden bağımsız bir ibadet olarak görülmüş ve Kurban Bayramı uydurulmuştur. Hacc 36 ise mantığından uzaklaştırılıp, kurban etinin bir kısmının kurbanı kesenin ailesince yenip, kalan kısmının fakire, yoksula dağıtılacağı şeklinde yorumlanmıştır.

  Bizim bu konuda ilk bilmemiz gereken şey, Kuran’da hac ibadetinden bağımsız bir kurban kesme ibadeti olmadığı, kurban kesmenin hac sırasında, hac eğitimi görenlere yapılan bir bağış olduğudur. Yukarıda adı verilen ayetlerde bu durum görülecektir, ancak bu uydurmayı aklamak için bu ayetler dışındaki birkaç ayette hac ibadetinden bağımsız bir kurban kesme ibadeti varmış gibi gösterilmektedir. Bunların başında Kevser Suresi gelir.

KEVSER “1. (Resûlum!) Kuşkusuz biz sana Kevser'i verdik.

2. Şimdi sen Rabbine yönel/destek iste ve kurban kes(?).

3. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir.”

  Kuran’ı okuyan herkes, buradaki “kurban kes” emrinin Kuran’ın bütünü ile alakasız bir emir olduğunu görecektir. Kuran’ın hiçbir yerinde ALLAH ne peygamberine, ne diğer kullarına, hac ibadetinden bağımsız bir kurban kesme emri vermemişken, sadece burada böyle bir şey söylemesi ilginç olurdu. Ayrıca bu ifade, bu üç ayetlik surede de sırıtmaktadır. Kevser’i vermek, salatı emretmek, sonu kesik olmak ifadelerinin yanında “Kurban Kesmek” çok ilgisiz durmakta ve anlam bütünlüğünü bozmaktadır. Bir kere sorgulamaya başlayan, işin uydurma boyutunu görecektir.

   Bu ayette “Kurban kes” olarak çevrilen ifadenin orijinali “Ve-nhar” emridir. Bu emrin kurban kesmek ile alakası olmayıp, bildiğim kadarıyla bu kelime Kuran’da başka yerde de geçmemektedir. Bu kelimenin farklı anlamları vardır. Örneğin; Şafii mezhebinin kurucusu, İmam-ı Şafii bu kelimeyi “Ellerini göğsüne değdir” olarak anlamış ve namazda ellerin göğse değdirilmesi gerektiğini söylemiştir. Bu kelimenin başka bir anlamı “Göğsü hançerlemek” olup, günümüz “İntihar” kelimesi de buradan gelmektedir. İşte bu kelimeyi “Kurban kes” olarak çevirenler, ALLAH’ın burada ve-nhar emri ile deveyi göğsünden hançerle, yani kurban kes demiş olacağını iddia etmiştirler. Halbuki bu durum hem ayetin indiriliş sebebi ile hem de birinci ve üçüncü ayet ile alakasız bir durum sergilemektedir.

      Ve-nhar kelimesinin anlamlarından biri de “Göğüslemek” tir ve bu anlam hem ayetin indiriliş sebebine, hem de birinci ve üçüncü ayette söylenen ile bütünlük oluşturmaktadır. Ayetin indiriliş sebebini Hakkı Yılmaz’ın “Kurban” makalesindeki araştırmasını paylaşarak belirtmeyi tercih ediyorum:

“Dinî  ve tarihî kaynaklarda belirtildiği gibi peygamberimiz, ilk günden itibaren müşriklerin kendisini hafife ve alaya almalarıyla, hazırladıkları hile ve tuzaklarla karşı karşıya kalmıştır. Peygamberimizin maruz kaldığı bu tür davranışlardan biri de soyunu devam ettiremeyeceği yönündeki alaycı hafifsemelerdi. Günümüzde bazı ilkel aileler tarafından da hâlâ sürdürüldüğü gibi, o zamanın Arap kültüründe de kız çocukları evlâttan sayılmaz, ailenin erkek çocuk tarafından devam ettirildiği kabul edilir ve erkek çocuğu olmayanlar horlanırdı. Peygamberimizin Hadice'den doğma oğulları Kasım ile Abdullah ölünce, başta As b. Vâil es- Sehmî, Ebû Cehil, Ebû Leheb, Ukbe b. Ebî Mu'ayt gibi Kureyş'in ileri gelen müşrikleri olmak üzere peygamberimizin hasımları bu olayı malzeme yaparak onu horlamaya yeltenmişlerdi. Peygamberimiz tarafından ortaya atılan davanın onun ölümü ile biteceğini, çünkü oğulları öldüğüne göre davanın takipçisi kalmadığını düşünerek peygamberimiz hakkında "Bırakın onu, onun soyu kesik, zürriyetsiz, ölünce adı unutulur gider, biz de ondan kurtuluruz" diyor ve temennilerini haber yapıyorlardı. Bu durum peygamberimizi çok üzüyordu.

Bu sure işte üzgün peygamberi desteklemek ona metanet kazandırmak, onu ileriki görevlerine hazırlamak için inmiştir:

Şüphesiz Biz sana bol nimet verdik. Öyleyse Rabbin için salât et [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek ol; toplumun zenginleştirilmesine ve aydınlatılmasına uğraş] ve karşılaşacağın zorlukları göğüsle! Şüphesiz seni horlayan, sonu olmayanın; yaptıkları, işe yaramayanın ta kendisidir! (15/108, Kevser/1-3)

Rasülüllah’a verilen Kevser, yani bol nimet ise yine Kur’an’da (Duha, İnşirah sureleri ve Hıcr/87) ayrıntılı  olarak açıklanmıştır.

Buna göre bol nimet, “Kur’an ve sıradan birisi iken seçilip peygamber yapılması; yetim iken barınağa kavuşturulması; dosdoğru yol dışında biri iken doğru yola kılavuzlanması; dar gelirli iken zenginleştirilmesi; sıkıntılı ilen göğsünün açılması, ferahlatılması; yükü ağır iken ağır yükünün hafifletilmesi; adı unutulacak iken adının, sanının ve şanının yüceltilmesi’dir.”

  İşte bu surede söylenen, peygambere soyu kesik diye hakaret edenlerin aslında kendilerinin soysuz olduğu, ALLAH’ın peygamberimize bol nimetler verdiği ve peygamberimizin zorluklara göğüs gerip, ALLAH’a kulluk etmesi gerektiğidir. Bu surenin “Kurban kesme” ile alakası yoktur. Bu sure peygamberimize bir moral kaynağı iken, bize de kıssadan hissedir. Buradaki hissemiz, hayatımızda bazı musibetlere ve birçok zorluğa maruz kalabileceğimiz, fakat ALLAH’ın bize verdiği nimetler ile zorluklara göğüs gerip, ona karşı kulluğumuzu layıkıyla devam ettirmemizdir.

  Kevser Suresi dışında iki yerde de, hac ibadetinden bağımsız bir kurban kesme ibadeti varmış gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Bunlar, Maide 27-32 arasındaki Habil-Kabil hikayesi ile Saffat 100-111 arasındaki İbrahim-İsmail hikayesidir. Bu kısımları Kuran’dan tekrar tekrar okuyun, yine de günümüz Kurban kesme farzını göremezsiniz. Bu iki hikaye de müteşabih anlamları olan hikayeler olup, bu hikayelerin Kurban kesme ile alakası yoktur. Örneğin, İbrahim-İsmail hikayesinde, İbrahim oğlunu öldürmeye kalkınca ALLAH’ın bir hayvan gönderip, oğlunu değil, bu hayvanı kurban et demesi şeklinde, hikayenin uydurma olan devamı Kuran’da yoktur. Kuran’a göre, bir gün İbrahim rüyasında bir çocuğu mağdur ettiğini görür ve buna çok üzülür. Sonraları ikisi de bu mağduriyeti yaşayıp, ardından İslamlaşınca ALLAH tarafından ödüllendirilir. Diğer hikayede ise ALLAH’ın, iki kardeşten birinin takvalı olmadığı gerekçesi ile kurbanını kabul etmediği anlatılır. Buradaki hikayeden de günümüz kurban kesme farzı, ibadeti çıkmaz. Bu hikayede de müteşabihlik söz konusudur. Burada bir yoruma göre, ALLAH kardeşlerden birinin takvasız olduğu gerekçesiyle adağını kabul etmemiştir. Benimde kabul ettiğim diğer bir yoruma göre ise, ALLAH takvasızlığından dolayı kardeşlerden birinin kendisine yaklaşmasını kabul etmemişti ve bunu kıskanan kardeş, diğer kardeşini öldürmüştü. Bu şekilde yorumlanmasının sebebi de “Kurban” kelimesinin anlamının “ALLAH’a yaklaşmak” olmasından ötürüdür.

  Saffat ve Maide Suresi’ndeki bu iki müteşabih hikayeyi biz hızlıca anlattık ama daha ayrıntılı ve bilimsel olarak öğrenmek isteyenler Tebyinü’l Kuran kitaplarından veya Hakkı Yılmaz’ın sitelerinden araştırabilirler.

  Sonuç olarak Kuran’da kurban, hac ibadeti ile ilgili olup, hac ibadeti sırasında eğitim gören öğrencilere yapılan bağış ve yardımdan ibarettir. Bağımsız bir kurban ibadeti yaratmak için arkasına sığınılan Kevser Suresi ile Maide ve Saffat Suresi’nin gösterilen ayetlerinin kurban kesmek ile alakası yoktur.

  Günümüz kurban kesme mantığı ise, cahiliye adetlerinden, putperest alışkanlıklarından ve en sonda Tevrat’ın yanlış anlaşılmasından ötürüdür. Cahiliye dönemlerinde insanlar putlarına kurban keserlerdi. Putları için kan akıtmak gerektiğine inanırlardı. Günümüz cahilleri de, neden kurban kesiyorsunuz sorusuna “E kan akıtmak lazım” şeklinde cevap vermektedir. Ey cahiller! Sizin söylediğinizi kulağınızda mı duymuyor? ALLAH kan ile beslenen bir put mu? Ya da ALLAH sizin akıttığınız kana göre mi sizi koruyacak, belalardan esirgeyecek? Yeni araba alırsınız, gider kan akıtırsınız. ALLAH akıttığınız kanın miktarı ile mi sizi kazadan, beladan uzak tutacak? En ufak bir şey de kan akıtmak lazım diyen zihniyet, söylediğinin putperestlikten geldiğini bilmeyen cahillerindir. Gidin İslam öncesi kaynaklara bakın. Orada insanların putların korkusundan onlar için kan akıttığını, onlara kurban kestiğini görürsünüz. Örneğin gidin mitoloji kitaplarını karıştırın. O dönem insanların Zeus’a veya diğer sözde tanrılara kurban kestiğini, akıtılan kan ile kutsandığına ve o tanrının nefretinden korunduğuna inanmalarını göreceksiniz.

  Cahiliye dönemi adetleri ve putperest alışkanlıklarından sonra her şeyde bir kurban kesme mantığının aranmasının sebeplerinden biri de Tevrat’ın yanlış anlaşılmasıdır. Tevrat’ı okuyan görecektir ki, neredeyse baştan sona kurban kesmek vardır. Ancak Kuran’da ise, hedy kurbanı dışında kurban olmayıp, neredeyse baştan sona zekat, sadaka, bağış, paylaşmak, yardım etmek söz konusudur. Bu farkın sebebi ise çok açıktır. Tevrat indiğinde henüz para icat edilmemişti ve altın, gümüş gibi madenlerin de günümüzdeki gibi likidite değeri yoktu. Hatta Tevrat’ta Yaratılış kitabı 38. Bölüm 14-20. Ayetler arasında anlatılan bir hikayede, Yakup’un oğlu, Yusuf’un kardeşi Yahuda’nın bir hayat kadınıyla yatmak için anlaştığı ve ücret olarak da bir oğlak belirlediği yazmaktadır. Demek oluyor ki, bugün para ne ise, o dönem koyun, oğlak o anlama geliyor ve bunun için zekat, sadaka, bağış hep hayvanlar ile yapılıyordu. Kuran’ın indiği dönemde ise artık para icat edilmiş ve zekat, sadaka, bağış benzeri emirlerin hayvan ile yapılması değil, para ile yapılması söz konusu olmuştur. İşte, Kuran’da kurban kesme olmamasına rağmen, Müslümanlar arasında bu derece popüler olmasının sebebi, sonradan Müslüman olan Yahudilerin uydurmaları ve alışkanlıkları ya da Tevrat’tan yapılan yanlış yorumlamalar olabilir.

  Günümüzde ekonomik durumları sebebiyle et yiyemeyen insanlarımız fazlaca mevcuttur. Onlara et yardımında bulunmak, pek tabiî ki çok güzel ve önemli bir harekettir. Ancak ille de kurban kesip, et vereceksin diye bir şekil şartı yoktur. Siz insanlara para dağıtırsanız, sonra ALLAH size mahşerde “Ben sana et dağıt dedim, para dağıt demedim. Yaz şu kadar günah” diyecek değildir. Dinin, ibadetin ve yardımın olmazsa olmaz şekil şartları yoktur. İnsanların kredi borçları varken, alacaklıları kapıdayken onlara ille de et vereceksiniz demenin bir mantığı da yoktur, Kuran’da bir karşılığı da yoktur. Bence et yerine, para vermek çok daha mantıklı ve faydalıdır.

  Tercihinizi et dağıtmaktan yana kullanırsanız, bilmeniz gereken tek şey, o etinde, kanında ALLAH için hiçbir önemi olmadığı, onun için önemli olanın sizin fakire, yoksula yaptığınız yardım olduğudur. ALLAH eti, kanı değil, sizin takvanızı arar. Bakın ALLAH Zebur’da ne diyor:

“Mez.50: 9 Ne evinden bir boğa, ne de ağıllarından bir teke alacağım.

Mez.50: 10 Çünkü bütün orman yaratıkları, dağlardaki bütün hayvanlar benimdir.

Mez.50: 11 Dağlardaki bütün kuşları korurum, kırlardaki bütün yabanıl hayvanlar benimdir.

Mez.50: 12 Acıksam sana söylemezdim, çünkü bütün dünya ve içindekiler benimdir.

Mez.50: 13 Ben boğa eti yer miyim? Ya da keçi kanı içer miyim?”

ALLAH eti kendi için istemiyor, fakir fukara için istiyor. Aksi takdirde siz, akıttığınız kanı onun içtiğini mi düşünüyorsunuz? Velev ki öyle, susayan(!) ALLAH bunu sizden mi ister? Bırakın artık hayvan kesmeyi kutsal görmeyi. Bırakın artık hayvanın kanını kutsamayı, hayvanın kanı aracılığı ile medet ummayı. Kanın hiçbir önemi yok. Önemli olan sizin takvanız, sizin ihtiyacı olana yardım etmiş olmanızdır.

HACC 37. “Onların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır; fakat O'na sadece sizin takvânız ulaşır.”

 

 


 

LAİKLİK

  Laiklik kavramının Türkiye’de yanlış yorumlandığını düşünmekteyim. Daha küçükken okulda bile şöyle bir söz yığını ezberlettirildi: Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır öğretmenim. Böyle bir tanım çok basit ve çok işlevsizdir. Bu kavramı böyle bir cümlenin içine hapsetmek yorum faaliyetini sınırlandırıp, ülkedeki kavram kargaşasını arttırmaktadır. Bunun sonucunda laiklik, herkesin çıkarı doğrultusunda şekillendirilmektedir. Ancak laiklik, asla birilerinin anlattığı gibi din karşıtlığı değildir.

  Benim düşüncelerime göre Laiklik iki bacaklıdır. Birbirine eşit bu iki bacak bir bedene vücut verir. Laikliğin ilk bacağı şudur: Din kurallarının hukuk kuralı haline getirtilmemesidir. Çünkü din, hukuk değildir. Çağdaş bir hukuk sistemi kurmak istiyorsanız, koyduğunuz normlar din kuralları olmamalıdır. Bu, gerçek din kuralları geri kalmıştır, çağ dışıdır demek asla değildir. Çünkü din, Kuran’dan ibarettir ve Kuran bir kanun kitabı değildir. Kuran’da hukuksal kural diyebileceğiniz her emir zaten akıl yoluyla var olması gerektiği bilinebilir kurallar olup, her halükarda hukuk sistemlerinde yerlerini almıştır. Ancak dünyada çok fazla kurala ihtiyaç vardır. Kuran’ın yüzlerce ayetinde akla işaret edilmiştir ve insanlar bu kuralları ALLAH’ın lütfettiği akılla oluşturmalıdır. Ancak dini hukuka dönüştürürseniz, ihtiyacınız olan hukuk kurallarını oluştururken, bunları da dinleştirmiş ve bunun sonucunda hukuk ihtiyacından ötürü dine eklemeler yapmış olursunuz. Ancak dine kendi kafanıza göre eklemelerde bulunamazsınız. Kurallar yazıp, bu dinidir diyemezsiniz. Bunun sonucunda, bu beşeri kurallar dogmatikleşecek ve gelişen dünyada ileride sorunlar çıkaracaktır. Halbuki gelişen dünyada her an yeni olayların çıkması; yeni kuralların konması, eski kuralların kaldırılması ihtiyacını doğurmaktadır. Dini zannedilen bir kuralı kaldırmaya da kimsenin gücü yetmeyecektir. Bunun yanı sıra, herhangi bir olaydaki farklı ihtimaller, var olan kuralı yorumlamayı gerektirecektir. Böyle bir durumda ise, din kurallarının yorumlanması sorunu karşımıza çıkacaktır.

   Dini olduğu iddia edilen bir hukuk kuralını kaldırılmayı bırakın, tartışma konusu bile yapamazsınız. Örneğin; birileri dinde hırsızlığın cezasının kolun kesilmesi olduğunu zannedip, bunu hukuklaştırırsa, siz hasta çocuğu için eczaneden ilaç çalan bir adama da aynı cezayı uygulamalısınız. Çünkü onlara göre bu din kuralıdır ve siz bunun yanlış anlaşıldığını söylerseniz linçe uğrarsınız. Bu sefer ya bu sözde din kuralını uygulayıp, hakkaniyete aykırı durumlar yaratacaksınız ya da bunu reddedip birileri tarafından kafir ilan edileceksiniz. Başka bir örnek; birileri dinde recm cezası var derse ve bunu hukuklaştırırsa, siz artık bunun aksini iddia edemez ve dogmatik kuralların oluşumunu seyretmek zorunda kalırsınız. Sonra da bir kadın tecavüze uğrarsa ve hamile kalırsa ancak bunu kanıtlayamazsa, siz zina suçundan dolayı o kadını recm cezasına çarptırmak ile mükellef olursunuz. Değiştiremezsiniz ve yorumlayamazsınız. İşte bu gibi ihtimaller yüzünden bir kurala dini deyip, sonra da bu kural hukuklaştırılmamalıdır. Değişime ve yorumlamaya açık, çağın gelişen koşullarına uyarlanabilen rasyonel hukuk kuralları oluşturulmalıdır. Çünkü ne din hukuktur, ne de Kuran bir kanun kitabıdır. Kurallarımızı, Kuran’ın yüzlerce ayetinde işaret edilen akla göre oluşturursak, akla uygun kurallar zaten Kuran’a uygun olmuş olacağından, dini yönden bir sorun söz konusu olmayacaktır.

“Özellikle bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, halkın yararına uygundur; biliniz ki o, bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin yararına, İslâmın yararına uygunsa kimseye sormayın; o şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın uyduğu bir din olmasaydı mükemmel olmazdı, son din olmazdı.” Mustafa Kemal ATATÜRK

  Zaten ülkemizde de laikliğin bu ilk bacağına aykırı talepler bazı marjinal gruplar dışında istenmemekte ve tartışılmamaktadır. Asıl tartışma ve kavram kargaşası çıkan kısmı, laikliğin ikinci bacağından ötürüdür.

  Laikliğin ikinci bacağı; devlet dahil hiç kimsenin hiç kimseye dini baskı, talep ve sınırlandırmalarda bulunmamasının sağlanmasıdır. Bu hem olumlu hem de olumsuz davranışlara da uygulanabilecek bir tanımdır. Yani, oruç tutmayan birine oruç tut demekte laikliğe aykırıdır, oruç tutan birine oruç tutma demekte laikliğe aykırıdır. Böylece laiklik kavramının tek bir tarafın düşüncelerini savunan bir kavrammış gibi algılanmasının önüne geçilebilir. Laiklik bu yorumla en basit ifadeyle “Karışmamak” tır. Devletin ve diğer bütün kişilerin, diğer herkesin inanç ve dini yaşam biçimine karışmaması ve karıştırtmamasıdır. Bir nevi nötr ve duyarsız kalmaktır. Hatta “Bana ne kim ne yaparsa yapsın” diyebilmektir. Kimin hangi inanca hangi yaşam biçimine bağlı olduğunu bilmezlikten gelmedir. (Bu, Rawls’ın Bilmezlik Perdesi Teorisidir.) Ancak bu şekilde herkes eşit ve özgür olabilir. Bu anlayışla, toplumsal olgunluk ve hoşgörü seviyesi artar ve demokrasi gelişir. Bunu yaparken, paranoyakça yaklaşımlara izin verilmemelidir. Şöyle yaparsak irtica gelir, şuna izin verirsek şeriat gelir düşüncesi, bana göre paranoyadan başka bir şey olmayıp, toplumun olgunluk ve hoşgörü seviyesinin ve demokrasi bilincinin geride kalmasına sebebiyet veren bir anlayıştır. Velev ki böyle korkular söz konusu olsa da, laikliğin birinci bacağındaki rasyonel hukuk, bu korkuların giderilmesi için yeterli olacaktır.

  Laikliğin bu karışmama olarak yorumlanmasını türban sorununa uygularsak, laik devlet ve o devleti savunan birey, türbanlı bir hanımın türbanına karışmaz, “Bana ne” der, hatta Rawls’ın teorisine göre bilmezlikten gelir ve bakar ama görmez. Bu anlayışla kimse ötekileştirilmemiş ve eşitlik ilkesine uyulmuş olur. Bu anlayış kimseyi üniversite kapısından çevirmez. Çünkü ne devletin ne de başka herhangi bir kişinin, başka bir kişiye dini inanç ve yaşam biçiminde baskı, talep ve sınırlandırma hakkı vardır. Dolayısıyla, üniversite kapısında türbanlı bir kıza başını aç demekte laikliğe aykırıdır, başka bir okulda başını ört demekte laikliğe aykırıdır. Buradan çıkan ilginç sonuç, bir dönem devletin laikliği koruma adına yaptığı eylem, tam tersi laikliğe aykırıdır. Yok eğer devlet, bunun önlenemez tehlikelere yol açacağını düşünüyorsa, üniversite okuyacağım diyen kızın ülkeye şeriat getireceğine inanıyorsa, bu yukarıda bahsettiğim paranoyadan başka bir şey değildir. Yok eğer, bu kız tıp okur ve erkek hastalara bakmaz örneği gibi düşünceler var ise, bu da laikliğin birinci basamağındaki rasyonel hukuk ile çözülebilir. Türk Ceza Kanunu’nda şu anda var olan kurallar ile çıkma ihtimali düşünülen böyle eylemler engellenebilir ve zaten bu şekilde engellenmelidir de. Sorun çıkma paranoyası ile yeni sorunlar oluşturulmamalıdır. Devletin, önlem alma(!)  yetkisi bu kadar geniş olamaz. Aksi takdirde; Hobbes ve Locke’ın ışığında devlet teorisi tartışmaya açılır.    

  Tüm bu düşüncelerimin ışığında bana göre laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması değil, din kurallarının hukuk kuralı haline gelmemesi ve devlet dahil herkesin, diğer herkesin dini inanç ve yaşam biçimlerine karışmamasıdır. Tabii ki burada da özgürlüğün sınırı, başkalarının özgürlüğünün başladığı yere kadardır.

  Laiklik ile ilgili bu genel bakıştan sonra, şimdi de laikliğin Kuran’da olup, olmadığını inceleyelim. Laiklik, Kuran’da var mıdır, yoksa Kuran’a aykırı mıdır?

     Şaşıracaksınız ama laiklik Kuran’da vardır. Kuran, kimsenin dini görüşlerine karşı zorlamalarda bulunulmamasını buyurmuştur.

BAKARA 256. “Dinde zorlama yoktur.”

   Din konusunda insanlara sadece doğru bilgi anlatılmalı ve ardından onları özgür bırakıp, kendi kendilerine doğruyu bulmaları umulmalıdır. İnsanlar zorlanmamalı, insanlara baskı ve şiddette bulunulmamalıdır. ALLAH, elçisine bunu söylemiştir. Zorlamamasını, sadece tebliğ etmesini buyurmuştur.

YUNUS 99. “(Resûlüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?”

GAŞİYE 21, 22. “(Resûlüm), öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin.”

 

ENAM 104. “(Doğrusu) size Rabbiniz tarafından basiretler (idrak kabiliyeti) verilmiştir. Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de kör olursa zararı kendinedir. Ben üzerinize bekçi değilim.”

 

  ALLAH isteseydi zaten bütün kullarını imana getirirdi. O zorlamadıysa, elçisine zorlatmadıysa, artık biz kimseyi dini bir konuda zorlayamayız. Gerçek Müslüman’a düşen, gerçek İslam’ı yalnızca anlatmaktır. İnsana idrak kabiliyeti verilmiştir ve bu anlatılanlara inanıp, inanmamak onun imtihanıdır. Özgür düşüncesiyle doğruyu bulmalıdır. Onun imtihanından bize bir günah yoktur. Biz ancak şahitlik yapabiliriz.

 

NAHL 9. “Yolun doğrusu Allah'ındır. Yolun eğrisi de vardır. Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi.”

 

MAİDE 48. “(Ey ümmetler!) Her birinize bir şerîat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şerîatlerde) sizi denemek için (böyle yaptı).”

 

İSRA l5. “Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üslenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz.”

 

FATIR 37. “Onlar orada: Rabbimiz! Bizi çıkar, (önce) yaptığımızın yerine iyi işler yapalım, diye feryat ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi? (Niçin inanmadınız?) Şimdi tadın (azabı)! Zalimlerin yardımcısı yoktur.”

 

  İslam’dan önce de insanlar din konusunda birbirlerine karışıyorlardı. Bunu ALLAH rızasını kazanmak için yapıyorlardı, ama ALLAH’ın böyle bir buyruğu yoktu. İslam’dan önce Hıristiyanlar, ruhban sınıfı kurarak insanların kendi uydurdukları dine uymaları için onlara baskı yaptılar. ALLAH, Kuran’da hak ettikleri cevabı verdi ama onlar ders almadıkları gibi, sonradan Müslümanlar da aynı hatayı yapar oldular.

 

HADİD 27. “Sonra bunların izinden artarda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da arkalarından gönderdik, ona İncil'i verdik; ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.”

 

   Sonuç olarak, bir Müslüman din ile ilgili bir konuda başka bir Müslüman’a baskılarda bulunamayacağı gibi; bir Müslüman her hangi bir Gayrimüslim’in İslam’a girmesi için de onu zorlayamaz. Sadece Kuran’ı anlatır ve doğruya inanıp, inanmamak onların bileceği iştir. Ama örneğin, İslam’a girmek istemediler diye, onlar büyük felaketlere uğrayacak değillerdir. ALLAH’ın istediği sadece iyi insanlar olmamızdır. Bir insan iyiyse, artık geri kalan detaylar için ALLAH adaletle hükmünü verecektir. Hiçbir dine bağlı olmayan Sabiiler dahi, eğer iyilikle uğraştılarsa, onlar üzerinde korku yoktur.

 

BAKARA 62. “Şu bir gerçek ki, iman edenlerden, Yahudilerden, Hıristiyanlardan, Sâbiîlerden Allah'a ve âhiret gününe inanıp barışa ve hayra yönelik iş yapanların, Rableri katında kendilerine has ödülleri olacaktır. Korku yoktur onlar için, tasalanmayacaklardır onlar.”

 

     Kuran’da zorlama, baskı, talep, karışma olmayıp, yalnızca tebliğ, söyleme, anlatma varsa, burada cihad ile ilgili bir çelişki olduğunu düşünebilirsiniz. ALLAH, ayetlerinde resmen din ve vicdan özgürlüğünden bahsetmişken, cihad edin demesinin bu durumla bağdaşmayacağını söyleyebilirsiniz.

 

     Öncelikle şunu söyleyelim, Kuran’da, size anlatıldığı gibi öldürerek, kan dökerek cihad etme diye bir şey yoktur. Savaş ancak son çaredir. ALLAH savaşa, zulme uğradığınızda izin verir. İnsanları zorla İslam’a sokmak için seferler yapma, savaşma diye bir şey Kuran’da yoktur. Peygamberimizin de hayatının çok küçük bir kısmı silahlı savaş ile geçmiş ve bunlarında sebepleri zulme uğramaları, kendilerini savunmak zorunda kalmaları; karşı tarafın antlaşma ihlalleri, ihanetleri, elçilere ve Müslümanlara yaptığı kötü muameleleri sonucunda savaşmak zorunda bırakılmaları gibi sebeplerdir. Yani savaş zulme uğrarsanız yapılabilir, zulme uğratmak için yapılamaz.

 

HACC 39. “Kendileriyle savaşılanlara (müminlere), zulme uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak surette kadirdir.”

 

  Şu iki örneği gururla verebiliriz; Çanakkale Savaşı ve Kurtuluş Savaşı dine uygun savaşlardır. Çünkü bir millet zulme uğruyor ve emperyalizme başkaldırıyor. Ama tarihimizde dine aykırı çok savaş var. Zamanı geldiğinde atalarımıza Viyana kapılarında ne işiniz vardı diye sorulacak. Bir padişahın, bir halifenin, kendini tanrının yeryüzündeki vekili zannederek tanrılaştırması ile topraklarına toprak, zenginliğine zenginlik ve tebaasına kul eklemek için dini çıkarlarına alet etmesi, öbür tarafta büyük mahkumiyetlere sebebiyet verecektir.

 

 “Milletin hayatı tehlikeye düşmedikçe, savaş bir cinayettir.”

ATATÜRK

 

   İslam ne demektir? İslam kelimesi “S-L-M” kökünden türemiştir. “S-L-M” ise, “BARIŞ” demektir. O zaman soruyorum, kökü barış anlamına gelen bir kavramın bünyesinde, zorlama, baskı, savaş, terör nasıl bulunabilir? Dininizin ismi barıştan gelecek ama siz toprak için, yağma için dini çıkarlarınıza alet ederek ve inananların inancını sömürerek yeryüzünde savaşlar ilan edecek, kanlar dökecek, bunun adına da cihad diyeceksiniz. Hayır, bu cinayettir. Zulme başkaldırma amacı olmayan her savaş bir cinayettir. Çocukları yetim bırakan bir lanettir. Savaşın bu özelliğini de en iyi bilenlerden biri yetim ve öksüz büyüyen Peygamberimizdir. Yetim büyüyen Peygamberimiz, nasıl çocukları yetim bırakacak savaşları özendirebilir, canice destekleyebilir, bu mümkün mü? Her zaman sevgi ve iyiliği emreden o yüce insan, yetimliğin acısını bu kadar yakından bilirken, öldürmeyi, kan dökmeyi emredebilir mi? Olur mu canım, Buhariler, Muslimler o hadisleri kitaplarına koymuşlarsa vardır bir bildikleri, sorgulamak bize düşmez.(!) O uydurma hadisler olmasa, kim Emevi soyları için kan döker, canını verirdi? Garibanlar savaş meydanlarında ölmese yarı tanrı sultanlar, halifeler nasıl saraylarda bolluk içinde yaşayabilirdi?

 

      Müslüman’a yakışan barışı ilan etmektir. Barış için mücadele vermektir. Gerçek bir Müslüman barışı teşvik edendir. Sahte Müslüman ise, ağzından kanlar akandır. Gerçek Müslüman bir şirk kurumu olan halifeliği yıkandır. Sahte Müslüman ise, “Niye halifeliği kaldırdı, biz daha kula kulluk edecektik” diyendir. Gerçek Müslüman “Yurtta sulh, cihanda sulh” diye haykırandır. Sahte Müslüman ise çıkarlarına göre, emperyalistlerin emriyle insanlara ölüm fetvaları verendir.

 

   Özetle cihad, emperyalist çıkarlara alet edilmiştir. Biz şimdi yozlaşan cihaddan, Kuran’daki cihada gelelim. 

 

  Kuran’daki cihad, insanlara Kuran’ı anlatma, öğretme mücadelesidir. Bu yolda aklınla, eğitiminle yürümektir. Cihad, insanlara gerçek dini, Kuran’ı anlatmak ve bunu yaparken karşına çıkabilecek zulümlere göğüs germek ile olur. Gerekirse bu zulümler karşısında malını ve canını da ortaya koymaktan çekinmeyerek cihad edilir. Yani işin özü, Kuran ile cihad edilir.

 

FURKAN 51, 52. “Dileseydik elbette her köye bir uyarıcı gönderirdik. Madem ki, yalnız seni gönderdik. O halde kafirlere uyma ve bununla (Kur'an ile) onlara cihad et.”

 

      Şüphesiz ki Kuran, birçok insanın işine gelmeyecek ve çıkarlarına ters düşecektir. Dolayısıyla halis dini, yani yalnızca Kuran’ı anlatan insanlar her zaman, her kesimden zulme uğrayabilir. İşte bu zulme karşı, canınla malınla direnmek, Kuran’ı anlatmaya devam etmek, en son çare bu zulme karşı savaşmak ALLAH için çok değerlidir ve karşılığı büyüktür. Tabii bunun için öncelikle Kuran’ı doğru anlamak ve öğrenmek gerekmektedir. Yani önce Kuran haccedilir, sonra Kuran ile cihad edilir.

 

  Hepimiz Kuran’ı okuyup, anlayıp, öğrenip ve talep edenlere anlatmalıyız. Eğer karşımızdaki inanmakta direniyorsa, onu zorlamamalıyız. Çünkü bizim görevimiz onu inanmaya zorlamak değil, sadece anlatmaktır.

 

 


 

İDEOLOJİ

 

  Din, ne bir ideolojidir, ne de belli ideolojilere bir malzemedir. Din dindir ve herkesindir.

  Biz önce genel olarak bir ideoloji kavramından bahsedelim, sonra bu görüşümüzü anlatalım.

     Sorgulamadan kabulün en tipik örneklerinden biri de ideolojilerdir. Sağ ya da soldan birini seçersiniz ve artık o ideoloji nasılsa sizde o şekilde onu kabullenmek ve sahiplenmek zorunda kalırsınız. Birileri sizin yerinize çoktan düşünmüştür ve sizin düşünme gibi bir lükse başvurmanıza gerek kalmamıştır. Sağcıyım dedikten sonra; işçinin emeği, devrimci anlayış, sosyal politikalar, halkçı söylemler gibi sol ideolojilere hakim olan konuları ikinci plana itmek hatta göz ardı etmek zorunda kalırsınız. Başkasının oluşturduğu sağ ideoloji sizin yerinize düşünüp sizin kişiliğinizi de oluşturuverir. Aynı şekilde solcuyum dedikten sonra; milliyetinize, tarihinize, dilinize, dininize olan bağlılığınızdan ödün vermek zorunda kalırsınız. Birileri tarafından çoktan Türk'üm demeniz ırkçılık, dininizi bilmeniz yobazlık olarak adlandırılmış olur. Sizin artık bir tarafı bütün içeriğiyle, ekleme veya çıkarma yapmadan kabul etmeniz gerekir.

  Hepimizden dünya üzerinde sadece bir tane var ve herkesin kendine ait ayrı aklı, düşünceleri ve kişiliği var. Benim başkasının yazdığı bir ideolojiyi komple kabul etmem, önce kendime hakaret sonra bu düşünebilme kabiliyetimi bilmezlik olur. Ben düşünebiliyorsam, ideolojimi de istediğim gibi oluşturur ve yaşarım. Kim benim yerime düşünüp, beni sınırlayabilir? Benim bir aklım varsa, her alandan bana uygun olan fikirleri alır, kişiliğimde harmanlarım. Çok isterlerse artık başkaları benim bu düşünce harmanımı, kişiliğimi, yaşantımı, adımın sonuna bir “-izm” ekleyerek kendisine ideoloji olarak kabul etsin.

  Örnek olarak Kemalizm’i verebiliriz. Kemalizm bir ideoloji midir, yoksa yukarıda anlattığım gibi bir şahsın düşüncelerinin, kişiliğinin, yaşamının çok beğenilip ideolojileştirilmesi midir? İdeoloji dersek, insanlar istediği gibi bu ideolojiyi kabul etme veya etmeme özgürlüğüne sahip olurlar. Ancak bence Kemalizm bir ideoloji değildir. Mustafa Kemal oturup, bir Marx gibi felsefe mi yapmış ya da dünyayı yorumlayarak sorunlara çözüm yolları mı ortaya koymuştur? Mustafa Kemal’in elbette bir deha olmasının sonucu olarak, kendisine ait düşünceleri ve ilkeleri vardı. Ancak o, bunları bir felsefe olarak ya da bir hukuk, din veya siyaset temelli bir düşünür okulu kurarak yapmadı. O, kendisine ait düşünceler harmanını, askeri kişiliğine, siyasi kişiliğine ve yaşamına yedirerek, bu düşünceler ile belli başarılara ulaştı. Biz onu ve başarılarını o kadar çok sevdik ki, kendimiz onun kişiliğini ideoloji haline getirdik. “Atatürk’ün kendisi Atatürkçü müydü?” sözüyle anlatılmak istenen budur. Mustafa Kemal bir deha olmasının sonucu olarak, hiçbir zaman belli ideolojilere hapsolmamıştır. Hem devrimci, hem milliyetçi hem de dinini bilen bir adam olmuştur. Altı ilkesinden biri milliyetçilik iken, diğer ikisi halkçılık ve devrimcilik olabilmiştir. Türkiye’nin kuruluş yıllarında devletçi ekonomik anlayışı benimsemişken, hayatının son yıllarında liberal ekonomi temelli politikaları da uygulamıştır. Bunun kanıtı, Celal Bayar’ı başbakan yapmasıdır. Mustafa Kemal, belli ideolojilerin içinde kendini sınırlamamış, bütün düşünce ve görüşlerden yararlanarak ülkesinin faydasına olanı bulabilmiştir. Dolayısıyla, Kemalizm’i bir ideoloji haline getirip, Mustafa Kemal’i de bu ideolojik çerçeve içine hapsetmek ona hakarettir. Kemalist düşünce ancak “Ülkenin ve insanlığın iyiliğine ve faydasına olan her şey” olarak tanımlanabilir. Böylece düşünce temelinde, her zaman Kemalist bakış açısı değişir. Bu yüzden, Kemalizm bir ideoloji değil, bir değerdir. Bayrak neyse, marş neyse Kemalizm odur. Bu sayede, ülkenin ve milletin temelini oluşturan bir değer olması sebebiyle, ideoloji olması ihtimalinin aksine, bu ülkenin vatandaşlarının Kemalist olmamasına tepki gösterilebilir. Tabii ki bu, asarak, keserek şeklinde başka değerleri de ihlal edecek bir tepki değil; hoş görmemek, doğru bulmamak gibi manevi tepkiler olabilir.

Başa dönersek, din bir ideoloji midir? Dini tanımlamaya ihtiyacımız yok, din dindir. Dini ideolojileştirip, belli bir kesimin tekeline bırakmak yanlıştır, çünkü din herkesindir. Bir sosyalist ve hatta komünist de pekala dindar bir insan olabilir. Hiçbir ideoloji, insanın dindar olmasına engel değildir, çünkü din tüm bu dünyevi kavramlardan bağımsızdır. Hatta din, o dini sahiplenenlerden de bağımsızdır.

“Eğer biz İslam’ın bir üstün değerler sistemi olduğunu Müslüman olmayanlara anlatmak istiyorsak, onlara her şeyden önce bizim İslam’ı temsil etmediğimizi söylemek zorundayız.” MUHAMMED İKBAL

  Dini ideolojileştirmek veya siyasileştirmek, dine yapılabilecek en büyük yanlışlardandır. Dini, dünyevi konularla kirletmektir. Din ise, yalnızca insanlara bir öğüttür.

SAD 87. “Bu Kur'an, ancak âlemler için bir öğüttür.”

ZÜMER 27. “Andolsun ki biz, öğüt alsınlar diye, bu Kur'an'da insanlara her türlü misali verdik.”

 

DUHAN 58. “Biz onu (Kur'an'ı), öğüt alalar diye senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık.”

 

KAMER 22. “Andolsun biz Kur'an'ı düşünüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?”

 

  Muhafazakarlık diye bir ideoloji olabilir mi? Din, sadece kendisine muhafazakar diyenlerin midir? Peki onlara soralım, siz neyi muhafaza ediyorsunuz? Gelenek-görenekleri diyorsanız, bunun din ile alakası yoktur. Siz muhafazakarlık ile eski düzeni, atalarınızı üzerinde bulduğunuz yolu mu muhafaza ediyorsunuz. Peki ya onların yolu yanlış yol, söyledikleri de dinde olmayan uydurmalar ise? Bu hatayı zamanında putperestler de yaptı:

BAKARA 170. “Onlara (müşriklere): Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, "Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?”

  Atalarımız her şeyi doğru anlamıştır diye bir karine yoktur. Peygamberler, atalarının düşüncelerini ve eski düzeni hiç sorgulamadan kabul mü ettiler? Eğer peygamberler muhafazakar olsaydı putları yıkabilirler miydi? Çevresine ve geleneğine uyup, o putlara taparlardı. İbrahim muhafazakar olsa, halkının putlarını, geleneklerini yıkamazdı. Peygamberimiz muhafazakar olsa, bütün o tabuları yıkamazdı. Kız çocuklarını diri diri gömmek bizim geleneğimizde var diyip bu uydurmaları kabul etmek zorunda kalırdı.

  Yok eğer siz muhafazakarlık ile dine ilave edilen uydurmaları, yalanları değil de, gerçek dini, Kuran’ı muhafaza ettiğinizi söylüyorsanız, bunu biz de yapıyoruz, ama bu görevimiz bize muhafazakar olmamızı gerektirmiyor. Çünkü Kuran’ı korumak ayrı bir şey, dini ideolojileştirmek ayrı bir şeydir. ALLAH bile Kuran’da dini kimseye zorla kabul ettirmediğini söylerken, siz dini ideolojileştirip hem dini kendi tekelinize indiremez hem de dinini seven insanları bu ideolojiye girmek zorunda bırakamazsınız. Bir insan dinini seviyor diye, bu ideoloji bünyesine girmek veya o ideolojinin partisine oy vermek zorunda değil. En önemlisi, bunları yapmadı diye, o insana dinsiz muamelesi göstermek kimsenin haddine değil. Tekrar etmek gerekirse, din bir ideoloji olmayıp, bütün insanlığa bir öğüttür. Din herkesindir ve hangi ideolojiye sahip olursanız olun, dininize bağlı olabilirsiniz.

  Din bir ideoloji olamayacağı gibi, başka ideolojilere de malzeme olamaz. Örneğin bir sosyalist hiç tartışmasız, dinine bağlı bir insan olabilir. Fakat gün gelip de dini sosyalizm gibi gösterirse, sosyalist amaçlarına dini araç ederse, o zaman yanlış yapmış olacaktır. Din her zaman, ideolojilerle, siyasetle kirletilmeden temiz kalmalıdır.

  Son olarak şuna cevap vermek istiyorum. Son yıllarda, dine sonradan ilave edilen uydurmaları, yalanları temizlemeye çalışan insanlara, bir kesim hemen “Reformist” diyerek, akılları sıra onları küçümsemektedir. Dindeki uydurmaları, yalanları temizlemek, çürütmek Reformizm değildir. Adı üstünde “Reformist” reform eden, yani bir düzeni yenileştiren, yenilik katan demektir. Peki kim yenilikçi veya daha anlaşılır biçimde sorayım, kim dine yeni bir şey katıyor? Dinin tek kaynağı olan Kuran’a dönüp, diğer bütün uydurmaları silmek isteyen mi; yoksa zamanında dine YENİ ilaveler, uydurmalar katanları körü körüne savunanlar mı?

     Kendisine Kuran yetmeyip, kim dine YENİ, yani sonradan bir kelime soktuysa, işte o reformisttir ve unutulmamalıdır ki, Kuran’ın reforma ihtiyacı yoktur.

 

 


Seçilen çalışmalar

Sununun adı

Projenin adı

Videonun adı

Sununun adı

Projenin adı

Videonun adı

 

[E-posta adresi] adresinden iletişime geçebilirsiniz